31 Aralık 2011 Cumartesi

EVRENDE ENERJİNİN GÜCÜNÜN ARTTIRILABİLİRLİĞİ VE DUYGULARIN DENETİMİ İLKELERİ

EVRENDE DEVİNİM VE ENERJİNİN HIZININ (ŞİDDETİNİN) ARTTIRILABİLİRLİĞİ İLKESİ VE HIZLANDIRILAN DUYGULARIN DENETİM İLKELERİ





Canlı ve cansız maddede varolan potansiyel devinim ve enerji çevresindeki diğer canlı ve cansız maddelerdeki devinim ve enerjilerle sınırsız olarak etkileşerek artar ve azalır.



DEVİNİM VE ENERJİNİN GÜCÜNÜN ARTTIRILABİLİRLİĞİ:

Canlı ve cansız bir varlıkta potansiyel olarak varolan enerjiyi değişik yöntem ve araçlarla dışarıdan etkileyerek sınırsız olarak arttırabilir ve yavaşlatabiliriz. Toprak, su, iklim koşulları daha uygun duruma getirilen tohumların büyümeleri hızlanır; değişik mineral ve bitki özlerinin bileşiminden oluşan kremler dokuların iyileşmesini hızlandırır; değişik çap ve akış kanalı modelli su türbinleri ile suyun basınç gücü arttırılır; araçların motorlarında ilk devinimi sağlayan dinamo, aküden gelen 12 Voltluk elektrik akımı, ateşleme bobininde onbin kat arttırılarak çalıştırılır..vb.



Elektronik araçların,  ışıma özelliğine sahip elementlerin yaymış oldukları elektromanyetik dalgalar ve ışınlar üzerine yapılan deneyler, gözlemler bize canlı organ ve dokularda hızlandırıcı yönde etki yaptıklarını gösterir. Sonuçta hızlandırıcı etkilerde bulunarak:



a)    Dokularda dengesiz büyümelere( kansere),

b)    Dokularda dengeli büyüme ve gelişmelere neden olurlar. Dengeli hızlandırıcı etkilerinde yaralı doku iyileşmelerinin hızlanmasına, doku yenilenme ve doku gençleşmelerine neden olurlar.



Evrende varolan belirli potansiyele sahip bir devinimin ve enerji türünün şiddetini (hızını), varolan değişik devinim ve enerji türleri ile etkileşerek arttırması ve azaltmasını genel bir ilke ve yasa olarak kabul etmek gerekir.



Akü ve pillerdeki elektron akışının miktarı (hızı) kullanılan kurşun, çinko..vb metallerin sayısı ve asitli ortam oranına bağlı olarak arttırılırken her türlü bobinlerde, elektrik kablolarının sarım sayısına bağlı olarak, bobinin kutupları arasında elektron akışının miktarı (hızı)  arttırılır. Nikola Tesla’nın elektron dalgalarının etkilerine bağlı buluşlarının çalışma ilkesi de bu elektron dalgalarının gücünün arttırılmasına ve azaltılmasına dayanır.



“NikolaTesla ilk büyütücü vericisini (bu adın verilmesinin nedeni onun gerçekten giriş voltajını büyük ölçüde büyüttüğü içindir) 1899 yılında Colorado Springs'te yapmıştı. Çoğu modern vericiler bugün düşük güçlü bir Osilator devresinin çıkış akımını büyütmek için transistörler kullanırlar. Onun büyütücü vericisi daha radyo lambaları (tüpleri) bulunmadan önce yapılmıştı, nerede kaldı transistör ve onun tam güçle çalışan ayarlı bobinlerinin osilatör devresi. İlk ve ikinci (primer ve sekonder) bobinler düşey olarak 17 metre çapında yuvarlak kutuplar üzerine sarılmış ve başka bir bobin de, çapı 2,5 metre, büyük bobinin içine yerleştirilmişti. Tam güce getirildiği zaman -yaklaşık 50.000 watt- bobinlerin çıkış akımı 12,5 milyon volt civarında oluyordu. Çok sakin ve sessiz çalışan modern transmitter (verici) lere karşın bu büyütücü transmitterin çalışması görülecek bir şeydi, içinde bulunduğu koca çadırın dört bir tarafına şerarelere sıçrıyor ve çevresindeki hava da ozon ile doluyordu.

Bir taraftan da metrelerce uzunlukta yapay yıldırımlar görülüyor, bazen de top şeklinde yıldırımlar oluşuyordu. Bina görevini yapan çadırın üstünde yüksekte bir direğin üzerinde bakırdan dev bir top vardı ve bunun üzerinde daha çok şimşekler çakıyordu. Laboratuvarın etrafını saran alan elektriklenmişti.” (
BİLİM ve TEKNİK, Nisan 1979 sayı 137)



İNSANDAKİ BİYOLOJİK VE DUYGUSAL POTANSİYEL ENERJİNİN ARTTIRILABİLİRLİĞİ:

Tüm enerji türlerinde olduğu gibi, insanda varolan potansiyel enerji ve bu enerjinin bir görünümü olan potansiyel duygulanım enerjisi de, insanın içyapısına bağlı etkenlerle ve dış ortamda varolan etkenlerle etkileşerek şiddetini arttırır veya yavaşlatır. Duyguların ortaya çıkmasına ve artmasına neden olan bu iç ve dış etkenler aynı zamanda birbirleri ile de etkileşir durumdadır. Düşünceler ve algılamalardan oluşan iç etkenler, dış ortamdaki varlıkların devinim ve enerjilerinden etkilenerek hızlanır ve yavaşlarlar. Dış ortamdaki bu varlıklar ve etkileri insanda istekleri, gereksinimleri ortaya çıkarır, hızlandırır veya yavaşlatırlar. İç etkiler olarak da (algılar ve düşünceler)  varlık ve etkilerini sürdürürler. Aşırı istek, tutku, bağımlılık, öfke, gurur, kin, korku, yılgınlık… vb olarak ortaya çıkarlar.

İsteklerin karşılanması ve varlığın korunması güdüsüne bağlı oluşan duygulanımlar, düşüncenin ussal incelemesinden, bilinçten geçirilmediğinde şiddetli olarak ortaya çıkarak insanları istenç dışı eylemlere yöneltirler; insan anlağını ve davranışlarını yönlendirirler. Tüm varlıklarda olduğu gibi, enerjinin artan şiddeti insanın dizgesel yapısında, organlarda parçalanmalara yol açar; insan ve toplumların varlığında yıkımlara, onarımı olanaksız zararlara neden olur.


Bu büyük sorun tüm çağlar boyunca insan ve toplumların anlığını meşgul etmiş, büyük filozof ve bilge kişilerce insanın duygu ve düşüncelerini denetleyebilmesi için büyük öğretiler ortaya konulmuştur.



Ancak çağımızda İnsanın duygusal- düşün yapısının ortaya çıkardığı duygusal enerjinin şiddeti dış etkenler tarafından salt isteklerin türselleşmesi somut etkilerine bağlı olarak artmamaktadır. İki önemli dış etken tüm zamanlardan daha fazla olarak duygulanımların şiddetini arttırmaktadır.

Birinci etken, dış ortamda yayılan elektromanyetik dalgalar (sınırlandırılamayacak kadar artan müzik sesi dalgaları ile birlikte), çok sarımlı bir bobinin oluşturduğu etkide görüldüğü gibi, duyguların katlanarak artmasına neden olmaktadır. Bu ortam modern yaşamın getirdiği radyo, televizyon yayın istasyonlarının antenlerinin yaydığı elektromanyetik dalgalar, cep telefon baz istasyon antenlerinin… vb yaydığı elektromanyetik dalgalardan ve kimyasal elementlerin yaydığı enerjilerden oluşur.



İkinci dış etken, insanları kendi istekleri yönünde denetleyerek egemen olmak için, uzaktan anlık denetimine ilişkin ortaya konan dış etkilerdir. Bu etkiler yine, elektromanyetik dalgalarla anlık üzerine yapılan ses, görüntü ve yayılan duygulanım enerjisini arttırıcı etkilerden oluşur



Gerek dış etkenlerin baskısı, gerekse iç etkenlerin etkileri ile bizi istenç dışı eylemlere yönelten duygulanımlarımızın denetimi zamanımızda daha büyük önem taşımaktadır. İnsan, varlığında bulunan potansiyel enerjiyi, kendi istenci ile arttırarak en alt düzeyde azaltabilecek istence sahiptir. Bu istenç bazı ilkelerle, disiplinli olarak duygularımızı denetim altına almamızla gerçekleşir. İnsan kendi varlığını yabancı bilinçlerin etkisi altından kurtararak, kendi istencine bağlı davranışlara sahip olabilir. Bu ilkeler duyguların, ataraksiya durumuna getirilmesine benzer ve duyguların bilinç düzeyinde kavranarak gözlem altında tutulmasına bağlı, etkilerinin sıfırlanması yönünde azaltılmasına dayanır,                                                                     



DUYGULARIN DENETİMİ İLKELERİ:

Kin, öç, öfke, acıma,  duyguları yok. Kendi varlığımızı savunma durumunda değilsek, öfkeye gerek yok. Ancak varlığın korunması durumu ile karşı karşıya kalınınca, gerekli potansiyel enerjiyi açığa çıkarmak için öfke duymamız gerekir. Böyle bir ortamın varlığı yoksa öfke, kin duyulması, bedenin bütün organlarını olumsuz etkiler, gereksiz güç harcamaya neden olur, genel sağlık sistemi gerçek durumlara aykırı olarak bozulmuş olur.



Kin, öç, öfke duygulanımlarını uzun süre sürdürmemelidir. Bu yönde anlığa etkide bulunmak için duygusal tepkide bulunulacak”  zaman süresi” bilincini uygulamak gerekir: Kin ve öç duyuyorsam düşmanım yaşıyor demektir, kin ve öç duymuyorsam düşmanım gerçekte yok edilmiş demektir. Buna göre kin, öç ve öfke duyguları gereksizdir; duyumların etki alanı dışında kalmak, ussal istenç ile potansiyel erk açığa çıkarılmayarak sağlanır. Acıma duygulanımı da aynı yöntemle denetlenir.



Korku, yılgınlık, bıkkınlık, isteksizlik yok. Korku duyumu, korkuyu oluşturan neden deneyimlerle elde edildiği kadarı ile benliğe zarar verecek nitelikte varlığı olmadığı anlaşılmış ve denetimimiz altına alınmışsa, niçin benliğimizi etki altına alabilsin? Yılgınlık, bıkkınlık, isteksizlik; gerçekten azimli, etkin benleri etkileyemez ve başarı bu duyguları aşabilmeye bağlıdır.



Üzüntü, tasa, kaygı ağlamaklılık duyguları yok. Bu duygular bene zarar veren etkilerin varlığında ortaya çıkar. Bu etkiler yoksa veya varlıkları belirsizse bu olumsuz duyguları taşımak saçmalıktır. Varlıkları varsa da, varlığımıza zarar veren etkilerinden ussal çözümler bularak kurtulabiliriz. O halde bu duygulara gerek yoktur.



Tutku, aşırı istek, aşırı yönelmek duygusuna kapılmamalıdır. Salt istekleri yeri ve zamanı gelince aşama aşama gerçekleştirmek duygusal-düşüncesine sahip olmalıdır. Tutku bedene ve çevreye en çok zarar veren duygulardandır. Ussal düşünme gücünü engeller.



Aşağılık duygusu ve yücelme duygusu, gurur yok. Aşağılık duygusu gereksiz bir duygudur ki bütün insanlar temel yaşama çizgilerinde eşittirler. Diğer insanlardan kendi benliğini küçük görmek anlamsızdır ki gerekli erkin ortaya çıkarılmasını ve gerekli edimleri yerine getirme işlevlerini engeller, başarıyı düşürür. Gurur ise gerekli atılım ve işleri yerine getirme edimlerini engeller. Us dışı davranışlara neden olur. Her türlü aşağı ve bayağı yaşantılarla karşı karşıya kalabilecek olan insan için gurur ve yücelme duygusu duymak komiktir. Ussal gerekli edimler belirlenerek yerine getirilmelidir. Bu duygular gerekli edimlerin açığa çıkmasını engelleyememelidirler.     



Bu olumsuz duyguların etkilerinin istenç dışı olarak bedenimizde oluşmasını istemiyorsak, düzenli, disiplinli denetim mekanizması kurmamız gerekir. Günün belirli evresinde benlik üçüncü kişi olarak algılama ile değerlendirilerek hangi ilkelere uyulmamış olduğu denetlenir. Uyulmayan ilkeler ve nedenleri incelenerek yenilenmemesi için gerekli çözümler ortaya konur, yanılgılar belirlenir, yenilenmemesi istenç altına alınır.







İsmail İNCİ, 30//12/2011




















15 Aralık 2011 Perşembe

ANLIĞIN UZAKTAN YÖNETİMİ VE BİR AŞURE GÜNÜ VAHŞETİ

UZAKTAN ZİHİN DENETİMİ, EL KAİDE ÖRGÜTÜ VE AFGANİSTAN’DA BİR AŞURE GÜNÜ DÜZENLENEN TERÖR EYLEMİ










“Afganistan’da Aşure Günü etkinliklerine katılan Şiileri hedef alan iki bombalı saldırıda, aralarında kadın ve çocuklarında bulunduğu en az 58 kişi öldü…



Taliban, Afganistan’da hüküm sürdüğü 2001 yılına kadar Aşure Günü etkinlikleri düzenlenmesini yasaklamıştı…


Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai, Kabil ve Mezar-ı Şerif'te düzenlenen saldırıları kınayarak, ülkesinin ilk kez önemli bir dini günde bu kadar korkunç terör eylemlerine sahne olduğunu söyledi.”



06 Aralık 2011 Salı. http://www.gazete5.com/haber/kabilde-asure-gunu-katliami-34-olu-son-dakika-haberleri-169220.htm


Yukarıdaki fotoğrafta görünen, günlük yaşam mücadelesinde olan, küçük olaylarda mutluluklar arayan zayıf, savunmasız kadın ve çocuklara yapılan vahşet, insanlığın erişmiş olduğu uygarlığa, bilime, akıl ve mantığa hiç uymamaktadır. Böyle bir uygarlık, bilim, akıl insanlığın en ilkel dönemindeki uygarlık, akıl, bilim ve mantığından daha ilkeldir. Hiçbir öğreti, siyasal düşünce, inanç, düşünce bu vahşetin bahanesi, nedeni olamaz. Bu düşünceler, öğretiler, inançlar, siyasal anlayışlar ancak uzaktan programlanan, zihinleri uzaktan denetlenen makinelerde olabilir.


El Kaide’nin Afganistan’daki iktidar gücü olan Taliban’ın, bu vahşeti halkına karşı gerçekleştirmesi insanlığın ilkelliğinin en aşağı örneklerinden biridir. Ancak, onların anlık yapısını uzaktan denetimleyen güçler, bütün ulaşmış oldukları bilime, ussal güce, uygarlığa karşı Taliban’dan, El Kaide’den daha ilkel yaratıklardır.


EL KAİDE VE ZİHNİN UZAKTAN DENETİMİ:

Ünlü elektrofizikçi biliminsanı Nikola Tesla 1898 yılında, radyo dalgalarının varlığını ve radyo alanındaki çalışmalarını göstermek için ilk kez uzaktan denetimle yönlendirme deneyini gerçekleştirir. Dünyanın ilk radyo dalgaları ile uzaktan kumanda edilen kontrollü cihazı olan bir botu, New York’un merkezinde kurduğu yapay bir havuzda yüzdürmeyi başarır. Tesla radyo dalgaları ile uzaktan yönlendirme, komuta etme teknolojisini birçok araçta dener ve kablosuz uzaktan kumanda tekniğinin patentini alır. Nikola Tesla’nın asıl hedefi uzaktan kumanda edilen mekanik insanlar oluşturmaktır.
 İnternette rakmanenuff adlı bir blogçu, “ Zihin Kontrolü ve Silahların Geleceği,” adlı bloğunda Nikola Tesla’nın buluşlarının günümüzde insan beynini etkileyerek insanları birer makine gibi uzaktan yönlendirebilme uygulamalarının gizli sonuçlarını bilimsel dayanaklarıyla açıklamaya çalışmıştır. Bu açıklamaların ve bilimsel sonuçlarının tümü Nikola Tesla’nın elektron dalgalarının görünmeyen, kablosuz iletimi ve bu elektron dalgalarının dalga boyları farklılığı, titreşimlerinin sayı ve biçim yönünden farklılıklarını ve bu farklılıkların doğada canlılar ve cisimler üzerine etkilerinin sonuçlarını ortaya koyan deneylerini kapsar.


“gözlerinizle gördüklerinizi bilgisayar ekranına yansıtmanız mümkündür. Bu işlem, talamusdaki, gözle görülenlerin yönetildiği ve yorumlandığı LGNleri (Lateral Geniculate Nucleus) bölgesini hafifçe uyarılmasıyla gerçekleştirilir. Bunun yanında retina nakli ve kör birine tekrar görme yeteneği verebilen nakiller yapılmaktadır.” Bu insan beyninde oluşan bir tasarım, düşünce, imge görünümünün, diğer insan ve canlıların beynine de özdeş olarak elektron dalgaları ile aktarılarak oluşturulabildiğini bize anlatır.


“Yapay (takma) organlara sahip insanlar, beyinlerine yerleştirilen BrainGate[3] çipleri sayesinde robot kolları ve bacakları hareket ettirebilmektedir. Sibernetik[4] nöroteknolojik, iki beyin yarıküresi arasında bağlantı ve bilgi akışı, tele kayıt (uzaktan kayıt), telestimülasyon (uzaktan uyarım), elektronik beyin haritası, telemetri (uzaktan ölçüm), nörogörüntüleme, kablosuz beyin uyarımları bu uygulama sonrası gerçekleştirilebilmektedir. Bir tuz tanesi büyüklüğündeki mikroçip, insan beynine yerleştirilebilir ve bu, o kişiyi uzaktan yönetmek için yeterlidir.”


“Elektromanyetik enerji ile bir kişiyi uzaktan telkin altına alabilir, sakatlayabilir ya da öldürebilirsiniz.”
 "Elektromanyetik enerji ile bir kişiyi uzaktan telkin altına alabilir, sakatlayabilir ya da öldürebilirsiniz.
 “. Elektronik zihin kontrolü ile bir kişiyi mutlu, üzgün, yorgun, uyanık, intihara meyilli, yürüyen bir ölü, ölümcül hasta, etkisiz, nefret dolu yapabilirsiniz. Bu listeye her türlü zihinsel ve duygusal durumu ekleyerek uzatabilirsiniz.

Belirli bir hareketin frekans dalgasını yönlendirerek bir kişiyi dışarıdan yönetebilirsiniz. Bu şekilde düşünce, fikir, hipnotik tetiklemeler ve beyin programlamalarını insan aklına sokmanız mümkündür. Timothy McVeigh[11 in uzaktan idare edildiği ve suikaste programlandığı iddia edilir. Buttons ve Svoboda isimli pilotların kullandığı uçağın 1997de bir dağa çakılması ya da Kaptan Hessin birden oturup kendini 26 defa bıçaklaması da diğer gizemli vakalar arasındadır”.


Frekans silahları 6.6 hz ile depresyona yol açabilir. 7.83 Hz (Schumann Rezonansı[12] , yeryüzünün doğal titreşimi) kendini iyi hissettirir. 10.80 Hz panik hali oluşturur. 16-25 Hzlik ölümcül ELF ise hayata kasteder. (ELF: Fazladan Düşük Frekans, ULF: Aşırı Düşük Frekans). Titreşimi hafifletilmiş mikrodalgalar doğal beyin frekanslarını taklit eder. Mesela frekans dalga boylarına maruz bırakarak uyuşturucu kullanmayan bir kişiye ketamin[13] kullanmış etkisi verilebilir.

 
İbadet eden kişilerin beyinlerinin ilahi bölümünün salgıladığı kendini iyi hissetme kimyasalları salgılatılarak bir keyif hali yaşadıkları kanıtlanmıştır. Bir insanı bu frekans dalga boyuna maruz bırakırsanız o kişide yapay bir dindarlık ve derin bir mutluluk hissi uyandırabilirsiniz.”


Tüm bu açıklamaların bilimsel dayanakları vardır. Bu açık, somut bilimsel bilgilere erişmek ve açıklığa çıkarmak belirli düzeyde bilimsel bilgi ve deneyime, kültüre sahip olmayı gerektirir.


Rakmanenuff adlı kişi, Google’da arandığında karşılığında http://rakmebnenuff.blogspot.com, Tamsir’in internet sitesi karşımıza çıkar. Bu kişinin gerçek kimliği ise Agus Santoso Tamsir’dir. A.S.Tamsir’in blogları incelendiğinde, zihin denetimini ve sonuçlarını çok iyi araştırmış olan, sonuçlarını çok iyi bilen biri olduğu görülür. Batı dünyası içinde kurulmuş olan gizli örgütleri (İlluminati, Satanizm..vb) Yahudilerin Mason örgütlenmelerini çok yakın araştırarak, uzaktan zihin denetimi ile insanları istedikleri biçimde köleleştirdikleri, yeni bir Firavunlar Çağı oluşturdukları düşüncesindedir. Batı dünyasının bilimsel-teknolojik alanda ve toplumsal örgütlenme biçeminde ulaştığı son durumu konusunda bu düşüncelere sahip olan A.S. Tamsir, kendisi aşırı İslamcıdır; şeriatı bir yönetim modeli olarak benimseyenlerdendir. Batının uzaktan zihin denetimine karşı mücadele ancak islam dini ile insanları kumanda ederek, uzaktan zihinlerini bu ideoloji ile denetleyerek gerçekleştirilebilir. Agus Santoso Tamsir’in görüşlerini, dünyaya bakış açısını bazı bloglarından anlamaklayız: Şeyh Ahmed Yasin (Filistin Hamas) Anısına, Hizbullah Niçin Kazanmalıdır, Filistin Lübnan Hizbullah, HAARP Projesi, HAARP Teknolojisi, Masonlar, Satanizm-5 Yüksek Benlik Reptilianlar 1 , İlluminati ve Yeni Dünya Düzen, Firavun:Din Ve Devlet-Şeyh Hamza Yusuf; Yusuf İslam-Sevgili…


Rakmanenuff,un Hizbullah ve benzer aşırı İslamcı örgütler olan Taliban’ın, El Kaide’nin ilkelerini benimsediğine kuşku yoktur. Taliban topluluğunun, Afganistan’ın 1979 yılında Sovyet ordusu tarafından işgali sonrasında, işgale karşı direnişi, ABD, İran, Suudi Arabistan tarafından her türlü ideolojik savaş ile her türlü askeri yardımlarla ve parasal kaynaklarla desteklenmiştir. İdeolojik bir ayrışma oluşturularak Sovyet Rusya’ya karşı savaşta Tüm İslam dünyası tarafından güç birliği sağlanarak, her türlü askeri ve maddi yönden taraf kazanılmıştır. Bu büyük gücün direnişi karşısında Sovyetler Birliği l988-9 yılları içerisinde Afganistan’ın işgaline son verir. İşgalin sona ermesinden sonra başlayan iktidar kavgasını Taliban kazanır. Taliban yönetiminin katı şeriata dayalı yönetim anlayışı kadınlara burka giyme zorunluluğu getirir, iş yaşamını yasaklar, kız okulları kapatılır. Erkeklere sakal bırakma zorunluluğu getirilir, uzun saç yasaklanır. Böyle katı din anlayışına dayalı bir yönetim, 11 Eylül 2001 yılına kadar, Batılıların çıkarlarına, yönlendirmelerine uygun olduğundan desteklenir. Ancak Taliban’ın ideolojisi, salt Batılılar tarafından yönetilmeye, denetlenmeye, kullanılmaya elverişli bir düşünce sistemi değildir. Bu çağdaş döşünce anlayışından uzak düşünce yapısı Ruslar tarafından da etkin olarak düşmanlarına karşı kullanılmaya elverişlidir. Anlığın uzaktan yönetilmesi teknolojisine, salt ABD sahip değildir; Rus bilim insanları, yönetim kadroları, ABD’nin bilim ve teknolojisinden ileri düzeyde sahiptir. Taliban ile aynı düşünce yapısına sahip, Afganistan’da iktidarı paylaşan, birbirlerine destekleyen El Kaide örgütünün 11 Eylül 2001 saldırıları, bu anlık denetiminin, yönlendirmesinin sonucudur. Anlığın uzaktan Yönetim teknolojisinin Taliban ve El Kaide kadrolarının anlıklarını, islam ideolojisinin etkisi altında en yetkin kullanarak eylemlerini denetim altında istenilen hedeflerde yönlendirmesidir.

“El Kaide, 1988 yılında, Sovyet birlikleri ile savaşmak amacıyla, soğuk savaş döneminde SSCB'nin Afganistan'ı işgal edebileceği öngörüsü üzerine kurulmuştur. SSCB’nin Afganistan'ı işgali sırasında Afgan topraklarını korumuştur. Fakat Soğuk Savaş sonrasında yüksek gücüyle denetimsiz kalan El-Kaide Terörist faaliyetlere girişerek kendisine ana felsefe olarak İsrail'in yok olması ve Müslüman ülkelerde halifelik inancı altında büyük bir devlet kurma inancını benimsemiştir. El-Kaide Dünya üzerinde birçok terörist eylemden dolaylı veya direkt sorumlu tutulan köktendinci bir silahlı örgüttür. Liderliğini Usame Bin Ladin'in yürüttüğü düşünülen bu örgüt dünyanın birçok ülkelerine yayılmış çok sayıda hücrelerden oluşmaktadır.” http://tr.wikipedia.org/wiki/El_Kaide


El Kaide terör örgütü bugün de, dünyanın her ülkesinde, insanların beyni denetim altına alınarak taraftar bulmaktadır. Bu üyeleri her tür meslekten pilot, bankacı, esnaf, memur..vb olabilmekte ve bu üyeler her türlü şiddet eylemine yöneltilmektedir. TBMM’ne saldırı düzenlemek üzere yakalanan taraftarları da olabilmektedir, banka soyma hazırlığında, kalabalık meydanlarda halka ateş açarak saldıranları da.


UZAKTAN ANLIK DENETİMİNİN ETKİLERİNDEN BAĞIMSIZ OLABİLMEK:

Zihin denetiminin etkilerinden bağımsız, özgür; insanların kendi istençleri ile devinim ve davranış sahibi olabilmesi için, her şeyden önce tüm bireysel ve toplumsal duygulanımların etkilerinden sıyrılmış, ideolojilere göre eylemde bulunmaktan kurtulmuş olmak gerekir. Özellikle dinsel ideolojiler, zihin denetimi teknolojisine sahip olan güçlerin kullanabileceği en elverişli düşünsel-duygusal yapılardır. Duygu içeriği yoğun düşünsel dizgeler, eyleme yönelmeye daha hazır, istek dolu yapılardır. Bu istenç ve bilinç elde edilemediği sürece, zihnin elektronik dalgaların etkisinden kurtulması olanaklı değildir. Tersi durumda, fizyolojik ve biyolojik, kimyasal ve toplumsal ne kadar elektronik dalgaların etkisi altında kalınsa da, zihnin denetiminin, yönetiminin ele geçirilmesi olanaksızdır. Biyolojik ve fizyolojik olarak varlık üzerine etkide bulunabilirler ancak sağlam uslamlama yapısına sahip, karşıtlık mantığının kaosundan arındırılmış mantık ilkelerine ve bilimsel ilkelere sahip, nesnel olarak düşünen bir anlığı ele geçirerek yönlendiremezler. Böyle bir anlık, eylemlerini sıkı disipline ederek, belirli gün ve saatlerde denetleyerek doğru ve yanlışlarını ortaya koyar. Yanlışlar davranışlarını ortaya çıkarır ve hemen geçer, doğru davranışlarını, karşısında olduğu kişilerin beklentileri doğrusunda olsa da, kendi ve toplumunun yararı yönünde olduğunu belirlediğinden sürdürür. (Bknz, Gizli Örgütler, Tarikatlar ve UFO Olgusu; Bireysel ve Toplumsal Duygulanımların Nedenleri ve Sonuçları (2), www.iinci.blogspot.com.)


06/12/2011 tarihinde, bir aşure günü anmasında, masum, korunmasız çocukları, kadınları hedef alan bombalama vahşetinde bu dinsel- ideolojik nitelikli, uzaktan anlığın yönetilmesini görmekteyiz. Bu vahşeti yapan anlayış, düşünce ve siyasal bakış açıları tüm insanlığın düşmanıdır. Böyle bir bilim, uygarlık, düşünce insanlığa ait değildir ve böyle bilime bilim, bilim insanına bilim insanı uygarlığa uygarlık, denemez. Tüm bilim insanlarının, aydınların, uygar toplumların bu vahşetlere yol açan güçleri karşı durması, kararlılıkla mücadele etmesi, yılmaması gerekir.  "Dizgeselcinin” de yapmaya çalıştığı budur.









İsmail İNCİ, 15//12/2011
www.iinci.blogspot.com
bgi.inci@mynet.com
bgi.inci@hotmail.com



8 Aralık 2011 Perşembe

AVRUPA BİRLİĞİNİN EKONOMİK, SİYASAL VE TOPLUMSAL DURUMUNUN ÇÖZÜMLEMESİ (2)

AVRUPA BİRLİĞİNİN ORTAK PARA BİRİMİNE GEÇİŞ AŞAMASI SONUCUNDA EKONOMİK VE SİYASAL DURUMU, DÜNYA SİYASET VE EKONOMİSİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ [2]






Avrupa Birliğinin üye ülkeler arasında, Euro’ya geçiş aşaması ile tam uyumu sağlayarak bütünleşmiş birleşmiş bir Birlik oluşturma hedefini, uyumun tam sağlanması amacıyla üye ülkelerin para ve maliye politikalarının Avrupa Merkez Bankasının ekonomik kararlarına bağlanması, ancak bu kararlara rağmen üyelerin ulusal ekonomilerini bağımsız olarak sürdürmesi, olumsuz olarak etkileşmiştir.

Avrupa Merkez Bankasının daraltıcı para politikaları üye ekonomilerin performanslarının, yeteneklerinin geliştirilmesinin önünü açamamış, üretimin artmasını sağlayamamış; üye ülkeler arasında bulunan ekonomik farklılıkların ortadan kaldırılarak uyumun sağlanmasında destek olamamıştır.

Avrupa Birliğinin ekonomik sorunlarının büyümesinin, üye ülkeler arasında uyum ve bütünlüğünün bozulmasının nedenleri salt para politikaları ve üye ülkeler arasındaki ekonomik farklılıklar değildir. Sorunların temelinde iki önemli neden daha vardır. Bu nedenler: a) Avrupa Birliği ülkelerinin yapısında bulunan politik-etik, kültürel, toplumsal sorunlar, b) Genel olarak birlik ülkelerinin, dünyanın gelişen ülke ekonomileri karşısında rekabet gücünün azalmış olmasıdır.


AVRUPA BİRLİĞİ ÜYE ÜLKELERİNİN TOPLUMSAL, KÜLTÜREL, POLİTİK-ETİK YAPISININ OLUMSUZLUĞU:

Avrupa birliğinin özellikle Almanya, İngiltere, Fransa dışında kalan üye ülkelerinin ekonomileri yeni ürünlere, teknolojilere açık, esnek üretim yapan, uluslararası rekabet edebilir yapısal özelliklere sahip değildir. Ekonomik ve toplumsal ortam yeni özel girişimcileri, üretim organizasyonlarını ortaya çıkaramamaktadır. Yeni işletmelerin kurulması için gerekli parasal destek mekanizmaları yetersizdir.

“ Kurumsal yapının önemli olduğunu düşünen bir diğer kişi ise Edmund Phelps’tir. Phelps’e göre AB’nin yaşadığı ekonomik sorunların gerisinde temel olarak Avrupa' daki korporist yapı bulunaktadır… Korporist yapı verimsiz çalışan üreticileri korurken, piyasaya yeni girişleri engellemekte ve ekonomiye dinamizm kazandıran yaratıcı yıkım sekteye uğratmaktadır…” (s.53, Avrupa Birliğinin Sosyo-Ekonomik Geleceği: Lizbon Stratejisi ve Küreselleşme, Latif Yılmaz, AB Uzman Yardımcısı.)

Birçok üye ülke, işletmelerinin esnek üretim yapılanmasına giderek yeni istihdam oluşturma ve rekabet avantajı sağlamanın; özel girişimciliğin desteklenerek yeni üretim organizasyonlarının kurulmasının önemini kavramış durumda değildir. Hatta toplumların ekonomik bakış açılarında toplumsal ve ekonomik adaletin sağlanabilmesini kamusal girişimciliği bağlayan, özel girişimciliğe ikinci derecede önem veren siyasal anlayışlar, çeşitli ideolojik bakış açıları vardır. Bu anlayış piyasalarda tam rekabet ortamının sağlanmasını; yeni girişimcilerin, yeni üretim organizasyonlarıyla, eski girişimcilerin ise yeni yatırımlarla ortaya çıkmasını desteklemez. Yeni iş alanları oluşturulamaması sonucu yaygınlaşan işsizlik, bağlı olarak sosyal güvenlik primlerinin yetersizliği sosyal güvenlikte dengelerin sağlanması için yeterli olamamaktadır. Bu durum, yaşlanarak emekli sayısının gün geçtikçe arttığı toplumsal ortamda Sosyal güvenlik sisteminde büyük açıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sosyal güvenlik sistemindeki açıklar ise kamu maliyesi açıklarının da en büyük nedenlerinden biridir.

Avrupa birliğinin sosyal güvenlik sisteminin insan kaynağını etkinsizleştirdiği yakınmaları bir gerçektir. Bu gerçeğin ortaya çıkışında sosyal güvenlik sistemiyle birlikte, bireylerin yaşama bakış açısının büyük etkisinin olduğunu kabul etmek gerekir. Bireylerde yaşam standartlarını daha yükseklerde sürdürme anlayış ve azmi geliştirilmelidir. Bu anlayışın oluşması için gerekli iş bulma ve çalışma yaşamının kolaylaştırılması, elverişli koşulların sağlanması önem taşır.

Avrupa Birliğini oluşturan üye ülkelerin kültürel anlayışlarında ve dünyaya bakış açılarında aşırı bireysellik, eşdeyişle bencillik düzeyinde Benlik duygusu vardır. Bu duygu ve düşünsel yapı bireylerin toplumsallaşmasının üstüne çıkmış, bireyin asıl varlığının gerçekleştiği toplumsal değerler, aile ve çalışma yaşamı değerleri, bozulma aşamasına gelmiştir. Toplumsal özveri duygusu, alt bilinci zayıflamıştır. ABD’de siyasi liderler aile birliğinin devamlılığı ve aile bağlarının güçlü olması yönünde topluma iyi örnekler olmak zorunda kalırken AB’de aile kavramı, birliğin en güçlü ülkelerinde bile, siyasi liderler tarafından, kişisel benlikler yönünde ezilmesi gereken öğeler olarak toplumda apaçık ortaya konulmaktadır.

Avrupa birliğinin siyasi liderleri ve kadrolarının bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarların üstünde tutan, kötü modeller oluşturan tutumları toplumda ahlaksızlıkları, yolsuzlukları, istismarları, hırsızlıkları artırmaktadır. Kamusal açıkların önemli nedenlerinden birisi siyasiler tarafından oluşturulan yolsuzluk ekonomisinin toplumda varlığını sürdürüyor olmasıdır. Yolsuzluk ekonomisi ve bencillik duygusu üretmeden yaşama anlayışının toplumlarda yerleşmesine neden olmaktadır.

 
Mortgage krizi, üretmeden tüketerek (sömürerek) yaşamın sürdürülmesi anlayışının toplumsal yapılarda yerleşmeye başlamış olan bir görünümüdür. ABD’ de ortaya çıkan Mortgage krizi, İrlanda’da emlak krizi ile çıkan ekonomik krizi ile aynı özellikleri taşır. Mortgage krizinin temel niteliği bir birim üreticiye karşılık on birim tüketicinin bu üretimden pay almak üzere piyasanın yapılanmış olmasıdır. Kaçınılmaz olarak üreticilerin yetersiz, tüketicilerin,( üstelik aşırı tüketiciler olarak) çok olduğu bir toplumsal yapıda, üretim yetersizliği sonucu ekonomik krizlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.
“Ekonomik aktivitedeki daralma neticesinde bütçenin gelir kalemleri azalırken, krizle mücadele amacıyla alınan tedbirler ve kamu yatırımlarının artırılması bütçenin giderlerini yükseltmiş ve bunun neticesinde bütçe açıklarının GSYH’ye oranı hemen hemen tüm AB ülkelerinde artmıştır. Artan bütçe açıkları ve faiz oranlarındaki bu artış borçlanma ihtiyacının ve borç miktarını yükselmesine neden olmuş… AB üyesi ülkelerin kamu maliyesinde oluşan sorunların giderilmesi ve kamu maliyesinde sağlam ve sürdürülebilir bir pozisyonun tesisi öncelikli bir hal almıştır.”(s.3, Küresel Krizin AB ve Aday Ülke Ekonomilerine Etkileri ve Gelecek Döneme İlişkin Beklentiler, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Ekonomik ve Mali Politikalar Başkanlığı, Haziran 2010)


Avrupa Birliğini oluşturan üye ülkeler Mortgage krizinin etkilerinden kurtulmak için, ekonomik-kültürel yapılarının farklılığına göre değişik ölçülerde tasarruf önlemleri almış ve birtakım maliye politikalarını uygulamaya koymuştur. Alınan önlemler sonucu ülkelerin kamu maliyelerinde ortaya çıkan açıklar, sahip oldukları ekonomik kültürel yapılarına, sorunlara ekonomik bakış açılarına bağlı olarak her ülkede değişik düzeyde ortaya çıkmıştır.

Kamu açıkları, zayıf ekonomilerin sorunlarını arttırarak tüm açıklıkları ile ortaya koymuştur. Ekonomileri gelişmemiş olan üye ülkelerde krizle ortaya çıkan kamu maliyelerindeki açıklar, ekonomik yapılarındaki sorunların derinleşmesi, Yunanistan gibi ülke ekonomilerinin çökmesiyle sonuçlanmıştır. Ekonomik - kültürel yapıları zengin, ekonomileri gelişmiş olan Almanya gibi ülkeler ise krizden en az etkilenen ülkeler olmuştur.

Almanya, Belçika, Fransa gibi ekonomik yapıları sağlam, gelişmiş; ekonomik sorunların çözümüne yeni üretim teknikleri ile aldıkları önlemlerle yaklaşan ülkeler, yurt içi tüketim ve üretim dengesini koruyarak krizden en az etkilenen ülkeler olmuşlardır. İç talep yetersizliklerini hurda araç indirimleri, eski beyaz ve elektronik eşya indirimleri uygulayarak; kamu yatırımlarını arttırarak, şirketlere özel teşvikler vererek, esnek çalışma saatleri uygulayarak, tüketici kredi faizlerini düşürerek önleme yoluna gitmişler, sonuçta üretimin sürdürülmesinde, ekonomik dengelerin sağlanmasında başarılı olmuşlardır. Kamu maliyesinin bazı işletmelerin kurtarılması için yaptığı harcamalarından ve işletmelerin düşen gelir vergilerinden dolayı ortaya çıkan açıkları, uygulanan genişletici para ve maliye politikaları ile üretimin sürekliliğinin sağlanması, çalışanların üretime katılımının başarılması sonucu, elde edilen gelirlerle dengelenmesine çalışılmıştır. Dış alım ve dışsatım dengelerini de esnek üretim yöntemini uygulayarak yüksek-gelişmiş-farklı ürünlerin üretimi, teknoloji transferi ve transfer hakları ile koruyabilmektedirler. Bu ülkelerin sağlam finans ve şirket yapıları kamu maliyesine yük oluşturmamıştır. Gelir vergilerindeki düşüş alınan ekonomik dengeleri koruma yönündeki önlemlerle diğer ülkelerden çok azdır.
Ekonomik yapısı zayıf, ekonomisi gelişmemiş ve yeni ekonomik üretim teknikleri ile sorunlara bakış açısına sahip olmayan üye ülkeler, iç talep canlanmasını kamusal açıklarla sağlama yoluna gitmişlerdir. Ancak bu tüketim üretimi canlandıran, destekleyen, yatırıma yol açan bir talep (tüketim) olmamıştır. Üretmeden alınan krediler, yararlanılan fonlarla varlığını sürdüren bir iç talep, ekonomileri geri ödemesi yapılamayan kamu açıkları ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu ülkeler dış talep yaratacak ekonomik yeteneğe de sahip olamamışlardır. Bu durum kamu açıklarının karşılanamaz duruma gelmesine yol açmıştır..

“ Dunford’a göre ise AB’deki sorunların kaynağı, Avrupa Merkez Bankasının (AMK) para politikası uygulamasıdır, Maastricht Kriterleri’nden dolayı uygulanan katı maliye politikası…”dır. (s.55, , Avrupa Birliğinin Sosyo-Ekonomik Geleceği: Lizbon Stratejisi ve Küreselleşme, Latif Yılmaz, AB Uzman Yardımcısı.)

Krize karşı Birlik içinde ortak kararlarla, tam uyum sağlanarak gerekli ekonomik önlemler alınmadığından, Avrupa Merkez Bankasının ortak uygun para ve maliye politikaları yürütmesi uygulamaya konulamadığından üye ülkelerin, özellikle de ekonomik yapıları zayıf ülkelerin kamu açıklarının karşılanamaz duruma gelmesine engel olunamamıştır.

Bu krizde en akıllı para politikasını yürüten ülkelerden birisi Türkiye olmuş, sonuçta krizden en az etkilenen ülkeler arasında yer almıştır. Uygulanan genişletici para ve maliye politikaları ile üretim, tüketim dengeleri en iyi biçimde korunarak, istihdamın ve üretimin sürdürülmesinde başarılı olunmuştur.

Kriz sonunda ortaya çıkan ekonomilerdeki iflaslar, Avrupa Birliği kurumlarının yetersizliğini, Avrupa Merkez Bankasının politikalarını tartışmaya açmıştır.



DÜNYA ÜLKELERİNİN EKONOMİK GELİŞME AŞAMALARINDAKİ PERFORMANSLARININ BİRLİK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ:

Avrupa Birliğini oluşturan üye ülkeler, diğer ülkelerle de büyük ticari ilişkilerde bulunmak zorundadırlar. Özellikle üye ülkelerin çoğu enerji kaynakları açısından dışa bağımlı durumdadır. Birlik dışında ülkelerle rekabet edebilir ekonomilere sahip olmak, dış ticarette dengelerin korunabilmesi için zorunludur.

Avrupa Birliğinde ticaretin önemli bir kısmının üye ülkeler arasında yapılıyor olması, ekonomik sorunları azaltmamış tersine arttırmıştır. Almanya gibi üye ülkeler dış ticaret fazlasını daha çok (%80’nini), Euro bölgesindeki diğer ülkelerle ticaretinden elde ederken, Yunanistan gibi üye ülkelerde, bu ticaret dış ticaret açıklarına neden olmuştur

Dünyada sanayi ve ticarette dünya piyasalarında ağırlık kazanan ülkelerin sayısı hızla artmaktadır. Bu ülkelerin başlıcaları Çin, Hindistan, Türkiye, Rusya’dır. Avrupa Birliğinin sanayileşmede gelişme aşamasında bulunan ancak, sanayi ürünlerinin dışsatımında ve uluslararası rekabetin çok keskin olduğu tarım ürünlerinin dış pazarlarda satışında kur değerleri arasındaki farklılıklardan dolayı rekabet avantajı az olan, bazı üye ülkelerinin, bağımsız mali politikalar yürütememeleri nedeniyle cari açıkları gün geçtikçe artmıştır. Çin gibi gelişmekte olan ülkeler, Avrupa ülkelerinde ekonomiler yavaşlarken, hızlı büyüme performansları göstermektedir. Bu ülkeler para birimlerinin değerini düşük tutarak, rekabette üstünlükler sağlayabilmektedirler. İthalatları sınırlayıcı, yerli üretimi tüketicileri yönünde destekleyen ekonomik politikalarla, ekonomik gelişmelerini kolaylıkla gerçekleştirebiliyorlar.


“Bu dönemin önemli özelliklerinden bir tanesi de yükselen piyasalar olarak adlandırılan Doğu Asya ekonomilerinin hızla dünya ekonomisine entegre olarak önemli kalkınma hamleleri gerçekleştirmiş olmalarıdır. Bu dönemde, Çin ve Hindistan’la beraber dünya ekonomisinde ağırlıklarını hissettirmeye başlayan diğer gelişmekte olan ülkeler bu değişimin ortaya çıkmasına katkıda, küresel ekonomik işbölümünü büyük oranda değiştirmişlerdir.” (s.25, Avrupa Birliğinin Sosyo-Ekonomik Geleceği: Lizbon Stratejisi ve Küreselleşme, Latif Yılmaz, AB Uzman Yardımcısı.)

“…Gelişmekte olan ülkelerdeki teknolojik gelişme sadece mevcut malların daha fazla üretilmesine değil, aynı zamanda farklı malların da üretilmesine neden olacaktır. Önceden AB’nin elinde bulunan pazarlar gelişmekte olan ülkelere geçecektir. Bu da beraberinde, yatırımların gelişmekte olan ülkelere kaymasına neden olup AB’deki sermaye derinleşmesini olumsuz etkileyecektir. Yatırımların azalması beraberinde işgücüne talebi azaltarak, işgücü talebini azaltarak, işgücü gelirinin azalmasına neden olup tüketimin azalmasını beraberinde getirecektir.” ” (s.38, Avrupa Birliğinin Sosyo-Ekonomik Geleceği: Lizbon Stratejisi ve Küreselleşme, Latif Yılmaz, AB Uzman Yardımcısı.)

“Bugün artık mevcut teknolojilerin kullanımına, bu teknolojilerin yeni malların üretimi için asimile edilmesine, ölçek ekonomileri yaratan kitle üretimine, uzun dönemli istihdama, istikrarlı piyasalara ve büyük firmalara dayanan ekonomik yapı yeterinde büyüme sağlamamaktadır… Rapora göre bugün Avrupa çapında ihtiyaç duyulan şey daha az dikey olarak entegre olmuş firmalara, firmalar içinde ve arasında daha fazla hareketlilik, işgücünün ve genel olarak vatandaşların daha fazla eğitimi, daha fazla işgücü piyasaları esnekliği, daha fazla dış mali kaynak yaratılması, daha fazla ARGE yatırımıdır”. (s.85, , Avrupa Birliğinin Sosyo-Ekonomik Geleceği: Lizbon Stratejisi ve Küreselleşme, Latif Yılmaz, AB Uzman Yardımcısı.)


1990’lı yıllardan sonra dünyanın gelişmekte olan bazı ülkeleri de, esnek üretim tekniğinin önemini kavrayarak, ARGE ‘ye; yeni ürün ve teknolojilere dayalı üretime ve bu üretimin yaygınlaştırılıp geliştirilmesine, bağlı olarak çalışanların eğitimine büyük önem vermişlerdir. Bu yeni üretim anlayışı, bu ülkelere uluslararası rekabette büyük güç sağlamış, ülke ekonomilerini zenginleştirmiştir, sanayi ülkesi aşamasına gelmelerini sağlamıştır.

Üretim organizasyonunu (şirketlerini), sonsuz olarak ürününe talebinin bitmeyeceği, bunun sağlanması için gerektiğinde yeni piyasalar (pazarlar) bulunacağı, zorla pazarlar elde edilebileceği veya gerektiğinde piyasalardaki arz ve talebe bağlı olarak üretim yapılacağı düşüncesine dayanan bu üretim yöntemi durağan, refahı arttırmayı engelleyen; üretimde küçülmelere, bağlı olarak işsizliğe, ekonomik çöküşlere neden olan; niteliği gereği barışı bozan bir ekonomik yöntemdir. Bu üretim yöntemi durağan talep yapısı nedeni ile niteliksiz, yeteneksiz, eğitimine gerek olmayan emek istihdam edebilmektedir. Durağan bu yapısı ile birlikte, piyasalar doyuma ulaştığında üretimine ya bütünü ile son vererek ya da çok küçülerek işsizliğe neden olurlar. Esnek üretim yöntemi anlayışına bağlı olarak kurulan işletmeler, nitelikli, eğitimli ve eğitilebilir, yetenekli emek gücüne gereksinim duyarlar. Piyasalar doyuma ulaştığında, yeni mal ve hizmet ürünü geliştirerek piyasalarda aynı organizasyonunda sahip olduğu çalışanlarla üretimini sürdürür. Bu üretim anlayışına bağlı olarak kurulan şirketlerden oluşan bir ekonomi dengeli, sürekli gelişen, zenginleşen, refahı arttıran bir ekonomidir. Böyle bir ekonomiye sahip bir ülke de uygarlıkta ilerleyen bir ülkedir.

Esnek üretim tekniği ve anlayışına sahip olan işletmeler, şirket gelirlerinin belirli bir oranını her yıl yıpranma (amortisman) payı olarak ayırdıkları gibi, belirli bir oranda da “yenilenme payı” ayırırlar. Yenilenme payı, ARGE payı ile birlikte şirketlerin, bazı temel kuruluş giderleri (Bina, emek, bazı üretim araç-gereçleri, hammadde..vb.) sabit kalarak şirketin yeniden kendi yapısı içinde bütünü ile organize olmasını sağlar.

Bu işletmeler talep sıfırlanmasından korkuları bulunmadığından, piyasalardaki talep yapısına göre değil, talebin doyurulması ekonomik politikalarına göre üretim yaparlar. Bu yöntem anlayışı da toplumun tüm bireylerinin üretimden en kısa sürede yararlanmasını, satın alma gücünün arttırılmasını sağlar.


“ESNEK (DEVİNGEN-DİNAMİK) ÜRETİM YÖNTEMİ: Gereksinimleri hesaplamadan üretim yapmak üzere kurulan ve optimum üretim düzeyini aşan bir işletme talep yetersizliği sonucu gelirlerinin azalmaması için, yeni pazarlar bulmak zorunda kalır. Pazarların da optimum bir düzeyi vardır. Bu düzeyden sonra yeniden kar azalması kaçınılmaz olur. Gereksinimlerin doyuma ulaşması ile talebin azalması kaçınılmazdır. Bu ekonomik olgu karşısında, işletmenin ayakta kalması için iki seçenek vardır: a) küçülerek minimum düzeyde üretimi sürdürmek ki bu işsizlik ve yoksulluk demektir. b) Talep miktarını (gereksinimlerin sayısını, büyüklüğünü), süresini planlayarak üretimini yapmak ve bu planlama sonunda, yeni üretime geçmek.

Yeni üretime geçerek üretimi sürdürebilmek: a) Aynı ürün üzerinde yenileştirme, geliştirme oluşturarak, b) yeni bir ürün piyasaya sürerek gerçekleşebilir. Bu ekonomik olgu, sabit üretim tezgâhları ile sınırsız ve plansız üretimden vazgeçmeyi gerektirir. Esnek, devingen bir üretim yerine ve araçlarına sahip olmayı, “sürekli öğrenim ve eğitim” süreçlerini gerçekleştirecek yapılara sahip olmayı zorunlu kılar.”( ÇAĞDAŞ EKONOMİK DÜZEN ÜZERİNE GÖZLEMLER, www.iinci.blogspot.com)


“Bu ekonomik değişim, dönüşüm ve gelişmeler uygarlığın gelişmesi; toplumların zenginliklerinin, refahının artması demektir. Ürünlerin gelişmesi ve türselleşmesi yasası gereği yaratılan talep para hacminde de genişlemeye neden olur. Zenginleşebilmek için, doymuş talepten doğacak krizlerden korkmamak gerekir. Talebe bağlı olarak üretimi azaltıp çoğaltarak üretim yapmak yerine esnek bir üretimle talep yaratarak üretim yapmak doymuş taleple gelecek krizleri önceden önleyecektir. Üretimi azaltıp çoğaltarak gerçekleştirmek gelir kayıplarına, açık istihdama; üretimdeki dengesizlikler sonucu enflasyona neden de olacaktır. Esnek üretim yöntemi ile AR-GE alanındaki yatırımlarla gelişmiş ürünler ve yeni talepler yaratmak zenginleşmeyi ve refahı getirir.

Yeni ürün ve hizmetler üreterek geliştirmek, uluslararası rekabette başarının da ilkesidir. Yaratılan her yeni ürün ve hizmet yeni ve şiddetli talepler oluşturarak, piyasalarda rakipsiz olmayı sağlayarak, çok daha fazla ölçeklerde mal ve hizmet sunmayı gerektirir. Talebe bağlı olarak yapılacak üretim istihdamın yolunu açar, satın alma gücünü arttırır; ekonominin zenginleşmesini, paranın değerlenmesini getirir.”( YÜKSEK ORANLI ENFLASYON DÖNEMLERİNDEN DÜŞÜK ORANLI ENFLANSYON DÖNEMİNE GİRERKEN UYGULANACAK EKONOMİK VE SİYASAL REFORM ÖNCELİKLERİ, .” www.iinci.blogspot.com )




İsmail İNCİ, 08/12/2011

http://www.iinci.blogspot.com/

bgi.inci@mynet.com

bgi.inci@hotmail.com











21 Kasım 2011 Pazartesi

DERSİM OLAYLARININ GÜNDEME GETİRİLMESİ KÜRT TERÖRÜNÜN SÜRMESİNE NEDEN OLUR

KÜRT TERÖRÜ VE KÜRT SORUNU SÜRERKEN DERSİM OLAYLARININ GÜMDEME GETİRİLMESİ TERÖRÜN SÜRMESİNİ SAĞLAMAKTIR





Osmanlı İmparatorluğu sona yaklaşırken, işgal altında alınan ve Ulusal Ant(Misak’ı Milli) olarak kabul edilen kararlar, büyük bir azim, direnç, birlik ve kararlılıkla gerçekleştirilmiş; Ulusal Ant’ın sınırları içerisinde Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.


Misak’ı Milli Kararları:

1) Mondros Mütarekesi imz5alandığı sıradaki sınırlarımız bölünmez bir bütündür, parçalanamaz.

2) Milli ve iktisadi gelişmemize engel olan kararlara karşıyız. Ekonomik bağımsızlık esas olmak koşuluyla borç¬lar da öde¬nebilir (Kapitülasyonlara; himayeye ve Duyun-u Umumiye'ye tepki vardır.).

3) Arap ülkelerinin ve Batı Trakya'nın durumunu halkın vereceği oy belirleyecektir.

4) Kars, Ardahan ve Batum'un geleceği için gerekirse halkın oyuna gidilebilir.

5) Komşularımızda Müslümanlara tanınan haklar içimizde yaşayan Azınlık haklarını da belirler.

6) İstanbul ve Marmara bölgelerinin güvenliğinin sağlanması halinde Boğazlar uluslararası ticaret ve ulaşıma açılabilir.


Bu Ulusal Ant içerisinde kalan yurt sınırları bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarıdır. Bu sınırların değiştirilmesi için yabancı güçlerin tarihte birçok girişimde bulundukları görülür. Bu girişimlerden birisi de Dersim Olayları ile Kürtleri ayaklandırarak Ulusal Ant’ın bozulması çabasıdır. Bugün var olan Kürt olayları ve Kürt terörünü de bu çabanın sürmesi olarak görmek gerekir. Dersim Olaylarının gündeme getirilmesi de bugünkü Kürt olayları ve Kürt terörünün ortadan kaldırılmasına engel olmayı hedeflemektedir. Yurttaşlarının %95’nin karşı olduğu Kürt terörü sürerken, CHP’nin Dersim Olaylarını gündeme getirmiş olması büyük bir yanılgı, büyük bir mantıksızlık olmuştur. Bu durum CHP’ye karşı büyük bir hoşnutsuzluk uyandırır ve büyük oy kayıplarına neden olur.


“Tunceli denilince kürt terör örgütü olan “Hoybun”dan bahsetmemek konuyu eksik bırakır. Şeyh(kürt) Sait ayaklanmasından sonra Fransızların yardımı ile yurtdışına kaçan kürtler 1927 yılında Suriye’de Dr. Mehmet Şükrü Sekban başkanlığında “Kürt Milli Genel Kurultayı”nı toplamışlardı. Toplantıya katılan Kürt Teali Cemiyeti, Kürt Teşkilatı İçtimaiye, Kürt Millet Fırkası ve Kürt Ulusal Birliği adındaki dört örgüt toplantı sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı birleşme kararı aldılar ve bu birleşme ile HOYBUN KÜRT TERÖR ÖRGÜTÜ kurulmuş oldu. Bu toplantıya katılanlar sadece Kürtler değildi. Goms adıyla bilinen Ermeni Taşnak Terör Örgütü lideri Van’lı Papaz Vahan Papazyan ve yandaşları da katılmıştı. Bu toplantı sonrası ortak bir bildiri yayınlandı. Bildiri kısaca “Kürtlerin özgür ve bağımsız yaşama hakkı için savaş kararı” ve “Kürt – Ermeni dostluğunu” içeriyordu. Yani Fransızların yardımı ile Kürtler ve Ermeniler anlaşmışlardı. Ortak çıkarlar doğrultusunda birlikte hareket edeceklerdi. Zaten bu birlikteliğin temeli bu toplantıdan çok önce 1925 yılında Marsilya’da düzenlenen “Sosyalist Enternasyonal ”da atılmıştı. Ermeni terör örgütü Taşnak bu toplantı da “Kürtlerin bağımsızlığını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürdistanı(!) işgal ettiğini ve Kürt ulusal hareketlerini desteklediklerini” dile getiren bir bildiri yayınlamışlardı. Suriye’de ki toplantıdan sonra da bu birliktelik tamamen resmileşti. Bu toplantı sonrası Taşnak örgütü başta, Zürih ve Londra’daki toplantılar olmak üzere katıldığı her toplantıda “Kürtlerin bağımsızlığını gündeme getirdi. Hoybun örgütünün kuruluşu Türkiye Cumhuriyeti için çok önemlidir. Çünkü Suriye’deki bu toplantıdan önce çıkarılan ayaklanmalar (Kürt Sait isyanı hariç) genellikle birkaç toprak ağasının ayaklanmasından ibaretti. Hoybun örgütünün kuruluşu ile Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı Ermeni, Kürt, Fransız, İngiliz işbirliği ile planlı programlı ayaklanmalar başlatılmıştır. Öyle ki dünyaca ünlü bizimde çok iyi bildiğimiz Albay(Casus) Lawrence bile Hoybun’la işbirliği yapmıştır. İngiltere’nin Tebriz’deki Başkonsolosu Stophone Palmer’den Londra’daki Dış İşleri Bakanlığında görevli bulunan Sir Cilve’ye gönderilen 11 Ağustos 1930 tarihli ve 145 sayılı sayılı gizli raporda Albay Lawrence’nin Kürtlere (Hoybun örgütüne) yardım ettiğini ve Lawrence’nin vasıtasıyla Ermeni Ruben Paşa’nın İngiliz Büyükelçiliğinden Kürtler için silah istediği haberini vermişti.


Hoybun aslında sadece taşeron bir örgüttü. Eylemleri planlayan ve yöneten dış devletler, uygulayanlar ise Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları üzerinde nefes alan Ermeniler ve Kürtlerdi. Tunceli ilinin önemi işte bu Suriye’deki toplantıdan sonra daha da anlaşılmıştı. Çünkü nüfusu genellikle Kürtlerden ve Ermenilerden oluşuyordu. Tunceli bu özelliği ile Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı eylemlerin merkezi haline geldi.



Doğusu Bingöl, kuzeyi Erzincan, batısı Malatya ve güneyi Elazığ’la çevrilmiş bölgeye “DERSİM” deniyordu. Ve Hoybun örgütünün kurulması ile yani ermeni ve kürt işbirliğinin kurulmasından sonra Dersim için için kaynamaya başladı. Hoybun ve Taşnak terör örgütlerinin yardımıyla kürt aşiretleri ve köylüleri silahlanmaya başladılar. Öyle ki 1937’de yapılan gizli sayımlar neticesinde Dersim’de en az 20 bin kişinin silahlı olduğu anlaşılmıştı. Ayaklanmaların arkası kesilmiyor, Dersimin silahlı Kürtleri civar şehirlerde de ayaklanmalara sebep oluyorlardı. Mutki, Alikan, Oramar ayaklanmaları güçlükle bastırılabilmişti. 7 Ekim 1925 yılındaki Ali Boğazı çevresinde yerleşik bulunan Koçuşağı aşiretinin başlattığı ayaklanmayı bastıran büyük Türk Komutanı Mustafa Muğlalı Paşa’da bölgeye sevkedildi. Kahraman Muğlalı Paşa’nın 28 Kasım 1926’da Mustafa Kemal Atatürk’e gönderdiği raporda bölgenin durumu şöyle anlatılıyordu. “Aziz vatanımızın bağrında adeta kangren haline gelmiş bir çıbandan başka bir şey olmayan Dersim acilen temizlenmelidir” Raporu okuduktan sonra ilk Meclis toplantısında açılış konuşması yapan Mustafa Kemal Atatürk meclis üyelerine “Dahili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dahilde bulunan iş, bu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş yetki verilmelidir” demiştir. Meclisten istediği yetkiyi alan Mustafa Kemal Paşa 4 Mayıs 1937’de Dersim’e önce Fevzi Çakmak Paşa’yı gönderdi. Fevzi Çakmak bölgede durumun ciddi boyutlara geldiğini ve önemle tedbir alınmazsa ileride daha büyük felaketlerin olabileceğini dile getirdi. Fevzi Çakmak’ın Atatürk’e sunduğu raporun sonu “Dersim asırlarca nüfuz edilememiş, hükümete önemli sorunlar çıkarmış, eşkıyalığı alışkanlık haline getirmiş mütecaviz ve soyguncu unsurları taşıyan bir adadır. Sadece taarruz hareketiyle iktifa ettikçe isyan olarak daimi yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri boşaltmak ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür. Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve iyileştirmenin esasını oluşturur. Kürtlük eritilmeli ve öz Türk hukuku uygulanmalıdır” olmuştu. Mustafa Kemal bölgeye müdahale etmek üzere iken İsmet Paşa, O’nu engellemiş ve bir de durumu kendisi görmek istediğini belirtmişti. Bunun üzerine İsmet Paşa doğu gezisine çıkmış ve o meşhur “Kürt Dosyasını” hazırlamıştı. Dosyayı hazırlamasına hazırlamıştı ama Dersim için sanıldığı gibi bir tehlike olmadığını, asıl tehlikenin Fransızlar olduğunu ve Fransızlarla sorun çözülürse ve Kürtlere asimilasyon uygulanırsa bölgede sorun kalmayacağını bildirmişti. Bir tarafta Kahraman Mustafa Muğlalı ve Fevzi Çakmak Paşa “Dersim temizlenmeli” derken, İsmet Paşa “durum o kadar vahim” değil diye bir rapor hazırlamıştı. Atatürk Gelişmeleri yakından takip etti. Dersim yine ayaklanmaya hazırlanıyordu. Ayaklanmanın liderliğini “Baytar Nuri” adıyla bilinen Nuri Dersimi yapıyordu. Kendisi aynı zamanda Hoybun Örgütünün lider kadrosundandı. Ermenilerden özellikle de Taşnak Örgütünden büyük destek alıyordu. Hem bölgedeki, hem civar illerdeki hem de dış ülkelerde ki kürt aşiret reisleri ile sürekli temas halindeydi. Bir kolu Fransa’da, bir kolu Suriye’deydi. Ve çok geç geçmeden 1938 Temmuz başında “Dersim Ayaklanması” patlak verdi. Ama Mustafa Kemal Atatürk durumu iyi tahlil ettiği için hemen taarruza geçti. Önce Dersim çevresine uçaklar vasıtasıyla Türkçe ve Kürtçe olarak hazırlanmış bildiriler dağıtıldı. Bu bildiride Kürtlere “ Her tarafınız sarıldı, 24 saat içinde ayaklanmayı sonlandırıp silahlarınızı Türk Ordusuna teslim edin, aksi takdirde silahlı kuvvetler harekete geçecektir.” Yazıyordu. 24 saat içinde hiçbir silah teslim edilmediği ve ayaklanma sonlandırılmadığı için Mareşal Fevzi Çakmak komutasındaki Türk Silahlı Kuvvetleri Dersim’e müdahale ettiler. 21 Temmuz 1938’de ayaklanmanın en önemli noktası olan Laç Deresi’nde silahlı ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı. Daha sonra ikinci büyük ayaklanma 19 Ağustos 1938’de bastırıldı. Kürtler her ne kadar diğer yerlerde çatışmaya devam etseler de iki büyük hezimetten sonra ufak gruplara ayrıldıkları için 30 Ağustos 1938’de ayaklanma tamamen bastırıldı. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal Atatürk’e “ayaklanmanın bittiğini” bildiren bir telgraf yolladı. Mustafa Kemal ise Fevzi Çakmak’a cevap olarak : “Ordumuzun yüksek ve her zaman olduğu gibi milletin güvenine cidden layık kıymet ve kudretle dolu manevrasının, çok faydalı safhalarını göstererek bittiğini bildiren telgrafınızı aldım. Türk ordusunun yarattığı büyük zaferin yıldönümünde böyle bir başarıdan dolayı kalbim orduya karşı takdir ve şükran hisleri ile doludur....” telgrafını yolladı. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Dersim vilayeti cezalı toprak durumuna düştü ve ayaklanma ile ilgisi bulunan herkes cezalandırıldı. Ayrıca yeni bir ayaklanmayı önlemek için “Dersim İskân Kanunu” ile 347 kürt ailesi için sürgün kararı alındı. Bu aileler 3470 kişiden oluşuyordu. Bu ailelerden 76’sı Tekirdağ’a, 38’i Edirne’ye, 56’sı Kırklareli’ne, 65’i Balıkesir’e, 73’ü Manisa’ya, 39’ü İzmir’e sürgün edildi. Sürgünler için hazineden 300 Bin TL ödenek ayrıldı. O gün şartlarında çok büyük bir külfetti. Ama cezalandırılmayı hak edenlerin başında gelen ve Dersim ayaklanmasını başlatan Baytar Nuri ayaklanmanın ilk günlerinde “Gemiyi ilk terk eden fare misali” Suriyelilerin yardımı ile sınırdan kaçırıldı. Yanlış hatırlamıyorsam… PKK’nın idollerinden biridir, yazdığı kitaplar her kürdün ve Kürtçünün elinde bir kılavuzdur.


1938 yılının Eylül aynın sonunda sürgünlerin de tamamlanmasıyla Dersim çıbanı tamamen yok edildi. Ve bu olaydan yaklaşık 40 – 45 gün sonra Türk Milletini bir müddet bile olsa kürt illetinden kurtaran, Mustafa Kemal Atatürk öldü…


Dersim taarruzu her ne kadar bazı çevrelerce eleştirilse bile (-ki eleştirenler ya Kürt’tür ya komünist ya da aşırı hümanisttir. Eğer o tarihte Dersim temizlenmese idi Kürtler… birçok amaçlarına çoktan kavuşmuş olacaklardı. Çünkü ordumuz ve halkımız yeni bir savaştan çıkmış, ekonomi geçen 10 yıl içerisinde henüz yaralarını saramamıştı. Öyle ki Milli Kurtuluş Savaşı’nda silahlar tutanların çoğu şehit olmuş kalanlar ise hem aldıkları yaralardan, hem de hastalıklardan dolayı iş göremez haldeydiler. Türkiye Cumhuriyeti ise daha henüz çok gençti. Batılı devletlerinde desteği ile yeni bir savaş Türkiye için bir felaket olabilirdi. Ama Türkiye Cumhuriyeti başında, Mustafa Kemal Atatürk’ü olduğu için yine de dimdik kalmayı başarmıştı.”


http://www.turkboard.com/tunceli-dersim-isyani-vt156547.html


Türk ulusu, Türk halkı bütün zorluklara, karşısına çıkan büyük güçlere rağmen Ulusal Ant’ından, Ulusal Ant’ın ilkelerinden vazgeçmeyecektir.






İsmail İNCİ, 21/11/2011

http://www.iinci.blogspot.com/

bgi.inci@mynet.com

bgi.inci@hotmail.com






















11 Kasım 2011 Cuma

AVRUPA BİRLİĞİNİN SİYASAL VE EKONOMİK DURUMUNUN ÇÖZÜMLEMESİ

AVRUPA BİRLİĞİNİN ORTAK PARA 

BİRİMİNE GEÇİŞ AŞAMASI SONUCUNDA

EKONOMİK VE SİYASAL DURUMU, 

DÜNYA SİYASET VE EKONOMİSİNİN 

GELECEĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ [1]



Avrupa Birliğinde üye ülkeleri arasında tam uyumu (entegrasyonu) sağlamak için, 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren para birliğinin son aşaması olan ortak para birimi Euro’nun kullanımına geçilmiştir. Piyasalarda ortak bir değere (kura) sahip ve tüm üye ülkeler için bağlayıcı olan ortak para biriminin kullanılması aşamasının, üye ülkelerin ekonomilerinde tam uyumu sağlama yolunda çok önemli, son bir adım olarak görülmesi,  beklentinin tersine üye ülkeler arasında uyumun daha da bozulmasına neden olduğu gözlemlenmiştir. Birlik içinde ortak para birimine geçişle belirginleşen uyum bozukluğunun, ekonomik sorun ve krizlerin: a) Üye ülkelerin ekonomik düzeylerinin ayrımlılıklarından,  b) Avrupa Merkez Bankasının ekonomik hedef ve politikalarından, c) Birliğin siyasal- etik, toplumsal, kültürel yapısından, d) Dünya ülkelerinin ekonomilerindeki gelişmelerden, ileri gelen nedenleri vardır.

BİRLİĞİ OLUŞTURAN ÜYE ÜLKE EKONOMİLERİNİN GELİŞME SÜREÇLERİ AYRIMLILIĞI:

1 Ocak 1999 tarihinde uyumu tam sağlamak için alınan ortak para birimi Euro’ya geçiş kararı, Mart 1973 tarihinde üye ülkelerin ulusal para birimlerini sabit kurlardan birbirine bağladıkları, dolar karşısında ise kurları serbest bıraktıkları durumdan daha sağlıksız bir karardır. Bu karar, ekonomileri arasında gelişmişlik ayrımlılığı nedeniyle bazı üye ülkeleri iç pazar durumuna getirmiş, üye ülkeler arasında arz ve talep dengesizliklerine neden olmuştur.
Ülkelerin ekonomik yapılarının birbirine tam olarak eşitlenmesi olanaksızdır, çünkü her ülke ekonomisinin, tarih içerisinde coğrafik yapısına da bağlı olarak gelişim süreci, gelişme sürecinde gösterdiği performansı farklıdır. Ülkelerin performanslarına bağlı olarak ekonomilerinin yetenek alanları da farklılıklar göstermektedir.  Avrupa Birliğini oluşturan üye ülkelerin ekonomileri arasında da büyük gelişmişlik düzeyi ve yetenek alanları farklılıkları bulunmaktadır. Üye ülkeler arasındaki ekonomik farklılıklara rağmen ortak para biriminin kabul edilmesiyle, sabit kur sistemi zorunlu olarak kabul edilmiştir. Bu zorunluluğa bağlı olarak, üye ülkelerin bağımsız olmadığı, birliğin tümü için geçerli olan ortak para ve maliye politikalarını yürütecek Avrupa Merkez Bankası kurulmuştur.

Ortak bir para birimi ve kurunun kabul edilmesinin olumsuz sonuçları, Euro geçiş aşaması öncesinde ilk olarak Eylül 1992’de İngiltere ve İtalya’da görülmüştür. “…İngiltere ve İtalya’da giderek derinleşen durgunluk ve artan işsizlik sonucu Sterlin ve Lireti DKM’de (Döviz Kuru Mekanizmasında) belirlenen sınırlar dahilinde tutmanın getirdiği maliyet katlanamaz bir düzeye ulaşmıştır… Spekülatörlerin İngiliz Sterlini’nin Alman Mark’ına karşı aşırı değerlendiği düşüncesi ile Sterlin üzerinde yoğun bir baskı yaratmaları durumu daha da kötüleştirmiştir. Bu baskı sonucunda 17 Eylül 1992 tarihinde hükümetin rekor düzeyinde müdahalelerine rağmen İngiltere DKM’nı terk etmek zorunda kalmıştır.” (s.11, Parasal Birlik, Avrupa Birliği ve Türkiye, Hazine Müsteşarlığı, Hazine Uzm. Defne ATA, Hazine Uzm.Yrd. Serkan SİLAHŞÖR)

Üye ülkelerin ekonomik yapı farklılıkları göz önüne alınmadan, birliğin tümü için ortak para ve maliye politikaları belirlemek ve uygulamak bazı üye ülkeleri açıkpazar ve Topluluk Fonlarından yararlanan tüketici ülkeler konumuna düşürmüştür. Ortaklığın uyum Fonları ekonomik anlamda kullanılarak üye ülkelerin ekonomik yapılarında uzmanlaşma alanları oluşturulamamıştır. 

Ortak paranın faydalarının zararlarını aştığı bölge olarak tanımlanan ve “farklı ulusal paraların ortadan kalkmasının getirdiği avantajlar ile para politikası bağımsızlığının kaybedilmesi arasındaki tercihi” (s.17, Parasal Birlik, Avrupa Birliği ve Türkiye, Hazine Müsteşarlığı, Hazine Uzm. Defne ATA, Hazine Uzm. Yrd. Serkan SİLAHŞÖR), dile getiren, Optimum Para Alanı kuramının nitelikleri Avrupa Birliği İçerisinde gerçekleştirilememiştir. Optimum Para Alanının gerçekleştirilememiş olmasının temel nedeni, kuramın ilkeleri gereği ortadan kaldırılması zorunlu olan farklı ulusal ekonomik politikaların ortadan kaldırılmayarak, üye her ülkenin ulusal ekonomik politikalar yürütmesidir.  Bu ulusal politikaların, Avrupa Merkez Bankasının ortak para ve maliye politikaları kararları ile birleştirilmesi amacı yetersiz kaldığı gibi, üye ülkeler arasında ekonomik gelişmişlik düzeyi farklılıklarını olumsuz etkileyerek ekonomik dengeleri daha da bozmuştur.  Üye ülkelerin kendi ekonomik koşullarına göre bağımsız büyümek ve dengeleri sağlamak için gerekli ekonomik politikaları yürütememeleri, bazı üye ülke ekonomilerini olumsuz olarak etkilemiştir. 

 Birliğin içinde oluşan talep dengesinin sağlanmasında, birliğin üyelerinin gelişmişlik düzeyleri eşit olmadığı için uzmanlık alanlarının varlığı şarttır. Üye ülkelerin serbest, değişken kur sisteminden vazgeçerek, gerektiğinde bağımsız olarak ulusal ekonomiyi canlandırmak için genişletici para ve maliye politikalarını, ekonomiyi yavaşlatmak için daraltıcı para ve maliye politikalarını kullanamamaları; Yunanistan, İrlanda, Portekiz gibi üye ülkelerin ekonomilerinde, sanayileşmeyi tam olarak tamamlamış üye ülkelerin iç pazarı olmaması için gerekli uzmanlaşma alanlarının kurulamaması, Optimum Para Alanının her ülke için gerçekleşmesini önlemiştir. “Avrupa ülkelerinin tamamı ele alındığında Euro alanının tam anlamı ile bir optimum para alanı olmadığı anlaşılmaktadır.” (s.19, Parasal Birlik, Avrupa Birliği ve Türkiye, Hazine Müsteşarlığı, Hazine Uzm. Defne ATA, Hazine Uzm. Yrd. Serkan SİLAHŞÖR)

Üye ülkelerin ekonomik farklılıkları reel düzeyde(ekonomik kalkınmışlık, sanayileşme aşamaları) hiçbir zaman ele alınmamış;  üyelik koşulları aranırken ölçüt olarak nominal göstergeler( beş temel ölçüt: enflasyon, faiz oranları, bütçe açığı, kamu borçları, para birimlerinin kur değeri) dikkate alınmış, birliğin sağlanmasında öncelikle siyasal düşünceler etkili olmuştur. Bu ise birliğin sağlanmasına hiçbir zaman yetmemiştir. 

Üye ülkelerden gelişme aşamasında olan ortaklarının ulusal şirketleri tek para biriminin getirdiği avantajlardan yararlanmayı becerememiş, üretkenliklerini arttıramamışlardır. Birliğin ölçek ekonomisinin getirdiği kolaylıklardan yararlanılmamış, beklenilen uzmanlaşma alanlarında verimli üretim etkinliklerinde bulunma gerçekleştirilememiş, bu becerinin kazanılamaması sonucu, bu ülkeler gelişmiş üye ülkelerin pazarı olmadan kurtulamamışlardır. Üye ülkelerin aralarında sermaye birikimini, üretimi ve geliri arttırarak uyumu kolaylaştıracak ve sağlayacak, uluslararası alanda rekabet güçlerini arttıracak olan şirket birleşmelerinin de gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Şirket birleşmeleri sonucu birlik içinde ortaya çıkması beklenen ürün ve hizmet alanlarında uzmanlaşmalarda başarılı olunamamıştır. Üye ülkeler arasında coğrafik alan avantajından gelmesi beklenen uzmanlaşmalarda da başarılar gerçekleştirilemediğinden birlik içinde bazı ülkelerde ekonomik krizler kaçınılmaz olarak ortaya çıkmış, bu kriz diğer birlik ülkelerini de etkisi altına alarak Avrupa Birliğinin sürdürülebilirliği tartışmaya başlanılmıştır.

” …tek paraya geçilmesi ile birlikte katılımcı ülkelerin para birimlerini devalüe ederek fiyat avantajı sağlayamayacak olmaları Birlik dışı ülkeler açısından bir avantaj yaratabilecektir.”  (s.83, Parasal Birlik, Avrupa Birliği ve Türkiye, Hazine Müsteşarlığı, Hazine Uzm. Defne ATA, Hazine Uzm. Yrd. Serkan SİLAHŞÖR) Bu avantaj sonucunda Birliği oluşturan ülkelerden gelişme aşamasında olanlarının dış ticaret açığı vereceği, kamu açıklarının artacağı bellidir. Birlik ülkelerinin kur serbestliği olmaması, zorunlu olarak iç ticaretin artmasına yol açacaktır. Parasal birliğin kurulmasındaki temel amaçlarından birisi de Avrupa Ortak Pazarı’nda sağlanacak fiyat istikrarı neticesinde Birlik içi ticareti daha da artırmaktır, ancak bu durum gelişmesini tamamlamamış üye ülkeler için kamu ve iç piyasa borçlanmalarında artışın bir nedeni olarak ortaya çıkmaktadır.

Parasal Birliğe geçişle birlikte, para politikasını uygulama araçlarından en önemlisi olan faizlerin, bir iç talep eksikliğinde düşürülememesi, faizlerde düşüşe bağlı kurlarda düşüşün sağlanamaması veya iç talep fazlası sonucu faizlerde artışın yapılamaması, dış talep artışına bağlı olarak kurlarda yükselişin sağlanamaması sonucu ekonomilerin durgunluğa ( resesyona) uğraması kaçınılmazdır.

AVRUPA MERKEZ BANKASININ PARA POLİTİKASI HEDEFLERİNİN OLUMSUZ ETKİLERİ:

Avrupa Merkez Bankasının para politikasının temel stratejisi fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda gerekli piyasa analizleri yapılarak parasal büyüklüklerin sürekli denetim altında tutulması çalışmaları yapılacaktır. ” Maastricht antlaşmasına göre AMBS’nin (Avrupa Merkez Bankası Sisteminin)  nihai hedefi enflasyonu kontrol altında tutmak olarak belirlenmiştir.”(s.49,  Parasal Birlik, Avrupa Birliği ve Türkiye, Hazine Müsteşarlığı, Hazine Uzm. Defne ATA, Hazine Uzm. Yrd. Serkan SİLAHŞÖR)

Avrupa Merkez Bankasının yürüttüğü para ve maliye politikalarının temel hedefi üye ülkelerin yürüttükleri bağımsız mali politikaların enflasyona neden olmaması için fiyat istikrarını, sağlamak ve enflasyonu denetim altında tutmak olmuştur. Avrupa Merkez Bankasının bu hedefleri, durgunluğun, yetersiz üretimin, artan kamu borçlarının önemli bir nedenidir. Enflasyonun arttırılmaması hedefinde üye ülkelerin kamu açıklarına nominal olarak görülmese de izin verilmiş, merkezin borçlanmasının önüne geçmek için, hükümetlerin bütçe özgürlükleri kısıtlanmamıştır.

Üye ülkelerin maliye politikası olarak vergilerde gerekli artışları enflasyon kaygısı ile arttıramaması, kamu açıklarını kapatmada üye ülkelere zorluklar getirir. Ücretlerde olası bir artışın enflasyon kaygısı ile önlenmesi, ekonomide serbest olmayan para politikası ile birlikte deflasyonist bir etki yaratır.

 Belki de doğru olan “vergilerin merkezi şekilde toplanarak üye ülkelere transfer edildiği federal bir mali sistemi teşvik “ etmekti.
Avrupa Merkez Bankası Euro’yu, ABD doları gibi uluslararası rezerv para birimi durumuna getirememiş, tersine böyle bir nitelik kazanması önünde uyguladığı para politikaları ile engel oluşturmuştur.

İsmail İNCİ,  11/11/2011





30 Ekim 2011 Pazar

HASTALIKLARIN BELİRLİ YAŞAM ALANLARINDA VARLIĞIININ OLUŞU VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ



VİRÜS SPORLARININ VE BİTKİ 

TOHUMLARININ YAŞAM ORTAMLARININ

ORTAK NİTELİKLERİ, HASTALIKLARIN

BELİRLİ ORGANLARDA GÖRÜLMESİ


Virüsler üreme ortamlarını yitirince, sporlar durumunda “ yaşam koşulları” veya canlılık koşulları elverişli alanlarda varlıklarını sürdürürler. Bitkisel tohumlarda da aynı özellikler bulunur. Üreme ortamı buluncaya kadar tüm tek hücreli varlıklar, toprakta veya çok hücreli canlı bir varlıkta ve boşlukta, uzamda, havada varlıklarını gezdirirler. Boşluk, gerçekte yüzen ve gezen, tek hücreli virüslerin sporları ile canlı bir varlıktır. Üreme koşulları oluşmadığı sürece etkilerini çok hücreli varlıklar duymaz. Virüsler, kapalı ve özellikle ısı niteliği varlıklarını olumsuz etkileyen alanlarda yapılarını yavaşlatarak tohum özelliklerini kazanırlar. Bir tohum gibi uygun ortamlarda da yeniden etkinleşir ve ürerler. Üreme sonucu etkileri diğer tek ve çok hücreli canlıların etkinliğinin üzerine çıkması ölçüsüne yükseldiğinde istilaları ve diğer canlıların ölümleri başlar. Çok hücreli insanın ve hayvan türlerinin yaşamlarını koruma ve sürdürebilmeleri, canlılık ve yaşam etkinliklerinin(bağışıklık sistemlerinin) kendilerini saran her türlü mikrop sporların etkinliklerinin üzerinde olması gerekir. İnsan ve hayvan türleri canlılarının hücrelerinin etkinliklerini ve canlılıklarını yitirmeleri, virüs ve diğer tek hücrelilerin canlılıklarının etkinliğinin artması ve bu çok hücreliler için çürümenin başlaması demektir.

Her tek hücreli canlının yaşama etkinliğinin başlama ve gelişerek etkinleşmesinin ortamı farklıdır. Bitkisel bir tohum canlanıp etkinleşebilmek ve üreyebilmek için uygun nem ve ısıda, verimli toprak ister. Bitkilerin tohumlarının türlerine göreli bu nem, ısı ve toprak özellikleri, bu özelliklerin bulunduğu toprakların da bulunduğu coğrafik konumlar farklıdır. Hayvan tohumlarının canlanıp etkinleşmesi de farklı ana rahimleri gerektirir. Farklı hayvan tohumları farklı iklim ve coğrafik alanlardaki ana rahimleri gerektirir. Bu tohumların yol alabilme yetenekleri bulunursa veya bulunsaydı her tohum kendi üreme alanları olan ana rahimlerini gerekli uzaklıkları katederek bulur ve üremelerini gerçekleştirirlerdi.

Virüsler de kendi üreme alanlarını ve ortamlarını bulduklarında ürerler ve yayılırlar. Virüsler insan ve diğer canlı organlarında üredikleri bu alanlara göre adlandırılır ve türleşirler. Bu türleşmeleri biz hastalıklar olarak adlandırırız. Her virüs aynı örgende yerleşerek yayılamaz, vücudun değişik organları içinde gerekli yolu katederek yerleşir ve hızla üreyerek etkinleşirler. Kuduz virüsü sinir sistemi ve beyinde; verem, tüberküloz virüsü akciğerlerde, kolera sindirim sisteminde yerleşerek ürerler. Aşı olarak adlandırdığımız canlılığını yitirmiş virüslerin yerleştikleri organlar da yine türlerine göredir. Bu nedenle her aşı kendi hasta örgeninde etkili olur. Tanılarının konulmasının kandaki çözümleme araştırmaları sonucu genelde ortaya çıkmasının nedeni, genel bir yerleşme ve üreme besin ortamı olmaları sonucudur. Her organdaki damar sisteminden beslenen virüslerin varlığı kan çözümlemeleri sonucu gözlemleme ile belirlenir, hastalık belirtileri ile gözlem sonuçlarına bağlı olarak virüsel tür tanımlanır.

Virüslerin belirli ısı üstünde üreyememeleri nedeni ile vücudun sıcaklığının arttırılması ve sıcak su kürleri, terlemeler tedavilerde etkin yöntemlerdir. Belirli sıcaklık dereceleri altında virüslerin etkinliklerini yitirmeleri nedeni ile sıcaklık düşürmeleri bir tedavi yöntemi olarak görülüyor olsa da vücudun bu derecelerde kendi etkinliğini yitirmesi nedeni ile başvurulan bir yöntem değildir. Hastanın hücre etkinliği virüs etkinliği ile birlikte azalmaktadır.

İsmail İNCİ,  30/10/2011