12 Aralık 2010 Pazar

TOPLUMSAL BARIŞIN BOZULMASININ VE TOPLUMSAL KARGAŞANIN ORTAYA ÇIKIŞININ NEDENLERİ


İNSANLAR VE TOPLUMLAR ARASINDAKİ ÇATIŞMALARIN (ÇELİŞKİLERİN) ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI


İnsanlar toplum durumunda bir arada yaşama zorunluluğu nedeniyle birbirlerini severler. Bu sevgi zorunluluktan gelerek insan ruhunda içselleşmiş, altbilinçte ve vicdanında yer etmiştir. Altbilince, içgüdülere yerleşen bu duygu ve bilinç nedeniyle insanlar birbirleri ile yardımlaşma, dayanışma içindedir. Bu bilince aykırı davranışlar, eylemler vicdanı yaralar, toplum tarafından da cezalandırılır.

SEVGİ KAVRAMI   :
Birbirine benzer özelliklere sahip olan canlılar birbirlerine güven duyarlar. Bu güven,  benzer özellikler taşıdıklarından, birbirlerine zarar vermeyecekleri kanısı ve güdüsünden; varlıklarını tehdit eden, zarar veren tehlikelere karşı birlikte savunma ve yardımlaşma içgüdü, duygu ve kanılarına sahip olmaktan ileri gelir. Güven güdü ve kanısı arttıkça varlıklar arasında birbirine yaklaşma, bağlanma düşünce ve duygulanımı da artar. Bu bağlılık sevgiyi ortaya çıkarır.

Bağlanma, bir arada tutma niteliği nedeni ile sevgi gücünü, bazı antik Çağ filozoflar fiziksel bir olay gibi değerlendirerek nesnelerin çokluğunu bir arada tutan etken olarak düşünmüşlerdir. Nesnelerin dağılmasına etken olan da düşmanlıktır.

Bu değerlendirmeler, fiziksel varlık ve olgular için doğru olmasa bile canlı olan tüm varlıklar için geçerli düşünüşlerdir. Toplumları bir arada tutan insanlar arasındaki sevgi bağı ve gücüdür. Aynı cins canlı topluluklarını bir araya getiren ve birbirlerine yaklaştıran, topluluk durumunda bulunmalarını sağlayan sevgi güdüsüdür.
Sevgi duygulanımı altında yatan altbilinç algılaması, karşılıksız yardım, korunma, varlığını bütünleme düşünceleridir. Bu bize, sevginin birebir ve eşzamanlı olmasa da karşılıklı dayanışmanın, yardımlaşmanın, varlıkların bütünlenmesinin olduğu durumlarda varolabileceğini de gösterir.

TOPLUMDA SEVGİNİN, DAYANIŞMANIN, YARDIMLAŞMANIN ORTADAN KALKMASI:
Her birey daha iyi ve refah içinde, sıkıntı çekmeden, yorgunluk duymadan yaşamak; toplumun ulaşmış olduğu uygarlık düzeyindeki maddi ve manevi    gereksinmelere doyum sağlayan tüm ürünlerine sahip olmak ister. Bu gereksinim ve istekler denge içindeki toplumda uyumsuzluklara, kargaşaya ,çatışmalara, (çelişkilere)  neden olur. Toplumdaki dengenin bozulması ile işlenen suçlar artar. Sevgi ve vicdan suçları işlemeye engel olamaz duruma gelir; yeni çıkarılan ceza  yasaları ile artan suçlar ortadan kaldırılmaya ve engellenmeye çalışılmasına rağmen, toplum içinde giderek büyüyen en üstün olma ve yaşama, bunun için yönetim gücünü elde etme  ilişkileri sonucu toplumun genel dengesi bozulur. Toplumsal barışın, içsel bağlanılışın bozulmasına neden olan çatışma, kargaşa ve kavgalar (çelişkiler) uygarlığın ilerlemesi ile ortaya çıkan yeni ürünler ve bağlı olarak yeni gereksinmelerle daha da artar. Jean Jaques Rouseau bu toplumsal gerçeği” Bilim ve Sanatlar Üzerine Konuşma” adlı yapıtında onsekizinci yüzyılda dile getirmiştir. Genelde toplumda varolan insan sevgisi ve insancıllık düşüncesi, bu çatışmalarla ortadan kalkar. Genel dengenin bozulmasına, sevginin ve dayanışmanın ortadan kaldırılmasına neden olan olayları toplum içindeki bazı kişilikler başlatır. Nedenlerin ortadan kaldırılabilmesi için bu kişiliklerin bilinmesi gerekir.

TOPLUMLARDA GENEL DENGEYİ BOZAN KİŞİLİKLER:
Toplumda varolan yasaların oluşturduğu düzene genelde bireyler, olağandışı koşullar bulunmadığı sürece uyarak dingin, huzurlu bir yaşam sürdürürler. Kendi içlerinde, gelenek göreneklerle yerleşmiş yardımlaşma ilişkileri ve toplumsal yasalarla bağlı oldukları belirlenmiş  güven, huzur ortamı içinde yaşamalarını sürdürme çabasında bulunurlar.

Toplumun genelini oluşturan bireylerinin dışında, azınlık bir sayı genel uyumlu düzeni; dingin, huzurlu yapıyı dönem dönem bozma eğiliminde bulunur. Her toplumda her zaman bu kişilikte bireyler vardır. Toplumsal düzeni kendi çıkarları, tutkuları yönünde bozan; toplumsal kurumların işleyişini engelleyerek, istek ve amaçları yönünde karıştıran hatta dağıtarak ortadan kaldıran (iğfal eden) kişiler bulunur. Bu kişiler, toplumun geneline karşı olarak kendi gruplarını, topluluklarını oluştururlar, bu gruplarını toplumun diğer bireyleri istek ve hevesleri yönünde kullanmak için kullanırlar. Bu tip kişilere ünlü yazar Octavıa PAZ çingonlar(bıçkınlar)der. “ Kafese konulmuş yırtıcı yaban kedisi gibi tehlikeli, kızgın ve oyunbozan olan [çıngoların] chingar eylemi, dünyamızı tropikler ormanına çeviren deyimleri anlatmada kullanılır. Ticarette kaplanlar, okul ve orduda kartallar, dostluk çevremizde aslanlar vardır….Kimsenin kimseye açılmadığı ve boyun eğmediği, şiddet ve kuşkunun tüm ilişkilere egemen olduğu cingon(bıçkın)lar  dünyasında, düşüncelerin ve başarının ne değeri olabilir ki? Değerli olan kişisel yönden güçlü olmak, gücünü ve erkekliğini ötekilere zorla kabul ettirmektir.” (s.82 Yalnızlık Dolambacı)

Toplumsal düzeni, hak ve adaleti, eşitliği bozan, ekonomik ayrıcalıkları oluşturan bütünüyle bu bıçkınlar dünyasının üyeleridir. Bu kişiliklerin etkilerini yoğunlaştırdığı dönemler içinde toplumlar, insanlık ideallerine en uygun bir düzene sahip oluyor bulunsalar da bu etkiler karşısında bozulup yozlaşmaya uğrarlar.

TOPLUMSAL ÇATIŞMALARIN ÖNLENMESİ VE İDEAL TOPLUMSAL DÜZENİN KURULMASI İLKESİ:
“…çekilen acıların geçip unutulacağına, insanlar arasındaki o gülünç, yakışıksız çelişmelerin, Öklit gücündeki insan akıllarının çirkin bir buluşu olarak silinivereceğine, daha sonra, dünya tragedyasının sonunda ölümsüz uyuma  kavuşulduğu anda  bütün kalpleri dolduracak, başkaldırmaları yatıştıracak, insanoğlunun işlediği bütün suçları, döktükleri kanı yalnız bağışlatmak değil, insanlara ait her şeyi büsbütün temize çıkaracak bir olayın ortaya çıkacağına inanıyorum.”(s.259), Dostoyevski, Karamazov Kardeşler.

Dostoyevski’nin bu ideal toplumsal düşüncesinin gerçekleşmesi için büyük toplum mühendisliği formüllerine, büyük toplumbilim, siyaset ve felsefe dizgelerine gerek yoktur. İdeal toplum düzenini, din devletinde, Hıristiyan sosyalizmi veya İslam sosyalizminde..vb aramak yanlış formüllerdir.


Toplumun düzenli ve adil işleyişini koruyabilmesi için, toplumsal düzeni, hak ve adaleti, eşitliği bozan, ekonomik ayrıcalıkları oluşturan bütünüyle bu bıçkınlar dünyasının üyelerini, toplumun dingin ve huzurlu dizgesi içinde yasa ve kurallara çok sıkı bağlı kalarak, enerjilerini ,verimliliklerini toplumun gelişmesi yönünde ortaya koymaları sağlanmalı; tutku dolu isteklerine ulaşmaları yolunun için bulundukları topluma zarar vererek değil tersine, toplumun yararına savaşarak ve daha çok üreterek, açık olduğunun bilinci oluşturulmalıdır.

Bu kişilikler toplumların gelişmesini sağlayan güçlerin başında gelir. Bir toplumun ekonomisini organizasyon ve yatırımlarla geliştiren girişimciler bu kişiliklerden çıkar. Ancak toplumun gerçek girişimcileri (müteşebbisleri) olarak ekonominin gelişmesini sağlayacak olan bu kişilerde, gerçek değer yaratarak zenginleşmenin ilkesinin “sürekli bölünür artar değer” üreterek toplumu zenginleştirirken zenginleşebilecekleri ekonomik bilincinin bulunması gerekir. “Toplumda zenginliğin ve eşitsizliğin kaynağı “bölünür artan değerin” varlığından kaynaklanır. Bu ayrımlılık bireylerin kendi onamaları ve istekleri ile ortaya çıkarken bu değere sahip olmayı da getirdiği zenginlik ile özendirmiş, kışkırtmış ve gelişmenin belki de tek veya en önemli nedeni yapmıştır. Bu, “bölünür artar değere” sahip olmayan toplumlar gelişmelerini sürdüremezler. “(Bknz. www.iinci.blogspot.com, Tümleşik Sabit Değer ve Bölünür Artar Değer) Bu ekonomik ilkenin dışında zenginleşmek için girişimde bulunacakları ekonomik faaliyetler, toplumsal karmaşayı, çatışmaları daha da arttırır.

İdeal toplum düzeninin temel ilkelerinden birisi, bu kişilikteki toplumsal tabaka-sınıfların eylemlerini yasalar içinde gerçekleştiriyor olmasıdır. Daha dingin, yasalara saygılı olan diğer bireylerin haklarının korunması titizlikle, genel yasalarla korunarak sağlanmalı, bu bıçkın(çinkon) kişiliklerin kendi yararları yönünde özel haklar sağlayan yasalar düzenlemeleri kesin olarak önlenmiş olmalıdır.
Bu kişiliklerin tutkularını ve eylemlerini zarar vermeyecek biçimde frenleyerek toplumsal hak ve adaletin korunması gerekir. Gruplaşmaları, topluluklaşmaları, güçlenmeleri; diğer toplum üyelerine ve yasalara saldırışları sert biçimde önlenmelidir.

TOPLUMLAR ARASINDAKİ ÇATIŞMALARIN NEDENLERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI:
Toplumların aralarındaki ilişkilerde ortaya çıkan çatışmaların nedenleri bireysel ilişkilerle aynı nitelikler taşır. Genel insan sevgisi, insan yaşamına olan değer ve saygı tüm toplumda varolmasına rağmen toplumlar birbirlerine karşı şiddete başvurur,  savaşırlar ve acımasızca birbirlerini yok ederler. Büyük insanlık idealine rağmen birbirini acımasızca yok etmekten çekinmezler. Ulusların  bu biçimde davranışlarının mantığı, birbirleri üstünde kesin üstünlük sağlama, güçlü olma; aralarındaki ilişkilerin her alanında kesin olarak, üstünlüklerini büyük bir kıskançlıkla koruma ve varlıklarını sürdürebilmek için yeni bölgeler, topraklar bulma, ele geçirme isteklerinde kendini gösterir. Her toplum kendi varlığının gereksinimlerini ve bireylerinin mutluluğunu öncelikli olarak sağlama amacında olduğundan, diğer insan yaşamları ve insancıllık duygu ve düşünceleri varlığını koruyamaz.

Sömürge topraklara sahip olma, emperyalizm bu mantığın zorunlu tarihsel sonuçlarıdır. Tarihsel olaylar arasında çok görülen, devletlerin aralarında ittifaklar oluşturmalarının nedenleri, diğer toplumlar  üzerinde baskı, güç ve egemenlik, kendi aralarında ise güven blokları kurmak isteklerindendir. Hiçbir devlet diğer devletin kendi üzerinde güç oluşturmasını, kendi karşısında güçlü olmasını çekememektedir Sömürgeci yapıdaki ulusun yurttaşları da ulusunun gücünü diğer ulusların güçlerinin üstünde kalmasını ve olmasını sağlamak için gerekli bedensel ve anlıksal çaba içine girer. Diğer toplumların insanlarının  değeri,  insansal değer olarak görülmekten uzaklaşır.

Tarihsel olaylar ve süreçler incelendiğinde, uluslar arasındaki savaşların ve siyaset anlayışının her zaman birbirleri üzerinde üstün olma anlayışından kaynaklandığı görülür. Toplumlar arasındaki  kıskançlık ve  çekememezlik, insanlar arasındaki kıskançlık ve çekemezlik ilişkilerinin en acımasızı, duyarlısı, korku ve tasa taşıyanıdır.

Kıskançlık, çekememezlik bir hastalıktır. Bir kimsenin, başka birisinin kendi niteliklerinden, zenginlik ve güç öğeleri yönünden üstün olmasını istememek, buna dayanamamak ve izin vermemektir. Bu üstünlüğünü korumak için birinci yol, ondan daha üstün niteliklere ve öğelere sahip olmak, ikinci yol ise, onun bu üstünlükleri ele geçirmesine engel olmaktır.

Kıskançlık özellikle komşu olan, belirli toplumsal ilişki durumunda bulunan kişiler arasında bulunur. Birbiriyle komşu olmaktan ileri gelen görüşme ve tanışmalar kişileri aralarında karşılaştırma olanağı verir.Aralarında bir düşmanlık bulunmayan komşular, taraflardan birisinin bilgisizliği ve içgüdüsel davranışlarının etkisi ile üstünlük istemesi kıskançlığı ortaya çıkarır. Sürekli Üstün olmak istek ve düşüncesi taşıyan kişilikler, kendine güveni olmayan, korku ve tasalarla yaşayan hastalıklı psikolojik yapıya sahiptirler. Çünkü, toplum içinde yaşayan insanlar arasında düşmanlık değil dayanışma vardır; insanları bir araya getiren  korku, tasa, kaygı  değil sevgi duygularıdır. Kişilerin birbirine karşı olan üstünlükleri kişinin yetenek ve çalışmasına bağlı olarak topluma kattıkları değere göre değişir, her yönden herkesten üstün olma olanağı yoktur.

Ulusların aralarındaki kıskançlık, çekememezlik bir üstünlük yarışıdır. Ancak bu kıskançlık ve çekememezlik çok daha duyarlı ve güvenliğin üstünlükten geçiyor olması düşüncesi nedeni ile çok daha şiddetlidir. Bu Üstünlük yarışı ve güven içinde olma, ulusların davranış biçimini oluşturur. Daha çok  silahlanma, birlikler oluşturma; tehdit etme, sürtüşme ve savaşlar; birbirini zayıflatma, karıştırma, kargaşa çıkarma…vb enüstün olma kıskançlık, çekememezlik çabasının sonucudur.
Bu enüstün olma çaba ve savaşını toplumlar, aralarında gerekli güvenli ortamı oluşturabilirlerse ortadan kaldırabilirler.

Bu ilkeler yönünde ulusların davranışlarının bilimsel bir yöntemle ele alınarak incelenip değerlendirilmesi ve gerçekçi siyasetlerin uygulanması doğru davranışları oluşturacaktır.



12/12/2010, İsmail İNCİ


Hiç yorum yok: