23 Aralık 2010 Perşembe

MÜZİĞİN TOPLUM ÜZERİNE ETKİLERİ

TEKNOLOJİK GELİŞMELERDEN 

ETKİLENEN MÜZİK SANATININ BİREY VE

TOPLUM ÜZERİNE ETKİLERİ

 

 



TEKNİK GELİŞMELERİN SANATLARA ETKİSİ VE TEKNİK GELİŞMELERDEN ETKİLENEN SANATIN TOPLUM OLGULARI ÜZERİNE ETKİLERİ:
Sanat duygusal algıları ortaya çıkarır, canlı tutar ve çoğaltır. Duyguların etkinliğinin canlı tutulması, ve artması duygusal etkinliklerin öfkenin, korkunun, sevincin, coşkunun, yücelme vb nin de bireylerde ve toplumlarda artmasına neden olur.
Teknolojideki gelişmeler sanatın bu etkinliğinin daha da artmasına neden olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarından başlayarak, sanat teknik donanımlardan aldığı destekle, duygulanımlar üzerine  çok daha şiddetli ve çok daha yaygın olarak (süre ve yer olarak) etki etme gücüne sahiptir . Radyo, televizyon iletişim araçları ile, kısa zaman öncesine kadar plaklar, kasetler ile, zamanımızda CD ve DVD’ ler , bilgisayarlar, sinema salonları, ses gücü arttırılmış büyük açık hava konserleri ile..vb insan duygulanımları üzerinde büyük bir etki-baskı yapmaktadır. İnsan duygusal algılamaları  sürekli açık tutulmakta, duygusal yaşantıların patolojik etki altında kalmasına neden olmaktadır. Bu ortamda İnsanların ve toplumların  aşırı duygu yüklenmesi kaçınılmazdır. Aşırı duygu yüklenmeleri sonucu insan ve toplumların gerçek yaşamla bağları zayıflar, yapay dünyaların yaşantılarının etkisi altında kalır. Etki altında kalınan sanatların uyandırdığı duygulanım türüne bağlı olarak birey ve toplumlarda karamsarlık, öfke, coşku ve aşırı güvenle birlikte yücelme duygularının..vb şiddetli olarak ortaya çıkar . Bu duygulanımlara bağlı olarak, ussallığa bağlı olarak ortaya çıkan davranışlar azalır.

Teknolojide gelişmelerden yararlanan özellikle müzik ve müzikle birlikte görüntülü olarak yapılan sanatlar, toplumun en alt bireylerine kadar yaygınlaşmış, büyük etkileme yeteneği kazanmış, sonuçta duygusal davranışların patolojik derecede artmasına neden olmuştur. Son yüzyıl içinde çıkan iki büyük savaşta ve diğer savaşlarda, ulusların birbiri üzerinde egemenlik kurma amaçlarında, ekonomik ve siyasal nedenlerle birlikte  teknoloji ile güçlenen sanatın insanların ruhunda ortaya çıkardığı değişikliklerin büyük etkileri vardır.

MÜZİĞİN BİREYSEL VE TOPLUMSAL ETKİLERİ:
Platon, İbni Rüşt gibi büyük düşünürler, çağlarında etkinliği, yaygınlığı günümüzle kıyaslanamayacak kadar az olmasına karşın müziğin toplum üzerine etkilerini yüzlerce yıl öncesinde görmüşler ve birtakım düzenlemelerin yapılmasını iyi devlet yönetimi için kesin olarak gerekli görmüşlerdir. Platon’a göre Taklit (tragedya-dram) sanatının yanında, savaşçıların ruhunu eğitirken dinlenilen müziğin ritmi ve makamı da önemlidir. Gevşek, bozuk, ağır ve aşırı hızlı, hüzünlü makam ve ritimler savaşçıların ruhsal eğitimini olumsuz etkiler. Onun düşünmüş olduğu eğitimde ruhsal yönden yücelten makam ve ritimler dışında musiki dinletilmeyecektir.

İbni Rüşt’ün 1500 yıl sonraki yorumuna göre de :Savaşçıların korkusuz ve yiğit olarak yetişebilmesi için, ölümden, cehennemden söz etmemek gerekir.Ağlamak ve aşırı gülmek iyi değildir. Savaşçılar hayvanları ve doğadaki sesleri taklit etmemelidir. Dinleyecekleri makam ve ritimlerin seçimi çok önemlidir. Müzik ruhta yiğitliği devindiren, ağırbaşlılık  ve sükunete yönlendiren makam ve ritimlerden oluşmalıdır.

Platonik erdemli yurttaşlar, hiçbir maddi karşılık beklemeden iyilik ve yararlılıkta bulunmayı düşünen ve uygulayan yurttaşlardır. Müziğin itici, devindirici, coşturucu etkilemesiyle, yabancı( ilişkisiz)  başka bir imgelemde bulunmadan  bu davranışların kalıpları içinde kalırlar.

Beden, iyi bir beden eğitimi ve alınan besinlerle istekleri karşılanınca, tutkularının, aşırı
isteklerinin ortaya çıkması için elverişli , uygun duruma gelir. Temel gereksinmeleri ile ilgisi kalmadığından daha üstte olan istekleri ortaya çıkar. Bu isteklerin aşırı itkisi zararlı davranışları ortaya çıkarır. Önlemek için, ağırbaşlı, yavaş, sakin ritimli müzik ile beden yeniden eğitilirse, tutkuları yumuşatılır. Fakat sürekli yavaş, sakin ritimli müzik ise bedende gevşemeye, tembelliğe yol açar.Yüksek hızlı ritimli beden eğitimi beden gücünü arttırır.

BİREY VE TOPLUM İÇİN EN UYGUN MÜZİĞİN SEÇİMİ:
Müziğin ruhsal yapılardaki biçimlendirme gücü bireyseldir. Bireylerin ruhsal yapıları oluşurken, kişilikleri oluşurken müziğin makam ve ritimlerinin etkilemeleri bireysel özellikler kazanır.  Aynı makam ve ritimler, aynı tür müzikler bireylerin kişiliklerine bağlı olarak ayrı etkiler bırakır. Duygulanımların kaynağı olan nesnel olgular, her bireyin öznel yaşamının sürecinin etkileri ile müziğin sesleriyle özdeşleşme sonucu ortaya çıktığından, müzik zevki kişilere göreli değişir.

Müziğin bu bireysel etkileme gücüne rağmen, bireylerde ve toplumda ortak, genel etkileme gücü olan makam ve ritimler de vardır. Platon ve İbni Rüşt’ün de belirlediği gibi, sürekli yavaş, sakin ritimli müzik  bedende gevşemeye, tembelliğe yol açar.Yüksek hızlı ritimli müzikler beden gücünü arttırır. Bazı yavaş ritimli müzikler ise karamsarlığa, melankoliye yol açar..vb

Bir toplumda ruhsal durumunun sağlıklı, canlı olması, sahip oldukları iş verimlililiklerinin açığa çıkması, bedenlerinin tembel olmaması için hızlı, coşkulu aynı zamanda kendine güven ve yücelik duygusu veren ritim ve makamların bulunduğu müziklerin dinletilmesi  en uygun görülmektedir.


İsmail İNCİ, 23//12/2010









20 Aralık 2010 Pazartesi

BİREYSEL RUHUN KİTLE RUHU İLE ÖZDEŞLEŞMESİ

KİTLESEL RUHUN BİREYSEL RUH 

ÜZERİNE ETKİLERİ

 




BİREYİN RUHSAL DURUMUNUN KİTLENİN RUHSAL ETKİSİ ALTINA GEÇİŞİ:
Le Bon bireysel psikolojik durumun kitle içine giren bireyde ortaya çıkışını (kitle psikolojinin ortaya çıkışını), “kalıtımsal etkenlerden oluşan bilinçsiz bir özden” kaynaklandığını varsayar.

Bu varsayımın tersine, bireyde kitle psikolojinin ortaya çıkışı salt toplumsal etkilerden kaynaklanır. Toplumsal etkiler, bireyin biyolojik ve bireysel duygulanımlarıyla algılarında ortaya çıkan değişimleri, kitle içine giren bireysel ruhsal durumun kitlesel ruhsal duruma dönüşümünün nedenlerini bize açıklar

Yas içinde bir kitle içine karışan birey, kitlenin yas niteliğini, sevinç durumunda bir kitleye giren birey sevinç niteliğini, öfke içinde veya coşkunluk içinde olan bir kitle içinde ise öfke ve coşkunluk niteliklerini kazanır. Bireyin ruhsal özü kitle içinde eriyerek, bireysel psikolojik durumu kitlesel psikolojik duruma dönüşür. Kitlenin sahip olduğu duygulanımlar ve duygulanım uyandıran düşünce etkileri, bireye bulaşıcı bir hastalık gibi bulaşır. Birey, bireysel istencinden çıkarak, kitlenin istenci altına girer, kitlenin bir öğesi olur. Bu değişim, genetik veya ırksal bir ruhtan değil, insanın biyolojik-fizyolojik yapısında, doğumdan sonra toplum içinde oluşan ruhsal izlerden gelir. Bireyin ruhsal durumunun kitlenin ruhsal durumunda eriyerek karışması, bireyin doğumundan sonraki yaşama evrelerinde edindiği toplu yaşama deney ve görgüleri ile gerek biyolojik gerekse toplumsal ortak özellik ve bağlardan ileri gelir. Kitlede bulunan özgürlük, ulus, yurt.. vb. düşünce ve duygulanımları bireylerin psikolojik yapılarında da vardır. Toplumsal yaşamın evrelerinde edinilen düşünce ve duygulanımlar, belirlenen amaç ve hedefler birey ile kitlenin ortak nitelikleri durumundadır. Karamsarlık ruhsal durumu içinde bir bireyin, sevinçli ve coşkulu kitle içinde eriyip gitmesi ve kitle ruhuna dönüşmesi, bireyin ruhsal yaşantısının üzerine odaklanan algılarının kitle içinde, kitlenin algılarına dönüşmesi ile oluşur.

Bireysel ruhun bu kitlesel ruha geçişi, kitlenin içinden çıkınca sona erebilir. Buna “geçici kitlesel ruhsal duruma geçiş” diyebiliriz. Kalıcı olarak kitlenin ruhsal durumuna geçiş, bireyin varlığını kitlenin varlığı ile özdeşleştirmesi, kalıcı olarak kendi ruhsal durumunu oluşturan nedenden sıyrılarak kitlenin ruhunu oluşturan nedeni etki olarak kabullenmekle gerçekleşir. Karamsar ve kaygılı bireysel ruhsal durum, kitlenin sevinçli, coşkulu ve öfkeli ruhsal durumu ile özdeşleşerek kitle ile bağlarını kurar ve kitle psikolojisini kabullenir. Bu kabullenmeye neden bireyin varlığının kitlenin varlığı ile  yetkinleştiriyor olmasıdır. Her birey, toplumsal bir varlık olarak kitle içinde kendini güven içinde algılar ve varlığının yetkinleştiğini duyar. Karamsarlıktan, kaygıdan uzaklaşır. Tersi olarak da, korku ve kaygı içinde olan bir kitle, bireyin de korku ve kaygı içine girmesine neden olur, çünkü bireyin varlığı kitlenin varlıksal durumuna bağlıdır, kitlenin ruhu ile özdeşleşmiştir. Yine bu  neden gereği, kitleye duyulan öfkeyi, saldırıyı kendi varlığına yapılmış olarak algılar. Bireyin etkinliği kitlenin etkinliği içinde erir, kitlenin eyleminin ayrılmaz parçası olur. Kitlenin içindeki eylemin hedefi ve amacı, özgürlüğünün sınırları sorgulanmaz. Hedef ve amaçlar kitle tarafından doğrulanmış, eylemin özgürlüğünün sınırları kitle tarafından çizilmiştir. Eylemin amaçları ve özgürlükleri kitlenin güvencesi altındadır.


KİTLE VE BİREYİN NİTELİK İLİŞKİSİ:
Kitle bireylerden oluştuğundan, kitlenin sahip olduğu nitelikler bireylerin niteliklerine göre değişir. Bilgili, kültürlü; öfkeli, coşkulu kitleler bireylerinin bu niteliklerinin varlığını yansıtır.

Kitleler bireylerden oluştukları için, bireysel psikolojilerin niteliklerini gösterirler. Kendisine saygılı olana saygıyla, kendisine öfkeyle yaklaşana öfkeyle karşılık verirler. Kitlelerin sahip oldukları düşünce yapıları da bireylerinin düşünsel nitelikleri gereği birbirinden farklıdır. Bu farklılık, kitlenin psikolojik yapısı ile bireyin psikolojik yapısının (kitle ile bireyin) özdeşleşebilmesini engelleyen en büyük etkendir. Düşünce, us ve mantıksal niteliklere  ilişkin kitle birey özdeşleşmesi dışında özdeşleşmelerde etkileşim kolaylıkla gerçekleşir. Düşünüş biçimi farklılıkları kitleleri ve bireyleri birbirinden ayırır. Dünyaya bakış açısı farklı bir bireyin  kitle içine girip kaynaşamaması bu ayrıcı niteliğin ayırıcı gücündendir.

Toplumdan ve kitleden yalıtık  bireyde davranışın ortaya çıkış yönü kişisel yarar (çıkar) iken, kitle içinde kişisel yarar topluluğun yararına yönelir. Sonuçta kişisel yarar topluluk yararı ile özdeşleşerek algılanır. Bireyin bu davranışı ahlaki yapıyı oluşturur. Ahlaklı olmakla gerçekte kendi yararını düşünmüş olur. Kitlenin içinde, kitlesel ruhla özdeşleşmeyen; kitlenin zararına, kendi yararına göre davranan (çıkarcı olan), kitleye zarar verirken kendi varlığına da zarar verir. Toplumsal düşünmeyen, toplumu yıpratırken kendi varlığını da yıpratmaktadır.

Bireysel psikolojinin kitle psikolojisi içinde eriyebilmesi için kitle ile birey arasında bu varlıksal bağın bulunduğunun kesin olarak algılanması gerekir. Tersi durumda birey kitleye katılmayacak, kitlenin zararına tavır alacaktır. Çıkarcı, ahlaksız, kargaşa çıkarıcı bireysel psikolojiler ortaya çıkacaktır.

KİTLE ÖNDERİ İLE KİTLE -BİREY İLİŞKİSİ:
Önder, kitleyi oluşturan ortak duygulanımların, amaçların, ideallerin, düşüncelerin bütününü taşıyan bir simgedir. Kitlenin bireylerinin ortak niteliklerini üzerinde taşıyan ve en iyi dile getiren kişidir. Bu niteliği ile önder bir yandan kitlenin bir bireyi diğer yandan ise kitlenin kendisidir. Bireylerin algılarında yatan istekleri, idealleri, her türlü duygulanımlarıdır. Kitleyi bir arada tutan bağ, bireyleri birbirine bağlayan güçtür. Bireylerin kendilerini güven altında hissettikleri, isteklerini karşılayacak, ideallere ulaştıracak ‘Yüce Benliktir’. Bu nedenle önderlere aşırı ilgi gösterilir, yüceltilir, düşünce ve anlatımları peşinde tartışmasız, eleştirisiz gidilir. Hatta tarihte örnekleri görüldüğü gibi, diktatörlük rejimlerinde tanrılaştırılır.( Hitler, Mussoloni örneklerinde olduğu gibi)

BİREYİN KİTLEDEN ETKİLENMESİNDE DOĞRUDAN VE DOLAYLI İLETİŞİM:
Bireyin psikolojik yapısının kitle psikoloji içinde erimesi, en güçlü olarak doğrudan birebir kitle içinde kitlenin etkisi algılanarak gerçekleşir. Birey salt usunun, mantık gücünün etkisini varlığını denetlemede kullanmadığı sürece kitlenin psikolojik yapısından kurtulamaz.

Bireyin psikolojik yapısının kitle psikoloji içinde erimesi, kitle psikoloji ile kaynaşması, özdeşlemesi, doğrudan kitle içine girmeden de gerçekleşebilir. Birey kitle içinde bulunmadığı halde, bulunuyor ortamı oluşturularak, bireyin ruhsal durumu kitlenin ruhsal durumunun etkisi altına alınabilir. Bu psikolojik değişim, bireysel ruhsal durumlarla kurulacak iletişim ile gerçekleşir. İletişim ise, birebir olmadığından iletişim araçları ile sağlanacak demektir. İletişim araçlarının etki gücüne, kullanım yeteneğine bağlı olarak bireysel ruhsal durumlar kitlesel ruhsal duruma dönüştürülür, bireysel davranışlar kitlesel davranışlar durumuna getirilir. Bu geçiş ve dönüşümler yine bireylerin sahip oldukları salt usun, mantığın etki gücünün oranına bağlıdır.

İletişim araçları çağımızda bilim ve teknolojiye bağlı olarak görsel ve işitsel olarak olanaksız olarak görülen birçok düşü geride bırakarak gelişmiştir. Bu gelişmenin en etkili yöntemi, elektronik dalgalarla uzaktan beyin denetimini kurarak bireysel ve kitlesel ruhsal durumları etki altına alarak bireylere ve kitlelere yön vermektir. (bk. Uzayda Yapılan Açık ve Gizli (Askeri) Büyük Bilimsel Deneyler ve Etkileri, http://www.iinci.blogspot.com/ )

İletişim teknolojilerindeki bu büyük gelişmenin bireyin istencini, özgürlüğünü ortadan kaldırarak, kendi dışında istençlerin kölesi durumuna gelişini kolaylaştırdığı, olanaklı duruma getirdiği için büyük zararlı etkileri vardır. Ancak diğer yandan, her türlü bilgiye ulaşımı kolaylaştırdığı, bilinçliliği arttırdığı,  bireyin kendi istencini kullanarak yaşamına yön verme olanağını sağladığı için dengeleyen bir yararı vardır. Bu dengenin bireyin yararına daha gelişmesi için bireylerin, bütün zamanlardan daha fazla bilimsel ilkelere bağlı, salt us ve mantık çözümlemeleri ile istençlerini oluşturarak yaşamlarını yönlendirmeleri gerekir.




İsmail İNCİ, 20//12/2010









12 Aralık 2010 Pazar

TOPLUMSAL BARIŞIN BOZULMASININ VE TOPLUMSAL KARGAŞANIN ORTAYA ÇIKIŞININ NEDENLERİ


İNSANLAR VE TOPLUMLAR ARASINDAKİ ÇATIŞMALARIN (ÇELİŞKİLERİN) ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI


İnsanlar toplum durumunda bir arada yaşama zorunluluğu nedeniyle birbirlerini severler. Bu sevgi zorunluluktan gelerek insan ruhunda içselleşmiş, altbilinçte ve vicdanında yer etmiştir. Altbilince, içgüdülere yerleşen bu duygu ve bilinç nedeniyle insanlar birbirleri ile yardımlaşma, dayanışma içindedir. Bu bilince aykırı davranışlar, eylemler vicdanı yaralar, toplum tarafından da cezalandırılır.

SEVGİ KAVRAMI   :
Birbirine benzer özelliklere sahip olan canlılar birbirlerine güven duyarlar. Bu güven,  benzer özellikler taşıdıklarından, birbirlerine zarar vermeyecekleri kanısı ve güdüsünden; varlıklarını tehdit eden, zarar veren tehlikelere karşı birlikte savunma ve yardımlaşma içgüdü, duygu ve kanılarına sahip olmaktan ileri gelir. Güven güdü ve kanısı arttıkça varlıklar arasında birbirine yaklaşma, bağlanma düşünce ve duygulanımı da artar. Bu bağlılık sevgiyi ortaya çıkarır.

Bağlanma, bir arada tutma niteliği nedeni ile sevgi gücünü, bazı antik Çağ filozoflar fiziksel bir olay gibi değerlendirerek nesnelerin çokluğunu bir arada tutan etken olarak düşünmüşlerdir. Nesnelerin dağılmasına etken olan da düşmanlıktır.

Bu değerlendirmeler, fiziksel varlık ve olgular için doğru olmasa bile canlı olan tüm varlıklar için geçerli düşünüşlerdir. Toplumları bir arada tutan insanlar arasındaki sevgi bağı ve gücüdür. Aynı cins canlı topluluklarını bir araya getiren ve birbirlerine yaklaştıran, topluluk durumunda bulunmalarını sağlayan sevgi güdüsüdür.
Sevgi duygulanımı altında yatan altbilinç algılaması, karşılıksız yardım, korunma, varlığını bütünleme düşünceleridir. Bu bize, sevginin birebir ve eşzamanlı olmasa da karşılıklı dayanışmanın, yardımlaşmanın, varlıkların bütünlenmesinin olduğu durumlarda varolabileceğini de gösterir.

TOPLUMDA SEVGİNİN, DAYANIŞMANIN, YARDIMLAŞMANIN ORTADAN KALKMASI:
Her birey daha iyi ve refah içinde, sıkıntı çekmeden, yorgunluk duymadan yaşamak; toplumun ulaşmış olduğu uygarlık düzeyindeki maddi ve manevi    gereksinmelere doyum sağlayan tüm ürünlerine sahip olmak ister. Bu gereksinim ve istekler denge içindeki toplumda uyumsuzluklara, kargaşaya ,çatışmalara, (çelişkilere)  neden olur. Toplumdaki dengenin bozulması ile işlenen suçlar artar. Sevgi ve vicdan suçları işlemeye engel olamaz duruma gelir; yeni çıkarılan ceza  yasaları ile artan suçlar ortadan kaldırılmaya ve engellenmeye çalışılmasına rağmen, toplum içinde giderek büyüyen en üstün olma ve yaşama, bunun için yönetim gücünü elde etme  ilişkileri sonucu toplumun genel dengesi bozulur. Toplumsal barışın, içsel bağlanılışın bozulmasına neden olan çatışma, kargaşa ve kavgalar (çelişkiler) uygarlığın ilerlemesi ile ortaya çıkan yeni ürünler ve bağlı olarak yeni gereksinmelerle daha da artar. Jean Jaques Rouseau bu toplumsal gerçeği” Bilim ve Sanatlar Üzerine Konuşma” adlı yapıtında onsekizinci yüzyılda dile getirmiştir. Genelde toplumda varolan insan sevgisi ve insancıllık düşüncesi, bu çatışmalarla ortadan kalkar. Genel dengenin bozulmasına, sevginin ve dayanışmanın ortadan kaldırılmasına neden olan olayları toplum içindeki bazı kişilikler başlatır. Nedenlerin ortadan kaldırılabilmesi için bu kişiliklerin bilinmesi gerekir.

TOPLUMLARDA GENEL DENGEYİ BOZAN KİŞİLİKLER:
Toplumda varolan yasaların oluşturduğu düzene genelde bireyler, olağandışı koşullar bulunmadığı sürece uyarak dingin, huzurlu bir yaşam sürdürürler. Kendi içlerinde, gelenek göreneklerle yerleşmiş yardımlaşma ilişkileri ve toplumsal yasalarla bağlı oldukları belirlenmiş  güven, huzur ortamı içinde yaşamalarını sürdürme çabasında bulunurlar.

Toplumun genelini oluşturan bireylerinin dışında, azınlık bir sayı genel uyumlu düzeni; dingin, huzurlu yapıyı dönem dönem bozma eğiliminde bulunur. Her toplumda her zaman bu kişilikte bireyler vardır. Toplumsal düzeni kendi çıkarları, tutkuları yönünde bozan; toplumsal kurumların işleyişini engelleyerek, istek ve amaçları yönünde karıştıran hatta dağıtarak ortadan kaldıran (iğfal eden) kişiler bulunur. Bu kişiler, toplumun geneline karşı olarak kendi gruplarını, topluluklarını oluştururlar, bu gruplarını toplumun diğer bireyleri istek ve hevesleri yönünde kullanmak için kullanırlar. Bu tip kişilere ünlü yazar Octavıa PAZ çingonlar(bıçkınlar)der. “ Kafese konulmuş yırtıcı yaban kedisi gibi tehlikeli, kızgın ve oyunbozan olan [çıngoların] chingar eylemi, dünyamızı tropikler ormanına çeviren deyimleri anlatmada kullanılır. Ticarette kaplanlar, okul ve orduda kartallar, dostluk çevremizde aslanlar vardır….Kimsenin kimseye açılmadığı ve boyun eğmediği, şiddet ve kuşkunun tüm ilişkilere egemen olduğu cingon(bıçkın)lar  dünyasında, düşüncelerin ve başarının ne değeri olabilir ki? Değerli olan kişisel yönden güçlü olmak, gücünü ve erkekliğini ötekilere zorla kabul ettirmektir.” (s.82 Yalnızlık Dolambacı)

Toplumsal düzeni, hak ve adaleti, eşitliği bozan, ekonomik ayrıcalıkları oluşturan bütünüyle bu bıçkınlar dünyasının üyeleridir. Bu kişiliklerin etkilerini yoğunlaştırdığı dönemler içinde toplumlar, insanlık ideallerine en uygun bir düzene sahip oluyor bulunsalar da bu etkiler karşısında bozulup yozlaşmaya uğrarlar.

TOPLUMSAL ÇATIŞMALARIN ÖNLENMESİ VE İDEAL TOPLUMSAL DÜZENİN KURULMASI İLKESİ:
“…çekilen acıların geçip unutulacağına, insanlar arasındaki o gülünç, yakışıksız çelişmelerin, Öklit gücündeki insan akıllarının çirkin bir buluşu olarak silinivereceğine, daha sonra, dünya tragedyasının sonunda ölümsüz uyuma  kavuşulduğu anda  bütün kalpleri dolduracak, başkaldırmaları yatıştıracak, insanoğlunun işlediği bütün suçları, döktükleri kanı yalnız bağışlatmak değil, insanlara ait her şeyi büsbütün temize çıkaracak bir olayın ortaya çıkacağına inanıyorum.”(s.259), Dostoyevski, Karamazov Kardeşler.

Dostoyevski’nin bu ideal toplumsal düşüncesinin gerçekleşmesi için büyük toplum mühendisliği formüllerine, büyük toplumbilim, siyaset ve felsefe dizgelerine gerek yoktur. İdeal toplum düzenini, din devletinde, Hıristiyan sosyalizmi veya İslam sosyalizminde..vb aramak yanlış formüllerdir.


Toplumun düzenli ve adil işleyişini koruyabilmesi için, toplumsal düzeni, hak ve adaleti, eşitliği bozan, ekonomik ayrıcalıkları oluşturan bütünüyle bu bıçkınlar dünyasının üyelerini, toplumun dingin ve huzurlu dizgesi içinde yasa ve kurallara çok sıkı bağlı kalarak, enerjilerini ,verimliliklerini toplumun gelişmesi yönünde ortaya koymaları sağlanmalı; tutku dolu isteklerine ulaşmaları yolunun için bulundukları topluma zarar vererek değil tersine, toplumun yararına savaşarak ve daha çok üreterek, açık olduğunun bilinci oluşturulmalıdır.

Bu kişilikler toplumların gelişmesini sağlayan güçlerin başında gelir. Bir toplumun ekonomisini organizasyon ve yatırımlarla geliştiren girişimciler bu kişiliklerden çıkar. Ancak toplumun gerçek girişimcileri (müteşebbisleri) olarak ekonominin gelişmesini sağlayacak olan bu kişilerde, gerçek değer yaratarak zenginleşmenin ilkesinin “sürekli bölünür artar değer” üreterek toplumu zenginleştirirken zenginleşebilecekleri ekonomik bilincinin bulunması gerekir. “Toplumda zenginliğin ve eşitsizliğin kaynağı “bölünür artan değerin” varlığından kaynaklanır. Bu ayrımlılık bireylerin kendi onamaları ve istekleri ile ortaya çıkarken bu değere sahip olmayı da getirdiği zenginlik ile özendirmiş, kışkırtmış ve gelişmenin belki de tek veya en önemli nedeni yapmıştır. Bu, “bölünür artar değere” sahip olmayan toplumlar gelişmelerini sürdüremezler. “(Bknz. www.iinci.blogspot.com, Tümleşik Sabit Değer ve Bölünür Artar Değer) Bu ekonomik ilkenin dışında zenginleşmek için girişimde bulunacakları ekonomik faaliyetler, toplumsal karmaşayı, çatışmaları daha da arttırır.

İdeal toplum düzeninin temel ilkelerinden birisi, bu kişilikteki toplumsal tabaka-sınıfların eylemlerini yasalar içinde gerçekleştiriyor olmasıdır. Daha dingin, yasalara saygılı olan diğer bireylerin haklarının korunması titizlikle, genel yasalarla korunarak sağlanmalı, bu bıçkın(çinkon) kişiliklerin kendi yararları yönünde özel haklar sağlayan yasalar düzenlemeleri kesin olarak önlenmiş olmalıdır.
Bu kişiliklerin tutkularını ve eylemlerini zarar vermeyecek biçimde frenleyerek toplumsal hak ve adaletin korunması gerekir. Gruplaşmaları, topluluklaşmaları, güçlenmeleri; diğer toplum üyelerine ve yasalara saldırışları sert biçimde önlenmelidir.

TOPLUMLAR ARASINDAKİ ÇATIŞMALARIN NEDENLERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI:
Toplumların aralarındaki ilişkilerde ortaya çıkan çatışmaların nedenleri bireysel ilişkilerle aynı nitelikler taşır. Genel insan sevgisi, insan yaşamına olan değer ve saygı tüm toplumda varolmasına rağmen toplumlar birbirlerine karşı şiddete başvurur,  savaşırlar ve acımasızca birbirlerini yok ederler. Büyük insanlık idealine rağmen birbirini acımasızca yok etmekten çekinmezler. Ulusların  bu biçimde davranışlarının mantığı, birbirleri üstünde kesin üstünlük sağlama, güçlü olma; aralarındaki ilişkilerin her alanında kesin olarak, üstünlüklerini büyük bir kıskançlıkla koruma ve varlıklarını sürdürebilmek için yeni bölgeler, topraklar bulma, ele geçirme isteklerinde kendini gösterir. Her toplum kendi varlığının gereksinimlerini ve bireylerinin mutluluğunu öncelikli olarak sağlama amacında olduğundan, diğer insan yaşamları ve insancıllık duygu ve düşünceleri varlığını koruyamaz.

Sömürge topraklara sahip olma, emperyalizm bu mantığın zorunlu tarihsel sonuçlarıdır. Tarihsel olaylar arasında çok görülen, devletlerin aralarında ittifaklar oluşturmalarının nedenleri, diğer toplumlar  üzerinde baskı, güç ve egemenlik, kendi aralarında ise güven blokları kurmak isteklerindendir. Hiçbir devlet diğer devletin kendi üzerinde güç oluşturmasını, kendi karşısında güçlü olmasını çekememektedir Sömürgeci yapıdaki ulusun yurttaşları da ulusunun gücünü diğer ulusların güçlerinin üstünde kalmasını ve olmasını sağlamak için gerekli bedensel ve anlıksal çaba içine girer. Diğer toplumların insanlarının  değeri,  insansal değer olarak görülmekten uzaklaşır.

Tarihsel olaylar ve süreçler incelendiğinde, uluslar arasındaki savaşların ve siyaset anlayışının her zaman birbirleri üzerinde üstün olma anlayışından kaynaklandığı görülür. Toplumlar arasındaki  kıskançlık ve  çekememezlik, insanlar arasındaki kıskançlık ve çekemezlik ilişkilerinin en acımasızı, duyarlısı, korku ve tasa taşıyanıdır.

Kıskançlık, çekememezlik bir hastalıktır. Bir kimsenin, başka birisinin kendi niteliklerinden, zenginlik ve güç öğeleri yönünden üstün olmasını istememek, buna dayanamamak ve izin vermemektir. Bu üstünlüğünü korumak için birinci yol, ondan daha üstün niteliklere ve öğelere sahip olmak, ikinci yol ise, onun bu üstünlükleri ele geçirmesine engel olmaktır.

Kıskançlık özellikle komşu olan, belirli toplumsal ilişki durumunda bulunan kişiler arasında bulunur. Birbiriyle komşu olmaktan ileri gelen görüşme ve tanışmalar kişileri aralarında karşılaştırma olanağı verir.Aralarında bir düşmanlık bulunmayan komşular, taraflardan birisinin bilgisizliği ve içgüdüsel davranışlarının etkisi ile üstünlük istemesi kıskançlığı ortaya çıkarır. Sürekli Üstün olmak istek ve düşüncesi taşıyan kişilikler, kendine güveni olmayan, korku ve tasalarla yaşayan hastalıklı psikolojik yapıya sahiptirler. Çünkü, toplum içinde yaşayan insanlar arasında düşmanlık değil dayanışma vardır; insanları bir araya getiren  korku, tasa, kaygı  değil sevgi duygularıdır. Kişilerin birbirine karşı olan üstünlükleri kişinin yetenek ve çalışmasına bağlı olarak topluma kattıkları değere göre değişir, her yönden herkesten üstün olma olanağı yoktur.

Ulusların aralarındaki kıskançlık, çekememezlik bir üstünlük yarışıdır. Ancak bu kıskançlık ve çekememezlik çok daha duyarlı ve güvenliğin üstünlükten geçiyor olması düşüncesi nedeni ile çok daha şiddetlidir. Bu Üstünlük yarışı ve güven içinde olma, ulusların davranış biçimini oluşturur. Daha çok  silahlanma, birlikler oluşturma; tehdit etme, sürtüşme ve savaşlar; birbirini zayıflatma, karıştırma, kargaşa çıkarma…vb enüstün olma kıskançlık, çekememezlik çabasının sonucudur.
Bu enüstün olma çaba ve savaşını toplumlar, aralarında gerekli güvenli ortamı oluşturabilirlerse ortadan kaldırabilirler.

Bu ilkeler yönünde ulusların davranışlarının bilimsel bir yöntemle ele alınarak incelenip değerlendirilmesi ve gerçekçi siyasetlerin uygulanması doğru davranışları oluşturacaktır.



12/12/2010, İsmail İNCİ


23 Kasım 2010 Salı

BİREYSEL VE TOPLUMSAL GENETİK ŞİFRENİN YAPILANMA SÜRECİ

GENETİK YAPININ OLUŞMASI SÜRECİ




“Toplumsal olguları değiştirme eylemini ortaya koyan birey bu olguların karşı direnci ile karşılaşır. Bu olguların zorlayıcı niteliğinin kendini göstermesidir. Topluluğun kurduğu baskı ile hissedilen duyumlar, topluluk baskısı ortadan kalkınca duyulan bireysel hislerden çok farklıdır. Bireysel olarak kazanılan bazı alışkanlıklar bu baskının içselleştirilmesinden başka bir nitelik değildir.” …baskı bir süre sonra hissedilmez hale geliyorsa bunun nedeni bu baskının gerçekten de ortadan kalkması değil, bu baskının sonucunda onun çıplak halini gereksizleştirecek bir takım alışkanlıkların ve içsel eğilimlerin bu baskının yerine geçmesi ve baskının içselleştirilmesini sağlamasıdır.” (s.56), Emile Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları.


“Refleks zincirini harekete geçirmenin, sinirsel mekanizmanın kalıtsallığından başka yolları da vardır. Alışkanlık doğru bir uyarıcı tarafından tetiklenmiş olmalıdır…Doğru uyarıcıyı tanıma yetileri, alışkanlık gereği( alışkanlık uyarıldığında) hareket etme yetisiyle birlikte mi miras alınır?...Kimi zaman” (s.65)
“Bazı davranışlar, doğumla birlikte genetik olarak oraya çıkar. Bu genetik davranışlar, türün alışkanlık durumuna gelmiş davranışlarını sürdürmelerindendir. Ancak her türün davranışları genetik değildir. Bu türlerin davranışları türün üyelerince alışkanlık olarak edinilmiştir. Bunun nedeni de çevresel koşullardır.”(s.67)
“Alışkanlıkların bütünlenmesini sağlayacak nesnelerin bellendiği belirli anların yanı sıra , hem alışkanlığa hem de nesneye göre doğuştan gelen alışkanlıklar var.”(s.68), Konrad LORENZ: Etkilenimin Koşulları, Rom HORRE, Büyük Bilimsel Deneyler.


Yukarıda alıntıladığımız ünlü toplumbilimci Emile Durkheim’ın toplumsal olgular üzerindeki gözlemlerinden ve ünlü fizyoloji ve etoloji bilim insanı olan Konrad Lorenz’in canlılar üzerine yaptığı gözlemleri üzerine yaptığımız uslamlama ile ulaştığımız vargı: Dıştan gelen baskı sonucu birtakım davranış biçimlerinin kazanılması, alışkanlık ve içsel eğilimlerle içselleştirilmesi , zaman içinde biyolojik yapıda kendini kabul ettirir. Genetik yapıda, içselleşmiş olan bu özellikler canlının fizyolojik ve psikolojik niteliklerini oluşturur; genetik yapıda şifrelenerek üreme ile diğer soylara iletilir. Canlılardaki genetik yapının ( genetik şifrelerin), fizyolojik ve psikolojik nitelikler olarak iletimini, biyolojide canlıların dış fiziksel özelliklerinin akrabalık ilişkilerine bağlı sürmesinde, tıpta bazı hastalıkların akrabalık bağına bağlı olarak geçişiminde; toplum ve ruhbiliminde canlıların doğuştan itibaren gerçekleştirdikleri davranışlarda görürüz. Bu davranışlar için herhangi bir anlıksal çalışma gerekmez Canlılarda üreme yetisinin (döngülük boyutunun), insanlarda öğrenme yetisinin, konuşma yetisinin doğuştan gelen yetiler olması, bu tip olguların varlığındandır.

ALIŞKANLIKLAR:
Bilinçli Davranışlar:
Bilinçli davranışlar insan varlığının, içinde bulunduğu ortamla uyumlu yaşayabilmek için, düşünme yetisinin ortaya koyduğu davranışlarıdır. Bilinç, düşünme eyleminde bulunmayı gerektirir. Bilincinde olunan olgu ve olaylar, üzerine düşünülerek bilgisine ulaşılmış gerçekliklerdir. Bilincin örgeni, yeri, doğrudan beynin kendisidir; beynin işlevi ve yeteneğine bağlı olarak nesnelerin bilincine ulaşılır.

Alışkanlığa Bağlı Davranışlar:
Yinelenen, benzer bilinçli davranışlar, her yineleme ve zamanlamasında beynin aynı bilinci üretmesi için gerekli işlevde bulunmasını, aynı güç ve erki harcamasını gereksizleştirir. İlk bilince ulaşışta, konumun davranış biçiminin sorunlarını çözümlerken, düşünme eyleminin zorluklarını oluşturan, nesnelerin karşılaştırılması, tanınması, özelliklerinin, ilişkilerinin bulunması; bölünmesi, birleştirilmesi…vb anlığın karmaşık bütün etkinliğinin ortaya konulması gerekir. Gerekli düşünün ortaya çıkması ile belirlenen davranış bilinci, uyumlu bir davranıştır. Harcanan anlıksal enerji, oldukça yorucu bir beyinsel işlevdir. Ancak bilincine ulaşılan bir olgu ve uyumun yinelenmesinde, gerekli bilincin oluşma güçlüğü ve süresi ilk zamandaki oluşma güçlüğü ve süresine göreli olarak çok düşüktür ve bu düşüş her yinelemede artarak sürer. Yineleme sayısı ve süresine bağlı olarak beynin bu bilince ulaşım için harcadığı güç ve süre sonsuz sayıda bölünerek silikleşir. İşlev için harcanan güç sonsuz bölünerek azalırken bilince ve gerekli davranış biçimine ulaşış zamanı da sonsuz bölünerek azalmaktadır. Sonsuz küçük sayılara bölünen davranış biçimi, davranışı yöneten sinir sisteminin beynin işlevini üstlenmesi ve bilinci beynin işlevi olmasından çıkarması ile sonlanır. Omurgalar içindeki beyinsel sıvı ve sinir sistemi (otonom sinir sistemi) ikincil bir bilinç olarak; beynin daha zorlu , temel işlevi anlıksal etkinlik olan başka sorunlarda işlevini sürdürebilmesi için, yinelenen, alışkanlık durumuna gelmiş olan, bilincine erişim süresi sonsuz kısalmış olguları üstlenir.

Canlının doğal ve toplumsal ortamlardaki etkenler karşısında yaşamının başlangıcından başlayarak istence bağlı veya zorunluluk karşısında belirlediği bilinçli davranış yinelemeleri “Alışkanlıkları” “ oluşturur.

ALIŞKANLIKLAR VE ALTBİLİNÇ BAĞLANTISI:
Alışkanlıklar, belirlenmiş bir amaca yönelmiş davranış biçimleri olarak usun yargısının yerine geçtiklerinden birer bilinç algılamalarıdır. Alışkanlıklar ve alışkanlıkların nesnesi olan varlık ve maddeler de, yararlı veya zararlı olsun birer bilinçli seçim nesneleri ve bu nesnelere yönelen bilinçli davranışlardır. Ancak alışkanlıklar, bilinç işlevini ve yetisini denetimli, amaçlı kullanma gereği duyulmayan davranışlar olduğundan bilinçli eylemlerden ayrılırlar. Alışkanlıkları, bilincin alt bir görünümü olarak kendilerini gösterdiklerinden Altbilinç olarak tanımlayabiliriz. Altbilinç davranış ve nesneleri de (alışkanlık durumu gösteren alkol, sigara, uyuşturucu madde.. vb bağımlılık maddeleri, haz verirken bağımlılık oluşturan her türlü varlık ve madde, üretim için kullanılan araç-gereç ..vb) bedenin ayrılmaz birer parçası, sonradan eklenen oluşmuş birer örgeni gibidir. Alışkanlıklar sonucu, bağımlılıkla birlikte birer örgen durumuna gelen zararlı maddelerden ve alışkanlık nesnelerinden kurtulmak zordur.

Bu olumsuz duruma karşılık pratik iş yaşamında, günlük görevleri, işleri yerine getirirken araç, gereç kullanımında “Altbilincin” (alışkanlık durumuna gelen, kılgısal kullanımların) yaşantımızda önemi büyüktür. Üretim sürecinde araç-gereç, makine donanımı kullanırken, bu maddelerle ne değin “bütünleşilirse, verimlilik o derecede artar. Kuramsal öğrenimlerin kılgısal alıştırmalarla bütünlenmesi ve üretim sürecinde sürdürülebilmesi bu gerçekliktentir.

Sayısız yinelenen “alışkanlıklar”, sinir sisteminin görevini üstlenmesi ile Altbilinç olarak bedenimizin içinde yerleşirler. İlk araba sürmeye başladığımızda bütün düşünme eylemimiz bu eylemin uyumlu yerine getirilebilmesine çalışır. Bu eylem yinelendikçe beynin işlevi daha başka alanlarda da görevlerini yerine getirecektir. Araba sürmek bedenle bütünleşerek bedenin bir parçası durumuna geldiğinde, davranışlar en küçük trafik olgularına en kısa sürede tepki verecek yetiye sahip olduğunda karmaşık bilinç etkinliklerine gerek kalmaz. Hatta altbilince bırakılan bu eylem bütünü ile kendisine emanet edilirse belirli anlarda tepkisinin süresi daha kısa süre alacağından araç çok yüksek hızlara ulaşmış olduğunda üstbiliçten daha verimli olarak işlevde bulunacaktır. Bu nokta yarış durumundaki sürücülerde ve kaza olgusu ile karşı karşıya kalındığı anlarda çok önemlidir.

ALTBİLİNÇ VE İÇGÜDÜ:
Altbilincin ( alışkanlıkların) davranışlarımıza yerleşmiş olarak, bir canlının bir kuşak süresince veya alışkanlık davranışının ve koşullarının şiddetine bağlı olarak daha kısa süreler içinde, yinelenerek sürüp bitmesi sonucunda, üstbilinçten uzaklaşarak bağlarını koparır. Bu aşamadan sonra alışkanlıklar içgüdüsel davranışlar olarak adlandırılır. İçgüdü ve içgüdüsel davranış biçimleri bir altbilinçtir ancak bilinçten ve “üstbilinçten” bütünü ile bağımsız, sinir sisteminin davranış alanında kalan ve uyarıldığında doğrudan omurilik sistemi tarafından yönlendirilen, ivmesi alışkanlıklardan çok daha fazla birer altbilinç ve altbilinçsel davranışlardır. İçgüdüsel altbilinç, bilinçli ve zorunlu edinilen biyolojik ve psikolojik özellikleri canlının fizyolojik yapısında yerleştirerek üreme ile, genetik olarak bir sonraki canlı organizmaya taşıyacak aşamaya gelen bilinçtir.


İÇGÜDÜ VE GENETİK ŞİFRELEMENİN OLUŞUMU:
Alışkanlık, altbilinç, bilinçaltı ve içgüdü olarak saklanan (belleklenen) bilinç olguları (biyolojik, fizyolojik, etolojik ve psikolojik yinelenen nitelikler), genetik yapılanmayı oluşturur ve genetik yapıda şifreleme ile korumaya alınır (belleklenir). Bu genetik yapı da, üreme ile sonraki soylara bir örgen olarak aktarılır. Toplumlarda da, diğer toplum evrelerine bir toplumsal ıra olarak geçer. Korunma içgüdüsü, üreme içgüdüsü fizyolojik yapının ayrılmaz birer altbilincini oluştururlar. Türün korunması, özveri (döngülük boyutu), toplum ve aile sevgisi..vb güdüler etolojik ve psikolojik Altbilincin bireylere ve bireysel davranışlardan oluşmuş olan toplumsal davranış ve özelliklere geçer.

Ancak bu genetik yapı, yüzde yüz sonraki bireysel ve toplumsal kuşaklarda sürecektir diye bir zorunluluk yoktur. Canlının içinde yaşamış olduğu ortamın niteliklerinin değişimi, yeni ortamlar ile etkileşiminin şiddeti ve süresi genetik yapıyı değiştirir, yeni yapıları ortaya çıkarır. Yeni alışkanlıklar, değişik yaşam yinelemeleri genetik yapıyı değiştirerek, biyolojik, fizyolojik ve psikolojik niteliklerin değişmesine neden olur.

FİZYOLOJİK GENETİK DEĞİŞİMLER:
Fizyolojik genetik değişimler, canlının doğrudan içinde yaşadığı yaşama koşullarına, oluşan yaşama alışkanlıklarına bağlıdır. Toprak ve iklim koşulları, beslenme biçimi, diğer canlılarla ilişkileri varolan genetik yapıdaki niteliklerin olumlu ya da olumsuz olarak değişmesine neden olur. Miras olarak geçen genetik niteliklerin, genetik yapıya doğrudan müdahale ile değiştirilmesi ve yeni soylara geçirilmesi genetik tıp mühendisliğinin istenci altına girmesine karşın, bireysel ve toplumsal istenç ile de genetik değişimler ve yenilemeler olanaklıdır. Üreme eşlerinin seçimi ile genetik yapının fizyolojik değiştirilmesi artık önemli olmayan bir yöntemdir ve bu yöntemle “Üstinsan ve toplumlar” oluşturma ideolojisi ilkel bir düşüncedir.

ETOLOJİK, PSİKOLOJİK (TOPLUMSAL) GENETİK DEĞİŞİMLER:
İnsan ve toplumların davranışlarının genetik değişimi, toplum ve doğa koşullarının değişimine bağlıdır. Doğa ile savaşım ve insanların aralarındaki etkileşim davranışların değişimine neden olur.
 
 Tarihsel olaylar, toplumların kişiliği üzerine etki ederler.Bunun en güzel örneğini Meksikalı Yazar Octavıa PAZ’ın Meksika insanını anlattığı yapıtı “Yalnızlık Dolambacı”nda görürüz.

Tarihsel olayların niteliğine bağlı olarak bireylerdeki tinsel dönüşümler genetik yapıda yerleşerek yeni genetik haritayı(genetik şifreyi) oluştururlar. Bu genetik yapı yeni tarihsel süreçlerle etkilenmediği sürece varlığını sürdürür ve ulusal kişiliği oluşturur. Ulusal kişilik genel bir  toplumsal genetik yapıdır. Bu genel genetik yapı içinde bireylerin kendi özel toplumsal ortamda yaşama niteliklerine bağlı olarak özel kişilikler genetik yapılarında değişmelerle ortaya çıkar. Meksika insanın kişiliği sömürge tarihinden ve ulusal hareket  tarihindeki baskıcı iktidarlar sürecinden dolayı içe kapanık, suskun, yalnızlığına çekilmiş bir yapıdır. Ancak Özel kişilikler olarak girişken, atak, konuşkan, toplumsal ilişkileri geniş genetik yapılar ortaya çıkar ve çıkmıştır, en yakın örneği de yine yazarın kendisidir. Başka türlü Nobel ödülünü alması olanaklı olamazdı. “ Çoğu durumlarda bizi korkudan titreten düşler, tarihsel gerçeklerin tortuları ve kalıntılarıdır. Kökleri Meksika’nın [İspanyollarca] fethine, sömürge ve bağımsızlık dönemlerimize, Birleşik Devletlerle ve Fransa ile yaptığımız savaşlara kadar uzanan gerçekler.”(75)”…” Gerçekte, nedenler ve sonuçlar yok, yalnızca birbiri içine girmiş ve karışmış türlü tepkiler ve eğilimler var.{Ancak] belli tutumların değişmez süreğenliği ve nedenlerden bağımsız bir gerçeklik kazanmış olmaları gerçeği karşısında bunları –tarih kitapları yerine-çağdaş insanın etinde ve kemiğinde araştırmak için zorlanıyoruz.” (76)

 Türk insanının suskun, içine kapanık, ürkek, utangaç;” ensesine vur ekmeğini elinden al”, deyiminin yerleşmesine neden olacak değin sabır ve cesaretsizliğinin nedeni ve bu nitelikteki kişiliği, XIIV. Yüzyıldan itibaren başlayan yenilgileri ve özellikle de 93 savaşı ve göçü olarak adlandırılan Osmanlı- Rus savaşından sonra önüne geçilemeyen yenilgileri ve uğradığı zulümleri sonucu, yüzyıllar içersinde bu olayların genetik yapıya yerleşmesi, genetik yapısını değiştirmesi ile ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyet yönetiminin kurulması ve sağlanan başarılar, bu kişiliği, özellikle İstanbul ve Ankara gibi merkezlerdeki eğitimli aile yapılarında, kendine güven, gurur, başarma cesareti ile birlikte değişime uğratmış, genetik yapıda , kendine güvenle birlikte girişken, konuşkan, atılgan; ilişkileri kolaylıkla kuran, çeşitlendiren, çevresi geniş, bağları çok yönlü olan kişilikte genetik yapılar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak Bugün dahi merkezi yerleşim yerlerinden uzakta kalmış kırsal yöre kişilikleri eski genetik yapının etkisi altındadır.

  İçgüdüsel bilincin bozulması, özveri, koruma, kollama, sevgi davranışlarının bozulması, insan ilişkilerindeki bozulmalara ve toplum yapısında karışıklıklara neden olur.

Altbilincin körelmesine neden olan bilinç gelişmelerinde toplumlarda karmaşa ve çatışma ortamlarının oluştuğu görülür. Yalın bilinçle (salt ussal davranış biçiminin kabul görmesiyle) bilim ve sanatların geliştiği, uygarlığın ilerleme gösterdiği (ürünlerin türselleşerek zenginliğin arttığı ) ortamlarda, insan bilincinin bu aşaması içinde, geçen çağlar içinde, Altbilincin genetik yapıda yerleştirdiği, özveri, koruma, türün sürdürülmesi, sevgi duygu ve davranışlarının bozulduğu görülmüştür. Bu davranış bozukluklarının, çatışmaların, ahlak bozukluklarının ortaya çıkmasının etkenleri gereksinimleri, istekleri ve tutkuları ortaya çıkarıp şiddetlendiren mal ve hizmet ürünlerinin çeşitlenerek artması, ekonomilerin zenginleşmesidir. Bu zenginliği oluşturan ise bilim ve teknolojinin gelişmesi, uygarlığın ilerlemesidir.

Ünlü düşünür Jean Jaques Rousseau’nun “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşma” adlı kitabı bu gerçekliği dile getirir. Bu kitaptaki düşünceleri, gözlemleri ile; aklın (bilincin) öne alınmasının, uygarlığın ilerlemesinin, insan ahlakını bozduğunu, insan davranışlarının ve toplumların yozlaşmasına neden olduğunu göstermeyi amaçlar. Akıldan çok duygulara önem verilmesi önermesini ileri sürer ve uygular. “.. Erdem, görev duygusu emrettiğinde, onun isteğini yerine getirmek için, eğilimlerimizi yenmektir ki, dünyada bunu en az yapabilecek insan benim.” (28)…” Görevimle kalbim, birbiriyle ters düştüğünde, görevim çok ender olarak ve ancak bu konuda kendimi zorlamamla zafer kazanabilirdi…eğilimlerime karşı hareket etmek benim için her zaman imkansız olmuştur. “(s.29), Yalnız Adamın Hayalleri. J.J.Rousseau, ussal vargılardan önce, duygularının vargılarına, iç eğilimlerinin uyandırdığı davranış imgelemlerine, tasarımlarına değer verir. Bu duygular, acı çeken insanların acılarını, yoksulluk çeken, aç kalan insanların açlık duygularını paylaşmaktır. Bu duyguların basit çözümleri, kötü davranışlara karşılık gelen kötü duygulara karşıt iyi duygular ve düşüncelerdir. Bu düşünceler paylaşılırsa kötülükler azalır. Ussun vargıları ikincil vargılar; duygusal vargıları ve çözümleri, içgüdüsel veya iç eğilimlerin çözümlerini birincil vargılar olarak kabul etmek, adaletsiz bir ortamda, yoksul ve aç yaşayan kitleler üzerinde çok büyük etkilerde bulunmuştur. Eşitliği ve Adaleti savunması, insanların acılarını paylaşmanın yönteminin ve çözümün bu duygudaşlıkta olduğunu mantıksal ve ussal gösterişi, yazında ve düşünce akımlarında “Romantizm”in doğuşunu hazırlamıştır. Kitleleri Fransız Devrimine hazırlamıştır, çünkü kitlelerin davranışları Altbilincin imgelerinden çıkar. Rouseau da bilinçten çok Altbilincin imgelerine (duygulanımlara) önem verdiğinden ve bu imgelerin yönlendirdiği davranışlarda bulunduğundan, kitleleri aynı davranışlara yönlendirmiştir. Bu salt Fransız Devriminde değil, diğer bütün kitlesel davranışlarda da gerçekleşir: Kitlesel davranışlar duygulanımların itici gücüne gereksinim duyarlar.

Ancak tüm karar ve yargıların altbilincin yönetimine bırakılması, ussal yargı ve davranışların sonucundan daha fazla yanılgılara neden olur. Bu nedenle
yirminci yüzyıla değin süren romantizm akımının olumsuz sonuçları, ussal akımın olumsuz etkilerinden daha fazla olmuştur. Birinci ve ikinci Dünya Savaşları irdelendiğinde, bu bozulmuş Altbilincin veya eksik bilinçsel yapının etkileri görülür. Bilim ve teknoloji, uygarlık on sekizinci yüzyılla kıyaslanamayacak değin gelişmiş olmasına rağmen çatışmalar, savaşlar, kötülükler azalmamış tersinde artmıştır. Genel bir yasa olarak uygarlığın gelişmesinin önüne geçilemez; uygarlıkla birlikte mal ve hizmet sunan ürünler gelişerek, türselleşerek artar. Zorunlu gereksinimlerin dışında uygarlığın getirdiği gereksinimler ve gereksinimlerin ortaya çıkardığı istekler ve tutkuların paylaşımında yarış olabilir. Bu etolojik ve psikolojik davranış değişikliklerinin, kavgalara, savaşlara, ahlaki çöküntülere neden olmadan üstbilinçle aşılması gereklidir.

Üstbilinç aşamasına geldiğimiz çağımızda olumsuz genetik bireysel ve toplumsal davranış bozuklukları daha az olacaktır.

“Sonsuzluk boyutu, bireysel olarak bütün canlılarda olduğu gibi tüm insanlarda da, içgüdülerinde devindirici bir güç olarak bulunur. Ancak bu devindirici güç kör, bilisiz bir güç değildir, Bu nedenle bu devinimi alt bilinç olarak kavramlaştırmak yerinde olur. İçgüdüsel devinimin toplumsal yaşamla gelişen ancak henüz içgüdüsel bilinçten kopamamış ve alt bilinci kavrayamamış bilincine, yalın bilinç diyebiliriz. Yalın bilinci, daha çok kendi istekleri ile devinen, genel isteklerle sürekli çatışma, savaşma durumunda bulunan, sonsuzluk boyutunu kavrayamamış bilinç olarak görürüz. Gelişen, uygarlaşan insanda varolması gereken bilinç, yalın bilinç düzeyini aşmış, alt bilincin ve yalın bilincin varlığını kavramış, bireysel ve toplumsal isteklerinin bilincinde olan Üst-bilinçtir. Üst-Bilinç salt bireysel istekleri yönünde düşünmez ve devinmez. Bazı isteklerinden ve tüm isteklerinden, genel isteklerin gerçekleşmesi için vazgeçer. Gerekli olduğunda varlığından , toplumun genel istekleri ve amaçları için vazgeçer, çünkü öz varlığının sonsuz gerçekleşmesi bu bilinçli davranış ile olanaklıdır”. (bknz. Beşinci Boyut, www.iinci.blogspot.com)



22/11/2010, İsmail İNCİ
www.iinci.blogspot.com
bgi.inci@mynet.com
bgi.inci@hotmail.com


31 Ekim 2010 Pazar

UZAYDA YAPILAN ASKERİ VE SİVİL DENEYLER VE ETKİLERİ


UZAYDA YAPILAN AÇIK VE GİZLİ (ASKERİ) BÜYÜK BİLİMSEL DENEYLER VE ETKİLERİ


Amerikalı hekim William Beaumont’un Sindirim fizyolojisi üzerine 1800 yılların sonunda yaptığı deney ve gözlemler süresi yönünden de büyük sabır gerektiren (dokuz yıl sürmüştür) büyük bir deney özelliği taşır. Bir silahla yaralanma sonucu midenin yan çeperinde açılan yaradan midenin fizyolojisinin, doğal çalışma sürecinin gözlemlenmesi; midedeki sindirim maddelerinin alınarak incelenmesi, denek olan kişi yıllarca izlenerek sürdürülmüş, ilk kez sindirim fizyolojinin, doğal ortamında gözlemlenerek bilgisine doğrudan ulaşılmıştır.

Mide fizyolojisi üzerine ilk kez doğrudan gözlemlerle yapılan bu deney, günümüzde yapılan deneyler yanında çok büyük bir deney olarak değil de sıradan bir deney olarak görülür. Fizikte yapılan trilyon dolarlık elektronların hızlandırıcı deneyi bu deneyden çok daha büyük bir deneydir.

Uzaya gönderilen yapay uydularda ve kurulan uzay laboratuarlarındaki deneyler ise bilimsel deney tarihinde W.Beaumont’un deneyi ve; açık, sonuçları denetlenebilir yapılan diğer deneylerden önem olarak, etki alanı ve süre olarak çok daha büyüktür. Bu deneyler, açık, sonuçları denetlenebilir, etkileri önceden oranlanabilir bilimsel deneylerden farklı özellikler de taşır.

Yapay uydularla ve uzayda kurulan laboratuarlarda yapılan deneyler koşulları gereği yakından izlenebilmekten, gözlemlenebilmekten uzaktırlar. Bu durum uzay ortamında yapılan deneylerin görevli denetçiler, halk ve sivil toplum kuruluşları ve uzayda varlıkları bulunmayan diğer toplumlar tarafından denetlenmesi olanağını ortadan kaldırır. Etkilerinin, sonuçlarının denetlenebilmesinin zor oluşu, gizlilik özelliğini kolaylaştırır. Bu deneylerin denetiminin zorluğu nedeniyle yasal sonuçlarını belirlemek olanağı da yoktur.

“10 yılı aşkın bir süredir geliştirilmekte olan X-37B (Yörünge Test Aracı) adlı robot uzay aracı, geçen ay Florida eyaletindeki Cape Canaveral uzay üssünden sorunsuz bir şekilde uzaya gönderilmişti.
Minyatür bir uzay mekiğine benzeyen 8,9 metre uzunluğa ve 4,5 metre kanat genişliğine sahip yörünge aracı ile ilgili açıklamada, bu aracın yeni teknolojileri denemek için bir yörünge laboratuarı olarak kullanılacağından başka ayrıntı verilmemişti.
Askeri yetkililer, X-37B'nin daha sonra Kaliforniya'daki Vandenberg hava üssüne ineceğini belirtirken, tarihini açıklamamışlardı.
Pentagon'un uzay programlarından sorumlu bakan yardımcısı Gary Payton, X-37B'nin ne zaman dünyaya döneceğini "samimi olarak bilmediklerini" belirterek, uzay aracının güneş panelleri sayesinde yörüngede 9 aydan fazla kalabileceğini kaydetmişti.
Uzmanlar, Pentagon'un bu robot uzay aracı için mutlaka askeri bir projesi olduğunu, yoksa hükümetin bunun için bu kadar para ve mali kaynak ayırmayacağına işaret ediyor.
Başta bir NASA projesi olan, ancak 1999'da Hava Kuvvetlerine geçen X-37B, Boeing firması tarafından inşa edildi.
Esrarengiz uzay aracı yörüngeye oturduktan sonra güneş panelleri ve lityum-iyon bataryalarından sağladığı elektrikle çalışmaya başladı. /www.gazete5.com/haber/abd-uzay-araclari-19255.html”

Uzaydan yapılan deneysel etkilerin alanı, uzaydan görüş açısının alanın büyülüğü nedeniyle büyük olacaktır. Bu özellik nedeniyle deneylerin etki ve sonuçları Genel Etkileme gösterir. Uzaydan yapılan deneyler Genel Etkileme nedeni ile, yerkürenin döngüsel devinimi üzerinde değişiklikler oluşturur, “Genel Döngüsel Sistem” üzerinde sonucu belirlenemeyen sonuçlara neden olur. DNA üzerinde yapılacak bilgisiz, dikkatsiz, rastlantısal, olasılıksal girişimler varlıkların döngüsel sisteminde (döngülük boyutunda), olağandışı değişimlere bozulmalara neden olursa, dünyanın küresel varlığının üzerinde aynı türden yapılan deneyler de( atmosfer olayları ve katmanları üzerinde, yeryüzü jeolojisi üzerinde kutuplar ve ekvatoral bölgeler üzerinde..vb), döngüsel genel sistem üzerinde (döngülük boyutunda), olağandışı olaylara neden olur.

“ Britannica'da açıklandığı gibi: "... Starfish [Argus Projesi'yle kıyaslandığında] düşük irtifadan L=3ün [yani Dünya yüzeyinin üç dünya yarıçapı ya da 13000 km yukarısının] ötesinde kadar uzanan çok daha geniş bir bağ oluşturmuştur." Daha sonra 1962de SSCB de Dünya yüzeyinden 7000 ve 13000 km yükseklikler arasında üç yeni radyasyon bağı oluşturacak benzer deneyler gerçekleştirdiler. Ansiklopediye göre, 1962'de ABD ve SSCB tarafından yapılan yüksek irtifa nükleer patlamaları sonucunda en alçak Van Allen Bağı'ndaki elektron akısı bir daha hiç geri dönmeyecek biçimde değişti. Amerikalı bilimcilere göre Van Allen Bağları'nın normal değerlerinde dengelenmesi yüzyıllar alabilir. (Araştırma: Nigel Harle, Borderland Archieves, Cortenbachstraat 32, 6136 CH Sittard, Hollanda.)”

“1981'de yapılan Uzay Mekiği'nin NASA Spacelab 3 Görevi, mekik Yörünge Manevra Sistemi'nden (Orbit Maneuvering System -OMS) iyonosfere gaz enjekte ettiğinde iyonosfere neler olduğunu araştırabilmek için "bir beş yer merkezli gözlemevleri şebekesinin üzerinden bir dizi geçiş"ti. "İyonosferik delikleri indükleyebildiklerini" keşfettiler ve Millstone Connecticut ve Arecibo (Puerto Rica'da) üzerinde gündüz ve gece oluşan delikler üzerinde deneylere başladılar. "yapay olarak indüklenmiş İyonosferik boşalmaların etkilerini çok düşük frekanslı dalga boylarında ekvatoral plazma dengesizlikleri üzerinde; çok düşük frekanslı radyo astronomik gözlemlerinde Roberval, Quebec, Kwajelein (Marshall Adalarında) ve Hobart (Tazmanya)'ta üzerinde" denediler.
www.gizliilimler.tr.gg/HAARP-Projesinin-Arkaplan%26%23305%3B.htm”

“Nicola Tesla'nın çalışmalarına göre daha önce belirtildiği gibi elektromanyetik dalgalar ile enerji transferi mümkündür. Aynı zamanda bu dalgalar çeşitli iklim değişiklikleri ve depremler meydana getirebilir. http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikola_Tesla”

Bu deneylerin sonuçlarının döngülük boyutu üzerine etkileri, bu boyut bilinmediğinden, kavranılmış olmadığından bilinmemekte, düşünülmemektedir. Atmosferin, çevrenin kirlenmesinin ve bozulmasının nedeni endüstri ve çağdaş yaşama biçiminden önce, döngüsel sistemde bozulmalara, karmaşaya neden olan bu deneyler ve bu deneyleri yapan güçlerdir.

Toplumlar ve insanlar üzerinde egemenlik ve iktidar kurma amacı taşıyan ve bu amaç için acımasız bir yarış ve savaşa girişen ABD ve SSCB devletleri, bu amaçlarını uzaya da taşımışlar; siyaset ve bilim insanlarını, topluluklarını bu deneylerin sonuçlarından yararlanmaya yönlendirmişlerdir. Uzayda yapılan bu savaşa dayalı(askeri), gizli; diğer toplumlar üzerinde egemenlik kurmayı amaçlayan bilimsel deneyler, yeryüzünün Genel Döngüsel Sisteminde bozulmaya neden olduğundan, deneyleri yapan devletlerin de bozulan dengenin yol açtığı felaketlerden etkilenmelerine neden olur.

Çevre mühendislerinin, çevre bilimcilerinin, sivil ve resmi örgütlerin bu Genel Bozulma, Kirlenme yönünde savaşmaları asıl amaçları olması gerekir. Diğer çevre kirlenmeleri, daha yalın bozulmalara olur.

Günümüzde uzayda açık veya gizli olarak deneylerin yapıldığı uydular salt ABD ve Rusya Federasyonuna bağlı değildir. Avrupa ülkelerinin ortaklığı ile oluşturulan Avrupa Uzay Ajansı (ESA), Çin, Japonya, Hindistan’ın sahip olduğu uydular vardır. Devletlerin sahip olduğu resmi uyduların dışında, çok uluslu şirketlerin özel uydularının varlığını da, denetlenemeyen bu ortamda kabul etmek gerekir.

“Hava Kuvvetleri, gelecek yıl ikinci bir X-37B fırlatmayı planlıyor. Uzay mekiklerinin bu yılın sonunda emekliye ayrılmasından önce üretilen yeni uzay aracı, şimdiye dek gizli tutulan bir proje olsa da Cape Canaveral'daki fırlatmanın ardından epey ses getirmişti.
Uzmanlar, aslında bir NASA projesi olan X-37B'nin uzayda ne kadar kalacağının, görevinin ne olacağının ve ne amaçla tasarlandığının bilinmediğine işaret ederken, çok sayıda ülkenin, özellikle Çin'in uzayın askeri amaçlı keşfine soyundukları bir dönemde, bu uzay aracının spekülasyon konusu olabileceğini belirtiyor.” /www.gazete5.com/haber/abd-uzay-araclari-19255.htm
“. ... Askeri haber almadaki yıllarımda Tesla’nın çılgın fikirlerini temel alan bazı gizli çalışmalara ve araştırmalara şahit oldum. Amerika ve Rusya 1970'lerin başından beri zerre ışınlı RF (radyo frekansı) silahlarını kullanıyorlar. Tıpkı Tesla’nın diğer çalışmalarını dayanın kullandığı gibi.... ABD Savunma Bakanı genel sekreteri William Cohen,28 Nisan 1997 tarihinde, Georgia Üniversitesi’nde"Terörizm, Kitle İmha Silahları, Kitlesel İmha ve ABD Stratejisi" üzerine konferansta aşağıdaki sözü söylemiştir; Bazılarının; elektromanyetik dalgalar yolu ile iklimleri değiştirme, depremler yaratabilme , volkanları harekete geçirebilme yeteneğine sahip silahlar geliştirdiğini biliyoruz . http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikola_Tesla”

Bu silahları geliştiren devlet, SSCB’den başkası değildir. İlerleyen zaman içinde aynı teknolojiye, ABD’ devletinin, teknoloji savaşları ile sahip olduğunu düşünmek yanılgı olmayacaktır.

Toplumlar ve insanlar üzerinde egemenlik ve iktidar kurma amacı taşıyan siyaset ve bilim insanları, toplulukları bu deneylerin sonuçlarından yararlanmayı hedefleyeceklerdir.

“Gizli Uzay deneyleri” gerek süre, gerekse denek olarak seçilen insan sayısı yönünden çok büyüktür. Bu deneylerde, güç ve egemenlik savaşımı içinde kimin denek ve kobay olduğu sınırı ve seçimi kalmaz.

Bu “Genel Etkilenme” sonucu yapılan deneylerde, herkes iyi veya kötü yönde birer denektir ve bu deneylerden etkilenmekten kimin kurtulabileceğini söylemek çok zordur.,

Herkes gözlem altındadır; işitilmekte, görülmekte, izlenmektedir. Gözlem ve deneyleri gerçekleştirenlerin, deney sonuçlarını yanlış değerlendirmeleri, yerkürenin döngülük boyutunu, döngüsel dizgeyi değerlendirememeleri, deney alanındaki bilgi birikiminin ve kişisel yeteneklerinin yetersizliği ile birlikte kaçınılmaz bir durumdur. Deneklerin karşılaştıkları sonlar sorumsuzluğun sınırının bulunmaması ve güç savaşı nedeni ile önemsenmez.

“Aralık, 1980'de Ordu Teftiş Gazetesi, "Yeni Ruhsal Savaş Meydanı: Beam Me Up Spock" baslığıyla bir makale yayınlandı. Makalenin yazarı, üsteğmen John B. Alexander idi. "Avrupa'ya 2. yayılma dönemi" ve "Savaşa hazırlanmak: Lojistik destek programı" gibi makaleleri de yazan Alexander’ın bu yazısı bazı söyle başlıyordu:
Beyin gücünü etkileyen bazı silah sistemleri vardır ve öldürme kapasiteleri çok önceden incelenmiştir.
* Çok uzak mesafelerden bile hasta etme ve öldürme gibi yetileri vardır. Hiçbir fiziksel neden olmadan ölüme veya hastalığa yol açabilirler. Bu tip silah sistemleri, böcek ve kurbağalarda denenmiştir fakat insanlara olan ölümcül etkisi tartışılmaktadır.
* Telepatik hipnozun kullanımı ise, ordu içinde yüksek bir potansiyele sahiptir. Bu yetenek bazı ajanların çaba sarf etmeden, önemli bilgileri ele geçirmesini sağlayabilir.
* Açıkça psikotronik silahlar vardır ama kapasiteleri bilinmemektedir1977'de donanmanın Araştırma ve Geliştirme Bölümü'nde asistan sekreter olan Samuel Koslov, donanmanın, Stanford Araştırma Enstitüsü'yle ELF ve beyin kontrolü çalışmalarıyla ilgili bir kontratı olduğunu öğrendi (ELF, çok düşük frekansta radyo dalgalarıdır). Çünkü insan beyni çok düşük frekansta elektrik dalgaları yayar. Bilim adamları bu dalgaları psişik bir metotla güçlü sinyallere çevirirlerse, yakınlardaki insanların beynini etkileyerek hipertansiyona yol açılabileceğini ve ani ölümle sonuçlanacağını düşünüyorlar. Ama beyin kontrolü etiketi Koslov'u üzmüştü, bu yüzden donanmanın finanse ettiği tüm psişik çalışmaların durmasını emretti. SRI ile olan kontrat iptal edildi ve diğer projeler beklemeye alindi. Buna karsın beyindeki düşük frekanslı radyo dalgalarının insan beynine olan etkilerini araştırma projesi çok geliştirildi ve finanse edildi. Psişiklerin, bilgisayarları sabote edip, tüm gizli bilgileri ele geçirebileceği endişesi, Kongre'de açıkça gündeme geldiğinde psişik savaş yansının başlayacağı düşünüldü.
Koslov, psişik silahlar lafı geçtiğinde bile rahatsız oluyor. Ona göre bu tür tartışmalar, insanları sonuçsuz bir sürek avına iter. Bunu söyle dile getiriyor; "Eğer Sovyetler bu aptalca şeylere bu kadar çok para döküyorlarsa, bunun nedeni kendi gazetelerinde bizim psişik araştırmalar yaptığımızı duymuş olmalarıdır. Size bu konuda çok fazla gazete kupürü gösterebilirim." Basın, Parapsikoloji hakkında Rusya'da bile haber çıkarıyor. Fakat tüm bunlar sansasyonel ve magazin boyutunda. Yine de Parapsikoloji, hem Amerika'da hem de Rusya'da gündemdeki bir konu. Resmi Rus ansiklopedilerinde Parapsikoloji, su şekilde tarif ediliyor: "Bilimsel olmayan idealist akim". Bu tür bir tanım sadece Stalin devrinde vardı.
Oysa günümüzde çok ciddi bazı bilim adamları Parapsikoloji'nin önemli buluşlar yapacağını düşünüyorlar ve bu tür düşünceler sonsuza kadar yadsınamaz. Kısacası gelecek, insan yeteneklerinin ötesinin keşfedileceğini ve kullanılacağının haberini yollamaktadır. Askeri ve politik alanın dışında kalan alanlarda, olumlu olarak psişik güçlerin tam olarak tanınmış, denenmiş ve yönlendirilmiş kullanımı yeni bir dünyayı bize getirebilir. //www.ufonet.be/PARAPSIKOLOJI/ciavebuyu.html”
.
“Dr. Kogan ve yardımcısı Edward Naumov idi. l967 yılında Leningrad Üniversitesi ile Moskova arasında değişik bir deney gerçekleştirildi. Karl Nikolayev EEG ve diğer cihazlara bağlanmış olarak Leningrad Üniversitesi'nde bir odaya konuldu. Yarım saatlik bir gevşemeden sonra tecrübeye başlandı. Kaminski Moskova'dan telepatik mesajları göndermeye başladığı zaman Nikolayev'in bağlı olduğu EEG'deki A ritmi halinde yayılmakta olan beyin dalgalarının aniden değiştiği görüldü. Bu suretle kağıt şerit üzerine çizilen grafik, Nikolayev'in beynine ulaşan mesajlardı. Telepati olayı bu deneyle bilimsel olarak kanıtlanmış oluyordu.

Karl Nikolayev, Yuri Kaminski çifti üzerinde Leningrad Üniversitesi'nde yapılan diğer bir deneyde de başarı elde edilmişti. Kaminski bir odada oturuyordu. Dürbüne benzer bir cihaza bakıyordu. Cihazın içinde belirli frekansta titreşen farklı aralıklarla yanıp sönen bir ışık görülüyordu. Bu ışık flaşları deneğin beyin dalgaları üzerinde karakteristik değişimler meydana getiriyordu. Aynı anda Kaminski Nikolayev'i tahayyül ediyordu. Gönderme esnasında başka bir odada oturmakta olan Nikolayev telepatik mesaj aldığını bildiriyordu. Başına elektrotlarla bağlı EEG'de de ışık çakışları sıçramalarla görülüyordu. www.hipnoz.com/index.php/Diger-kullanim-alanlari/Askeri-alan.html”

İnsanlara ve toplumlara egemen olmak, amaçları yönünde kullanabilmek için uzayda yapılan bilimsel deneylerin önemli bir kısmı da, elektronik radyo dalgaları ile insan beynine egemen olma deneyleridir. Bu deneylerde eski SSCB devlet yönetici kadroları, bugün Rusya Federasyonu kadroları, ABD’den daha öndedir. İnsan beyninde egemen olmak için, insan beynini denetim altına almak için, mikroçiplerin alıcı verici olarak kullanılması gerekir. Elektronik dalgalarla iletilen düşünce ve duygulanımlarla beyin denetimi gerçekleştirilir. Duygulanımların şiddeti dalga boyları ile arttırılırken, duygulanımların ortaya çıkması için ideolojik düşünce yapılarından yararlanılır. :En duyarlı olan ideolojik duygulanımlar da dinsel ideolojiye, ulusallık ve toplumculuk ideolojilerine dayalı duygulanımlardır. Bu ideolojik duygulanımları, beyin denetimi için zaman zaman her iki devletin de kullandığını görebiliriz. Günümüzde ise İslam dini ideolojik duygulanımı ile beyin denetimini kullanan daha çok Rusya Federasyonu olmakla birlikte (onbir eylülde Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırı, Afganistan’daki, Pakistan’daki İslam’a dayalı savaşlar) ABD ve dünyada güç merkezi olmak isteyen toplulukların bu yöntemi kullanmakta olduğunu görebiliriz.
Elektronik dalgalarla beyin denetimi, “.. çok uzak mesafelerden bile hasta etme ve öldürme yetileri …hiçbir fiziksel neden olmadan ölüme veya hastalığa yol açabilme”… elektromanyetik dalgalar yolu ile iklimleri değiştirme, depremler yaratabilme , volkanları harekete geçirebilme” bilgi ve tekniklerine; uzayda yapay uydulara, laboratuarlara sahip olan Çin, Japonya, Hindistan..vb birçok ülke, toplum ve topluluklar da sahip olacaktır. Bu güce sahip olma ve bu güçten korunma istek ve istenci engellenemez. Sonuçta Genel Döngüsel Sistem daha çok bozulacak, insanlık için büyük felaketler kaçınılmaz olacak, insan hakları ve özgürlükleri hiçbir çağda görülmedik şiddette yok edilecektir.

Sorunun çözümü, bu deneylerin tümü ile yasaklanması veya çok sıkı, yasalarla yakından denetlenebilir olmasıdır. Ancak bu istenci gösterecek gücün ortaya konulması gerekir. Birleşik Uluslar Birliği benzeri bir örgütün kuruluşu bu istenci gösterebilir. Deneylerin çok sıkı, yakından denetimi, yasalarla sağlanabilir.



İsmail İNCİ, 31//10/2010
www.iinci.blogspot.com
bgi.inci@mynet.com
bgi.inci@hotmail.com



5 Ekim 2010 Salı

CİSİMLERİN BEŞİNCİ BOYUTU: DÖNGÜSELLİK-SONSUZLUK BOYUTU

BEŞİNCİ BOYUT (DÜZLEMSEL CİSİMLERLE KÜRESEL CİSİMLERİN İLKELERİ)




Bir doğru üzerinde ve üç doğrunun oluşturduğu düzlem üzerinde cisimleri üç boyutu ile tanır ve tanımlarız. Uzunluk, genişlik ve yükseklik düzlemsel evrende cisimlerin biçimini verir, bu biçimler cisimlerin ayırt edilmesinde, varlık kazanmasında temel ilkelerdir.

Cisimlerin üç boyutlu olarak tanınması bize varlıkların sabit durumlarındaki niteliklerini tanımaya olanak verir. Gerçekte ise tüm cisimler devinim durumundadır. Cisimlerin kavranmasında bu eksikliği gidermek için üç boyutun yanına zaman boyutunu eklemek gereği ortaya çıkmıştır.

ZAMAN BOYUTU: VARLIKLARIN DEVİNİM-DEĞİŞİM-DÖNÜŞÜM BOYUTU:
Düzlemsel evrende, cisimler bir başlangıç noktasından çizilen üç doğru ile belirlenmiştir. Cisimlerin bir başlangıcı ve sonu ( başlangıç noktası ve kesişen bitiş noktaları) vardır. Sonlu olan bu dünyada, başlangıç ve son noktaları arasında doğruyu oluşturan ara başlangıçlar ve sonlar bulunur. Bu noktaların (üç boyutun) birbirleri ile olan uzaklık yakınlık ilişkilerini,diğer deyişle devinim ilişkilerini ile ele aldığımızda zaman boyutunu düşünmüş ve gözlemlemiş oluruz.

Ancak zaman, bir cismin salt mekanik olarak, bir noktadan bir noktaya olan yer değiştirmesi, devinimi ve iki devinim arasındaki ilişki ve bu ilişkinin ölçülme birimi değildir. Devinim ve devinim ile birlikte ortaya çıkan ancak özünde ayrılmaz bir bütün olarak bulunan değişim ve dönüşümdür. Doğasında devinim ve değişme olmayan varlığın zaman ile bağıntısı, bütünlüğü yoktur ve doğasında devinim ve değişme olan varlığı zamandan soyutlamak olanaksızdır.

“… zaman öncesiz ise hareketin de öncesiz olması gerekir.Çünkü, hareket olmaksızın zamanı anlamak olanaksızdır…..evrenin doğası zaman içinde bulunmaktadır.”(s.71)
“Yine, kesin kanıta göre, doğasında hareket bulunan varlık, zamandan soyutlanamadığı gibi, doğasında hareket bulunmayan varlıkta da zaman bağıntısı yoktur.” (s.72), İbn Rüşd, Tutarsızlığın Tutarsızlığı

Tarihi olanın geçmiş zamanı, şimdiki zamanı, tarihsel sürecin sürdürülmesi ile geleceği( zamanı) vardır. Zaman akışını oluşturan ise varlıkların ve cisimlerin devinimi, değişimi ve dönüşümüdür. Bu değişim ve dönüşümlerin toplamı tarih bilgisini ortaya koyar.

Zamanın dördüncü bir boyut olarak kabul eden ve bu yönde en büyük çalışmaları yapanlardan olan Genel İlişkinlik Kuramı, zamanı salt devinim olarak görür. Her biri devingen olan referans cisimlerinin, devingenlikleri içinde, birbirleri ile hız ve çekim güçleri ilişkilerinde ele alınması evreni ve varlıkları açıklamaya yeterli olamamaktadır.

“…diskimizin üstünde, ya da daha genelleştirirsek her çekim alanında, bir saat, yerleştirildiği duruma göre daha hızlı, ya da daha yavaş ilerleyecektir. Bu nedenden, referans cismine göre durağan olarak yerleştirilen saatlerin yardımıyla mantıklı bir zaman tarifi elde etmek olanaksızdır.”(s.94, Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, 1976, İstanbul)

Cisimlerin çekim alanlarının gücü kütlesel çaplarının büyüklüğünden önce kütlesel yoğunluk (iç yapılarındaki enerjinin, magmanın) çaplarının büyüklüğüne bağlıdır. Kütlesel çapları büyük olan gökcisimlerinin yerçekimlerinin küçük olması bu nitelikten ileri gelir. Maddenin parçalanması ile ortaya çıkan enerjinin büyüklüğü de bu yoğunluğa bağlıdır. Yoğunluğu büyük olan maddelerin, parçalanması ile büyük enerjiler ortaya çıkar. Yoğunluğu çok küçük olan maddelerde, çok büyük hızlarla parçalansalar da büyük enerjiler açığa çıkmaz.

Zamanın mekanik olarak, cisimlerin, çekim alanlarının farklı güçlerinin etkilediği ortamlarda bir noktadan bir noktaya yer değiştirmeleri olarak ele alınması, doğal olarak farklı saat ölçümlerine neden olur. Çekim güçlerinin farklı güçleri, akrep ve yelkovanları farklı etkileyeceğinden, saatlerin göstergeleri birbirlerine eşit olmayacaktır, zaman uzayıp kısalacaktır. Ancak Bu uzayıp kısalma mecaz deyimlerle anlamdaş bir deyimdir. Çünkü gerçekte, genel referans cisme göre zaman daima eşit ölçümdedir.

Bu referans cisim güneş sistemimizde güneşin ve üzerinde yaşadığımız dünyanın devinim ilişkileridir. Gündeş sisteminde Zaman ölçümü dünyanın kendi çevresinde bir tur dönüşü ve güneş çevresinde bir tur dolaşımı temel alınarak gün ve yıl ve saat zaman birimlerinin belirlenmesine göre ölçülür. Bu referans noktalara göreli olarak diğer referans noktalarının zamanlarını ölçerek kesin bilgisine ulaşırız. Her referans cisme göre zamanı ölçmek genel referans cismi ortadan kaldırarak, her devinimi ilişkisi içindeki devinimle göreceli olarak ölçmek demektir. Bu da bizim genel referans cisminde de zamanın uzayıp kısaldığı yanlış,boş, saçma verilerine gitmemize neden olur. Gerçekte ise güneş ve dünyanın devinimlerinde bir değişme yoktur. Bu davranış zamanı ölçme olanağımızı ortadan kaldırır. Her varlık ve olgunun niteliği, her varlık ve olguya görece değiştiğinden hiçbir bilgi kesinlik taşımaz.

Gerçekte Albert Einstein bilginin ölçülebilmesi için referans bir cismin belirlenmesi zorunluluğunun bilincindedir.“…uzayda her olayın tarifi, bu tür olayların kendine göre tariflendiği sabit bir cismin kullanılmasını içerir.” ( s.19, Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, İstanbul, 1976)


BİLİMSEL DÜŞÜNCENİN TEMEL İLKELERİNDEN BİRİ: ÖLÇÜMLEME NOKTASI (REFERANS CİSMİ, ODAKLANMA OLGUSU):
Bilim felsefesinin, bilimsel yöntemin temel ilkelerinden birisi bilginin ölçülebilir olması için bir ölçüm noktasının(referans cismin, odaklanma cisminin) belirlenmesi zorunluluğudur. Ölçüm noktasının belirlenmediği her alandaki bilgi birbirine sonsuz göreli olarak değişeceğinden doğru bilgiye ulaşılamaz. Matematikteki 0 (sıfır) bir ölçüm noktasıdır; suyun donma noktası, dünyanın kendi çevresindeki bir tur dönüşü, güneş çevresindeki bir tur dolanımı, Ekvator enlem için, Greenwich Gözlem Evi Boylam için…vb birer referans noktalarıdır. Küresel ve düzlemsel tüm cisimler ve olgular için, kesin bilgiye ulaşabilmek için bir ölçüm noktasının (referans cismin, odaklanma cisminin) belirlenmesi zorunluluktur. Kesin bilgi ölçülebilen bilgidir ve ölçüm, bir ölçüm noktasının belirlenmesine bağlıdır.

“Doğada bütün varlıklar (canlı ve cansız tüm varlıklar) sürekli devinim, değişim ve dönüşüm içinde, varoluş ve yokoluş durumundadırlar. Bugün ile yarınki varlık ( akan ırmak, yaşayan bir kelebek…) aynı değildir. Bu sonsuz değişim ve dönüşüm nedeniyle ve varlıkların birbirlerine göreli olarak nitelikleri sonsuz ayrılıklar taşıdığından , ilk çağın filozofları kesin bilgiye büyük soyutlamalarla ve matematikle ulaşılabileceğini anlamışlardır.

Bu gerçeklik nedeniyle bir nesnenin nitelikleri, özellikleri bağlı olarak bilgisi, göreli olduğu nesnelere bağlı olarak sayısız değişimler, varoluş ve yok oluşlar gösterir. Asıl bilim yapmak, görelilikleri içinde, nesnelerin kesin bilgisine usun ulaşmasının sağlanmasıdır. Bu aşamada kesin bilginin yöntemi, sayısız görelilikleri içinde, nesnenin niteliklerini, özelliklerini, kural ve bağlı olduğu ilkeleri usun belirlemesini sağlayacak “ Ölçüt” olan odak bir nesne veya olguyu kabul etmektir. Antik çağlardan itibaren bu sorun üzerinde insan düşüncesi çok oyalanmış, sonunda varlıkların nicelikleri, matematikte önce bir sayısı sonra da sıfır sayısı ölçüt olarak kabul edilerek kesin olarak belirlenebilmiştir. 

Varlık ve olguların uzaklık yakınlık nitelikleri ve niteliklerin nicelik değişimleri de yine matematik ve geometri sayesinde kesin olarak bilgilerinin gerçeklikleri kabul edilmiş, bu nedenle önce bu bilimlerin geliştirilmesi ve öğretilmesi amaçlanmıştır. Matematik bilimlerinde rakamlardan oluşan işaret sisteminin kullanış düzeyi ve biçimi ölçeği, belli bir nesneye uygun bir rakamı seçme ise ölçme işlemini oluşturur. Ölçülen şey nesnenin kendisi nesneye ilişkin bir niteliktir. Ölçüt kabul ederek kesin bilgiye ulaşmak düşüncesini, diğer bilimlerde de görüyoruz. Astronomide dünyanın güneş çevresindeki bir dolaşımının yaş ve yıl olarak kabulü, günün dünyanın kendi çevresindeki dolaşımıyla oluşması, coğrafyada enlem ve boylamların birer odak noktalar göre niceliklerinin belirlenmesi…vb Doğa bilimleri olsun, toplumbilimleri olsun olguların nesnel yargılarına varırken, duyuların ölçülebilen yanlarının belirlenerek bir ölçüm aleti ile özelliklerinin, belirlenen bir odak noktadan sapmalarının ölçülmesi gerekir. Olgunun temel özellikleri bu ölçme yöntemi ile öznellikten uzak ortaya çıkarılır. Olgunun yüzeysel özellikleri diğer olgularla farklılıklarında, evriminde, genelliğinde, sürekliliğinde aranır ve ortaya çıkarılır.
Özgün olgu olarak kendini ortaya çıkaran temel özellikleri, “özünü” ortaya koyan temel değerlerdir. Bu ölçümlerle elde edilen temel niteliklerden sapma olgunun özünün sapmasını gösterir. “ Toplumsal olgular, onları görünür kılan tekil tezahürlerinden ne kadar yalıtılabilirlerse , nesnel olarak temsil edilmeye o oranda elverişli olacakları ilkece ileri sürülebilir.” (s.116) E..DURKHEİM, Sosyolojik Yöntemin Kuralları.

Toplumsal olaylarda olsun, doğal olaylarda olsun nesnelliğin ölçütü, kendini yineleyen, nesnel olgulardır. Kendini nesnel olarak ortaya koyan böyle olguların temel özellikleri ile özünün ortaya konması “referans” bir özelliğe göre ölçülebilir yanının ortaya çıkarılması ile gerçekleşir.”(Bknz, www.iinci.blogspot.com., Sürekli Değişen, Dönüşen Ve Göreli Olarak Değişken Olan Varlık Ve Olguların Bilgisine Erişmenin İlkeleri)

Referans cisimleri, olguları; olgu ve niteliklerin ölçülmesine en elverişli ölçüm noktalarıdır. Referans cisimleri durağan kabul edildiğinden, öncelikli olarak durağan olan bu niteliklerin belirlenip kabul edilmesi gerekir. Diğer cisimlerin devinim, değişim ve dönüşümsel tüm nitelik ve durumları ölçüm cismine göreli belirlenerek kesin bilgilerine ulaşılır.

REFERANS CİSME GÖRE ÜÇ BOYUTUN ZAMAN BOYUTUNDA DEĞİŞMESİ:
Hız arttıkça üç boyut arasındaki uzaklık erişimleri daha kısa zaman aralıklarında gerçekleşecektir. Ancak hızın artmasından dolayı bitiş noktasına olan zamanın kısalması, referans cismin (dünyanın kendi çevresinde bir tur dönüşünün, güneşin çevresinde bir tur dönüşünün) zamanında ve yolunda kısalma oluşturmaz. Referans cisimler referans niteliklerini bağımsız olarak sürdürürler. Burada değişen, hızdan dolayı cismin yolundaki sürenin fiziksel değişmesidir.

Maddelerin (canlıların) yapılarında, varolan değişim, dönüşüm de hızlanıp yavaşlayabilir, ancak bu fiziksel hıza bağlı zaman kısalması ile ilgili değildir, etkilenme ile ortaya çıkan kimyasal bir değişimdir. Bu durumda genel referans cismin zamanında da bir değişme oluşmaz. Cisimlerin değişik alan etkilerindeki bu nitelik değişimlerinin, genel referans ölçüm noktası dışına çıkılarak, kendi ortam özelliklerini ölçen yeni referans cisimlere göre yeniden ölçümlerinin yapılması uygun olur. Bu durum cisimlerin bu ilişkinlikleri kimyasal değişimlere yol açan alan-ortam etkilerinden ileri gelir.

Işık hızının ölçümü matematiksel ve belirlenen metrik bir sisteme dayanan bir ölçüm olduğundan göreceli bir bilgi değildir ve kesinlik taşır. Önemli olan burada ölçüm tekniğidir, referans bir cisim değildir. Matematiksel olarak ölçülebilen ve metrik sistemle, ağırlık, sıcaklık ..vb ölçümleri ile belirlenen tüm nitelikler birer ölçüm noktasına sahip olduklarından kesin bilgilerine ulaşılır.


ZAMAN BOYUTUNUN SINIRLARI VE ZAMANLAR ARASINDAKİ YOLCULUĞUN OLANAKSIZLIĞI:
Geçmiş zaman içinde kalan varlık ve olguların enerjileri, formları uzayda, sınırlandıkları cisimlerle çarpışma ve soğurulma etkileri ile dağılarak tükenirler ve yok olurlar. Bu nedenle varlık ve olguların geçmiş zamanlarına gitmek olanaksızdır. Geçmiş zaman yokluk, hiçliktir; varlığın değişim ve dönüşümle yoklaştığı ve şimdiki zamana varlığını aktardığı bir devinimdir.

Geleceğe gitmekse, geleceğin enerji ve formları henüz özlerini gerçekleştirmediğinden, varlık ve olgular yokluk durumunda bulunduğundan olanaksızdır.

Zamanın bu niteliklerinin oluşturduğu zorunluluklar nedeni ile, zamanlar arası yolculuk düşüncesi gerçeğe aykırıdır, ussal bir vargı değil düşsel bir imgelemdir. Zaman makinesi tasarım ve çalışmaları da büyük bir yanılgıdır.

Zamansal geçişler ve gezintiler ancak sanal olarak olanaklıdır. Soyut dolarak, imgelemde, kurgulanarak, tasarımlanarak, geçmiş zamanın bilgisinden ve gelecek zamanların oranlamalarından esinlenerek, zamanlar arası yolculuklar düşlenebilir, gerçekleştirilemez.

BEŞİNCİ BOYUT: DÖNGÜLÜK BOYUTU (DÖNGÜSELLİK-SONSUZLUK BOYUTU):
Üç boyut (uzunluk, genişlik, yükseklik) ile düzlemsel cisimleri tanıyabiliriz. Ancak üç boyutlu bir dünya ile, bu dünyaya zaman boyutunu eklesek de cisimlerin geometrik yapılarını ve varlıklarının özlerini tam olarak bilemeyiz. Küresel bir dünyada varoluşumuzun gereği olarak, küresel cisimlerin geometrik yapılarını ve varlıkları bilerek kavrayabilmemiz için, küresel cisimlerin döngülük boyutunu kavramış olmamız gerekir.

Döngülük boyutu devinim niteliği ile zaman boyutunun niteliklerine benzer ancak salt geometrik dairedeki yay uzunluğu değildir, küresel şekildeki devingen yaylardan, döngülük uzunluklarından oluşur. Döngülük uzunlukları devinimin yanında değişmeyi, dönüşmeye ve bu enerji yapıları ile varlığı, gücü sonsuz iletme özelliklerine sahiptirler. Zaman boyutu , üç boyutlu düzlemsel cisimlerin salt devinime bağlı ilişkilerini, ele alırken döngülük boyutu tüm varlıkların niteliklerini belirlemeye olanak verir. Küresel cisimlerin geometrik yapı özelliklerinin bilinmesi için, döngülük boyutunun ilkelerinin göz önünde bulundurulması gerekir.

Eukleides’in iki noktadan sadece bir doğru geçer önermesi düzlemsel cisimler için geçerlidir, küresel cisimler için bu önerme bir eğri ( yay parçası, eğri, döngülük çizgisi) olarak doğrulanır.

Küresel cisimler üzerinde varolan cisimlerin uzamsal biçim ve devinimleri düz çizgi biçimindedir. Küresel cisimlerin uzamsal geometrileri ve devinimleri paraboller, eğriler, yaylar biçimindedir. Bu olgu, döngülük boyutunu oluşturur ve bu boyut kavranılmadan küresel cisimleri, uzam zaman ilişkilerini anlamak olanaksızdır.

Kartezyen koordinat sistemi üç boyutlu cisimlerin bulundukları konumu belirlemeye yarar. Küresel cisimlerin, döngüsel uzaklıklarının konumunu belirlemek için Gauss yeni bir koordinat sisteminin geliştirilmesini zorunlu görmüştür. “ Gauss, genel olarak süreklilerin matematiksel çözümlemeleri için bir yöntem buldu. Bu yöntemde boyut ilişkileri (…iki nokta arasındaki uzaklık) tarif edilmiştir. Süreklideki her noktaya süreklinin boyut sayısı kadar sayı verilir…birbirlerinden sonsuz küçük farklı olan bu sayılar birbirlerine çok yakın noktalara verilirler.” (s.103, Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, İstanbul, 1976

Döngülük boyutu(döngüsellik, sonsuzluk boyutu), gök cisimlerinin ve bu cisimler üzerindeki varlıkların fiziksel ve kimyasal özelliklerinin anlaşılabilmesi için zorunludur.
Galile-Newton mekaniği Atalet yasasına göre bir cisim düz bir çizgi üzerinde devinimini sürdürür veya durur, küresel cisimler için bu yasa döngüsel bir çizgi üzerinde devinimini sürdürür olarak değişir.

“ K Galile referans cismine göre …bir ışık ışını c hızıyla düzgün olarak yayılır. Aynı ışık ışının izlediği yolun ivmelendirilmiş K’ referans cismine göre artık düz bir çizgi olmadığı kolaylıkla gösterilebilir. Bundan genel olarak ışık ışınlarının çekim alanlarında eğrisel olarak yayıldıkları sonucunu çıkartırız.” (s.88, Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, İstanbul, 1976). Küresel cisimler üzerinde ve uzayda düz bir çizgi üzerinde yayılan ışığın çekim alanlarında küresel bir yol izlediği görülür.

Küresel cisimlerin üzerinde başlangıç olarak seçilen bir nokta aynı zamanda bitiş noktasıdır. Bitiş noktasında başlangıç noktası başlar ve bu başlangıç ve bitiş noktası sonsuza uzar. Uzayda uzayıp giden bu sonsuzluk döngüsellikten(küresel cisimlerin özünden) doğar. Devinim ve enerji döngüsel, sonsuz olarak varlığını (dönüşümlerle) sürdürür.

“ Başlangıçta bir noktadan çıkan düz çizgiler birbirinden gittikçe uzaklaşır, ama daha sonra tekrar birbirine yaklaşırlar ve en sonunda başlangıç noktasına karşı noktada tekrar birleşirler. Böylesine koşullar altında tüm küresel uzayı baştan başa kat etmişlerdir… Sonludur (yani sonlu bir hacmi vardır) ve sınırları yoktur.”(s.125, Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, İstanbul, 1976). Döngülük boyutu sonsuzluğu nitelik olarak üzerinde taşır.

Üç boyut (x,y,z) düzlemsel cisimlerde, koordinatlar sisteminde bir tek noktayı,uzaklığı, cismi belirler. Zaman boyutu (t), bu sistem içinde bu üç boyutun hıza (devinime) bağlı dönüşümlerini (uzaklığın zamana bağlı uzama ve kısalması) belirler. Döngüsel (d) boyut bu boyutların dönüşümlerini 360 derecelik açıda tüm noktalarının belirlendiği (x, y,z,t; x1,y1,z1,t1; x2,z2,z2,t2; x3,z3,y3,t3…. -,+ Sonsuz) koordinatlarının toplamından oluşur.
Enlem, boylam, derece, dakikadan oluşan tüm koordinat noktalarının toplamı döngülük boyutunu ortaya çıkarır.

Döngülük boyutu, dört boyutlu sistemle bir nokta-cismin belirlenmesine karşı, sonsuz sayıda noktaların ve bu noktaların birbirleri ile ilişkilerinin belirlenmesini sağlar.

Döngülük boyutunun (sonsuzluk boyutunun) kavranılmış olması ile salt küresel cisimlerin geometrik niteliklerini değil, varlıkların özsel niteliklerini de kavramamız olanaklıdır.

Her devinim ve devinen cisim bir direnişle (uzam-atom yeli) karşılaşır. Bu olur. (cisimlerin büzüşme etkisi). Devinim ve devinen cisimde bu değişime rağmen, cisimler döngüsel devinerek varlıklarını sonsuz sürdürürler. Bu döngüsel içsel etki, varlığın en küçük parçalarında niteliklerini sürdürme gücünü taşır.

Babadan oğula geçen insandaki ve diğer bitki ve hayvanlardaki biyolojik sonsuzluk, döngülük boyutunun varlığını gökcisimlerinden ayrı olarak canlılardaki varlığını kanıtlar. Baba ve oğul (ana ve yavru) arasındaki döngülük boyutunun bir niteliği, sonsuzluk deviniminin bilinci olan içgüdüsel özveri devinimi (duygusu) olarak kendini gösterir.

“…filozoflar, birinin bozulması, ikincisinin varlık nedeni koşulu olarak, sınırlı ve sonlu maddeden sürekli yenilenme biçiminde olsa bile, ilintili olarak sonradan olandan varlığını olanaklı görürler. Örneğin…, önceki insanın bozulup kendisinden bir diğer insanın oluşabileceği çözülmüş madde duruma gelmesi koşuluyla, insanın diğer bir insandan türemesi zorunludur…Etkin(fail) varlığını korudukça, etki(fiil)nin, bir olanaksızlıkla karşılaşmaksızın, iki madde üzerinde sonsuza kadar yinelenmesi düşünülebilir…Doğası bu şekilde tanımlanan her şey , öncesiz bir etkine dayandığı zaman, döngüsel bir doğa durumundadır.” s.64-65, İbn Rüşd, Tutarsızlığın Tutarsızlığı.

İnsan örneğinde olduğu gibi, küresel tüm cisimler (gök cisimleri veya tohum benzerliğinde olduğu gibi diğer küresel nitelikli cisimler), döngüsel bir devinim sistemine (yaşama) sahiptirler. Varlıklarını döngüsel sistem içinde sonsuz iletme gücü taşırlar. Bu güç, canlı varlıklarda içgüdüsel bilinç (alt bilinç) olarak bulunur; sonsuzluk boyutu içgüdüsel olarak canlıların yapısıyla kaynaşmıştır


BEŞİNCİ BOYUTUN (SONSUZLUK BOYUTUNUN) BİREYSEL VE TOPLUMSAL GÖRÜNÜMLERİ:
Sonsuzluk boyutu, bireysel olarak bütün canlılarda olduğu gibi tüm insanlarda da, içgüdülerinde devindirici bir güç olarak bulunur. Ancak bu devindirici güç kör, bilisiz bir güç değildir, Bu nedenle bu devinimi alt bilinç olarak kavramlaştırmak yerinde olur. İçgüdüsel devinimin toplumsal yaşamla gelişen ancak henüz içgüdüsel bilinçten kopamamış ve alt bilinci kavrayamamış bilincine, yalın bilinç diyebiliriz. Yalın bilinci, daha çok kendi istekleri ile devinen, genel isteklerle sürekli çatışma, savaşma durumunda bulunan, sonsuzluk boyutunu kavrayamamış bilinç olarak görürüz. Gelişen, uygarlaşan insanda varolması gereken bilinç, yalın bilinç düzeyini aşmış, alt bilincin ve yalın bilincin varlığını kavramış, bireysel ve toplumsal isteklerinin bilincinde olan Üst-bilinçtir. Üst-Bilinç salt bireysel istekleri yönünde düşünmez ve devinmez. Bazı isteklerinden ve tüm isteklerinden, genel isteklerin gerçekleşmesi için vazgeçer. Gerekli olduğunda varlığından , toplumun genel istekleri ve amaçları için vazgeçer, çünkü öz varlığının sonsuz gerçekleşmesi bu bilinçli davranış ile olanaklıdır.

Üst-Bilince sahip olan toplumlar yapıları sağlam, güçlü, huzurlu, toplumlardır. Gereksinmelerini karşılayan, zenginleşen, gelişme yeteneği olana toplumlardır. Siyaset, bilim ve toplumda etki alanları geniş diğer kurum ve kuruluş yönetici insanları standart insan formuna(üst-bilince) ulaşmıştır. Bu toplumlarda bilim insanı, bilimi doğayı ve diğer insanları kendi çıkarları yönünde egemen olmak için, siyaset insanı siyaseti kendi çıkarları yönünde diğer insanlara egemen olmak için kullanmaz. Bu toplumlarda bilim insanı, bilimi doğayı ve diğer insanları kendi çıkarları yönünde egemen olmak için kullanmaz, siyaset insanı siyaseti kendi çıkarları yönünde diğer insanlara egemen olmak için kullanmaz. Sahip oldukları insansal nitelikleri yitirmeyen, geliştiren yapıdadırlar. Bu nedenle Kabalizm Nihilizm, Anarşizm, Egoizm..vb düşünüşler yanlış anlayışlardır.

Döngüsellik, sonsuzluk boyutu (döngülük boyutu) kavranılmadan evreni ve varlıkları anlamamız olanaklı değildir.


İsmail İNCİ, 05//10/2010
www.iinci.blogspot.com
bgi.inci@mynet.com
bgi.inci@hotmail.com