11 Temmuz 2011 Pazartesi

EMEĞİN VE ÜRÜNLERİN DEĞERİNİN OLUŞUMUNDA TOPLUMSAL YAŞAMIN ZORUNLAYICI ETKİLERİ


İNSANIN EKONOMİK DEĞER OLARAK 

TOPLUMLARDA ORTAYA ÇIKIŞI-

ÜRÜNLERİN VE EMEĞİN TOPLUMSAL

DEĞERİ



Toplumsal Katmanların (soyluluğun, kast sistemlerinin, hanedanlıkların..vb) Toplumsal Değer Olarak Ortaya Çıkışı:
Tarihsel süreç ve günümüz toplumları göstermiştir ki, metaların değerlerini gösteren fiyatların ayrımlaşarak oluşması gibi, insanların sahip oldukları ve işbölümlerindeki yerlerine göre belirlenen değerleri de ayrıdır. Bu gerçeği bazı toplumlarda kast sistemlerinde gözlemleyebilmekteyiz.

Genel olarak alt, üst ve orta olarak katmanlaşan bu değer ayrışması, insanların toplumsal yaşamın getirdiği zorunluluklardan doğmaktadır. İlkel kabilelerden gelişmiş toplumlara kadar, tüm toplumun gücünü elinde tutan, istekleri yasa olarak kabul edilen hükümdarların bu yetkileri bizzat toplumlar tarafından kabul görmüştür. Bu ayrıcalıklı durumun nedeni sahip olduğu ve bizzat toplum tarafından kendisine verilen toplumsal değerdir. Bu değer, toplumun diğer her bir bireyinin sahip olduğu değerden daha üstündür.

Soyluluk ile bu toplumsal değerin bulunduğu toplumsal süreç, soyluluk olarak adlandırılan üstün (bileşik) bir değerin, toplum tarafından verilen veya kabul edilen bir toplumsal katmanın bulunduğu bir süreçtir. Bu zaman diliminde, insanın ekonomik değerinin en üstün olduğu katmanını soylular temsil etmektedir. Soyluluk toplumsal değeri, sürecin ilk aşamalarında fiziksel gücün (savaşçı gücün) varlığı ile ve babadan oğula geçişlerle kazanılırken, ileriki aşamalarda, Keykavus’un da dediği gibi, “asıl ve neseple değil, us ve edebile-eğitimle-“ ele geçirilmeye başlar.

Babadan oğula toplumsal değerlerin geçişi, bu değerlere sahip olanların toplumda daha fazla olanaklara sahip olmaları ve bu olanakla birlikte kişisel bilgi, beceri deneyimlerini salt kendi kuşaklarına aktarma istençleri nedeniyle kolaylıkla gerçekleşmiştir. Doğan çocuklarına sahip oldukları bileşik toplumsal değerleri eğitim ve öğretimle aktararak, kendi değeriyle aynı düzeyde niteliklere sahip bir toplumsal soylular katmanın sürekli bulunmasını sağlamışlardır. Diğer toplumsal katmanların da aynı eğitim ve öğretim yöntemini izleyerek kendi toplumsal-ekonomik değerlerini soylarından olanlara aktardıkları görülür.

Orta sınıftan bir kunduracı, kendi toplumsal değerlerini (mesleğini), kendi soyunu temsil eden çocuklarına öğreterek soya bağlı bir toplum katmanı oluşturup sürdürmüştür.

Geçmişin toplumsal eğitim sisteminin genelde,  her babanın kendi deneyim ve beceri sahibi olduğu toplumsal değeri (meslekleri) çocuklarına aktarmaya dayandığı düşünülürse, toplumsal yapının en verimli çalışmasının doğal bir süreçle, yaşama deneyimleri ile ancak bu sistemle gerçekleşebildiğini insanlar kabullenmiştir.
Bugün hala Hindistan’da görülen katı toplumsal değerler katmanlarının (geleneksel kast toplumsal sisteminin) bu verimli, etkin eğitim temeline dayanarak yüzlerce yıldır sürmesindendir. Eğitim sistemi değişmediği sürece de bu toplumsal değerler yaratma sistemi değişmez.

Bugünkü yaygın, ulusal düzeyde eğitim sistemlerine ancak 19. yüzyılda geçilebildiği düşünülürse bu toplumsal sistemlerin toplumları ne kadar etkilediği görülür. Toplumların doğal süreçlerle sahip oldukları nitelikli (eğitilmiş) insan değerleri ile daha iyi eğitilebilme yeteneklerine sahip insan değerleri arasındaki ayrımın toplumları ne kadar etkilediği bazı düşünürlerce görülmüş olsa da sistemli bir yöntem geliştirilememiş, toplumsal değerler soylar arasında paylaşılmıştır.

Bireysel Emeğin Bireysel ve Toplumsal Değerinin Belirlenimi:
Bireysel insan emeğinin değeri, her bireyin değer yaratmada yeteneklerine ve bu yeteneklerinin gelişmelerine bağlıdır. Yaygın eğitim çağı öncesi bireysel emeğin yetenekleri daha çok bağlı olduğu toplumsal bölüm ve tabakanın koşulları ile sınırlı iken bugün daha çok bireysel emeğin geliştirilen değerlerine bağlıdır. Ancak bireysel emeğin yarattığı ürün çok büyük ve özgün nitelilikler taşımasına rağmen, toplumsal yaşamın tüm evrelerinde olduğu gibi değerinin belirlenimi, toplumsal olarak verilen değer ölçüleri ile ortaya çıkmaktadır.

Değer ile yarar arasında doğrudan bağ vardır. İnsanın toplumsal değeri (emek değeri), toplumda ürettikleri mal ve hizmetlerin yararlarına göreli olarak değer kazanır. Yarar kavramı ise mal ve hizmet üretiminde ortaya konulan ürünlerin gereksinmeleri karşılama yeteneklerine göreli olarak işlev görür ve değer ölçüleri belirlenir. Belirlenen değer ölçüleri fiyatlarla ekonomik pazarda, toplumsal alanda kendini gösterir. Bir televizyon metası ile bir otomobil metasının değerleri karşılaştırıldığında gereksinmeleri karşılayabilme yeteneklerine göre fiyatları belirlenir. Bu değerleri ortaya çıkaran toplumsal değerler (emeğin değerlendirilmesi), bu metaların toplum bölümlerinde gereksinmeleri karşılamasına göreli olarak oluşur.

Toplumsal değerler, toplumsal gereksinmelerin karşılanmasında ortaya konan yararların önemine göreli olarak değişkendir. Bu nedenle sabit ve sürekli olan hiçbir emek değeri yoktur. Sağladığı yararın önemine göreceli olarak değerleri değişir.

Ortalama bir değer, toplumsal yaşamanın gelir ve tüketim işlevlerinin dengelerini sağlama erekleri nedeniyle toplumsal uzlaşma ile kabullenebilinir.

Sonuçta emeğin değeri, ürettiği toplumsal yarara bağlıdır ve yararı yaratan emektir. Ancak değeri yaratan, emeğin yarattığı metaların gereksinmeleri karşılamadaki ölçüsel yararlarıdır.

Arz Talep Yasası ile Ürünlerin ve Emeğin Değerinin Toplumsal Olarak Belirlenmesi İlişkisi:
Bir metanın değer taşıyabilmesi için her şeyden önce yararı içermesi gerekir. Emek taşıyan tüm metalar doyurulmuş toplumsal gereksinmeler durumuna geldikleri anda hiçbir yarar ve değer taşımazlar. İstek ve Sunu ( Arz ve Talep) yasasına göre istemde bulunulmayan tüm ürünler, ne kadar büyüklükte emek içerirse içersin hiçbir toplumsal değer taşımaz. Değerin ölçüsünün salt harcanan Toplumsal Değer (emek) olmadığını, Toplumsal Yarar ve ölçü olduğunu görürüz.

 Değişim değeri (değer) terimleriyle anlatılmaya çalışılan Toplumsal Değer olgusu, değişim değeri taşımayan (doyurulmuş gereksinmeler durumunda bulunan ürünlerin değeri), kullanım değerli (yararlı) metaların ne değin emek içerirse içersin, emeğin değerinin (karşılığının) bir hiçlik durumundan kurtulamayacağını gösterir.

Emeğin ve Ürünlerin Yeniden Değer Kazanması ile Ürünlerin Türselleşmesi ve Gelişmesi Yasası Arasındaki İlişki:
Emek miktarı arttıkça, üretimin artması sonucunda emek değeri artmaz, tersine düşer; belirli bir noktada (doyurulmuş gereksinmeler noktası), değeri sıfıra kadar düşer ve bağlı olduğu iş biriminin kapanması ile emek boşta kalır.

Bu aşamada emeğin yeniden değer kazanabilmesi için yeniden yarar üretmesi gerekir. Bu yararı da ancak yeni bir ürünün üretimine geçerek sağlayabilir. Bu ekonomik faaliyetler “ ürünlerin özgülleşmesini” gerektirir. Ve bu ekonomik olgu karşımıza “ Ürünlerin Özgülleşmesi Yasası; Ürünlerin Gelişmesi ve Türselleşmesi Eğilimi Yasası” olarak çıkar.

İnsan emeğinin değerinin ölçüsü; insanın kendi ve ailesinin yaşamını, geçimini sağlamak için gerekli metalarla, emeğin nitelik değerine göre, bir toplumun ulaştığı (sahip olduğu) ürünlerinin özgüllüklerinin üretiminin düzeyidir. Bu nedenle gelişmiş sanayi üretimine sahip bir ülkede bir otomobil, televizyon emeğin değerinin ölçüsüne katılırken, gelişmemiş tarımsal üretimin egemen olduğu bir ülkede basit bir radyo katılabilmektedir.

Emek ve Ürünlerin Değerlerinin Eşitliği:
Toplumların bir yıl içinde ürettikleri yıllık net gelirlerinin paylaşımı da bireylerin sahip oldukları toplumsal değerlere göre gerçekleşir. Yıllık üretim hâsılatı bireyler arasında eşit birimlerde dağıtılamaz, çünkü bu eşitsizliğe neden olur. Toplumdaki değerlendirme eşitsizliği üretimin gerilemesine, toplumların yoksullaşmasına neden olur. Bütün gelir türlerinin ücretin, karın, akar ve faizin eşit birimlerde dağıtımını istemek, değerlerin üretim güç ve yeteneklerini ortadan kaldırarak eşitsizliğe yol açar. Üretim yapan ve üretim gücünü tam kapasitede kullanan emeğin değeri ile üretim yapmayan veya kapasitesini tam kullanamayan emeğin değeri ve yalın (basit, niteliksiz) olan emeğin değeri ile bileşik (eğitilmiş nitelikli) emeğin değeri ve sürekli bölünürartan(devingen) emeğin değeri ile tümleşiksabit emeğin değeri aynı değildir.
 
Tüm emek türlerinin insani ve toplumsal yaşamanın gereği saygı duyulan ve önemsenen eşit bir değeri vardır, ancak bu değer psikolojik bir değerdir ve toplumda üretmenin önemini kavramak için gereklidir. Bu psikolojik öğe, emek değerleri arasında eşitsizliğe neden olmamalıdır.  Ancak emek değerleri arasındaki bu eşitsizlik çağımızda, hanedanlıkla, soylulukla soydan soya geçen, toplumsal katmanlar arasında katılaşarak kalan bir toplumsal değer olamaz. Böyle bir anlayış ve toplumsal yapılanış, o toplumun üretimini, verimliliğini düşürür, uygarlıkta gelişmesini engeller. Toplumsal değeri yüksek emek ancak us, eğitim, çalışma erdeminin niteliklerini taşımakla ortaya çıkabilir.

Gelir Dağılımının Eşitliği: Toplumsal Gelirin Dağılımında Adalet ilişkisi:
Toplumun net gelirinden tüm bireylerin yüzde yüz eşit pay alabilmesi için emeğin toplumsal değerlerinin de yüzde yüz eşit olması gerekir. Böyle bir ekonomik ve toplumsal gerçeklik ise, insanın doğal ve bireysel niteliklerinin, istençlerinin eşit olmasını gerektirdiğinden insan yapısına aykırıdır ve olanaklı değildir.

 Hukuksal olarak, toplumu oluşturan bağların eşitliği nedeniyle, toplumda bir arada yaşamın eşit haklar ve görevlerle gerçekleşmesi gerekir. Toplumsal yaşamı ortaya çıkaran toplum durumuna gelerek yaşamı sürdürmek temel olgusu, tüm bireylerin yasalar önünde eşitliğini zorunlu kılar, tersi durumda toplumsal yaşam dağılır. Bu olgu toplumsal yaşamanın eşit hak ve görevlerin yerine getirilmesini de zorunlu kılar.

Toplumlarda, bireylerin ekonomik değerlerinin farklılığından ortaya çıkan toplumsal katmanlar, hukuksal eşitsizliklere neden olamaz. Ve katmanlar arasında katı sınırlar (kast sistemleri) bulunamaz. Her birey bireysel farklılıklarının en iyi biçimde kullanarak, yetenek ve üretim kapasitelerini kullanarak toplumsal ekonomik değerini arttırma hakkına sahiptir. Toplumların ekonomik değer yaratma ve geliştirmeleri, (toplumsal gelişme), üretimlerini arttırmaları için de bu ekonomik ve toplumsal gerçeklik en iyi biçimde çalışıyor olmalıdır. Bu toplumsal gerçekliğin önünü açacak, kolaylaştıracak her türlü yasal önlemlerin alınmış olması ve tüm bireylerin eğitimden eşit olarak yararlanıyor olması gerekir.

İsmail İNCİ, 11/07/2011