19 Aralık 2013 Perşembe

ESNEK ÜRETİM YÖNTEMİNİN İLKELERİ, EKONOMİK VE SİYASAL ETKİLERİ





ESNEK ÜRETİM YÖNTEMİNİN İLKELERİ, KİTLE ÜRETİM YÖNTEMİ İLE KARŞILAŞTIRILMASI VE EKONOMİK- SİYASAL ETKİLERİ (1)
1980 yıllarda ortaya çıkan, toplumların ekonomik ve siyasal düşünce sistemlerinde tarihsel bir değişim yaratan “Esnek Üretim Yöntemi”,  karşılaşılan ekonomik sorunlara çözüm bulma, ekonomik krizleri önleme arayışında,  ekonominin tarihsel gelişme sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkmış, insan düşünüşünün önemli gelişme aşamalarından biridir.

  İlk ve Orta Çağda yaşayan toplumlarda sanayi üretimi, basit teknik araç ve gereçlerle,  şehirlerde küçük atölyelerde daha çok zorunlu ihtiyacı karşılayacak kadar yapılıyordu. Gıda ürünleri üretimi de yaşamak için zorunlu gıda gereksinimleri karşılayacak kadar üretilebilmekte, ürünlerin pazarlanması, üreticilerin ve ülkelerin az üretimleri nedeniyle daha az ticari kaygı taşıyordu.
Onyedinci yüzyıldan itibaren bilim ve teknik alanlarındaki büyük buluşlar,  insanlığın yaşamak için zorunlu gereksinmelerini karşılayacak kadar olan üretim miktarını ve ürün türlerini, tüketimlerinden çok fazla ölçüde arttırmıştır. Önce Buhar gücüyle, sonra petrol ürünleri ile çalışan karmaşık ve çok güçlü makinelerin, su ile çalışan basit makinelerin yerini almasıyla sanayinin geliştiği toplumlarda büyük hacimlerde ürün fazlalığı ortaya çıkmıştır. 1711 yılında Newcomen’in yaptığı ilk ticari buhar makinesi 500 atın yaptığı işi tek başına yapabiliyordu. James Watt ise buhar makinesini daha da geliştirerek yakıt verimini yüzde 75 arttırmıştır. 


Sanayi devrimiyle birlikte, insanın fiziki gücüne dayanan basit araç gereçlerle yapılan küçük atölye tipi üretim (manüfaktür üretim) yerini, makinelerin üretim aracı olarak organize ve yaygın olarak kullanılmasıyla ortaya çıkan fabrika türü üretime bırakmıştır. Fabrika türü üretim toplumların ve şirketlerin kitlesel ürün çıkışıyla birlikte, ürünlerin gereksinmelerin kat kat üstünde olmasıyla büyük ticari(pazar) kaygılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.


Sanayileşen, bilim ve teknoloji alanında ilerleyen bu ülkeler yığınsal, büyük hacimlerde üretim tekniğine sahip olarak, çok büyük miktarlarda fazla ürün sahibi olmakla birlikte, diğer yandan, bilimsel ve teknolojik buluşların sanayide uygulanmasıyla ortaya çıkan yeni ürün türlerinin talebiyle birlikte, büyük miktarlarda üretim yetersizliği ile karşı karşıya kalıyorlardı.

Toplumlarda yeni ürünlerle birlikte yeni bir talep ve yeni bir toplumsal gereksinim ortaya çıkar. Toplumsal talepler bilim ve teknolojideki ilerlemeye bağlı olarak tür ve hacım olarak artar. Bu taleplere bağlı olarak toplumlar, yeni yatırım kaynakları bularak (emek, sermaye, girişimci) yeni üretim örgütlenmeleri (fabrikalar) oluştururlar. Yapılan sürekli yeni yatırımlarla toplumlar zenginleşir,  uygarlıkta daha ileri noktalara ilerler.

 Bilim ve teknolojideki buluşlar toplumları iki yönde etkileyerek üretime yansımaktadır: Makineleşmeye bağlı olarak kitlesel üretimler gerçekleştirilirken, aynı zamanda yeni yatırımlar için yetersizlikler ortaya çıkarır. Yeni yatırım gereksinimleri bir yandan özgün yeni, ilk üretimi yapılacak ürünler için ortaya çıkarken, ikincil olarak da bir ürünün üzerinde değişikliklerle ve geliştirmelerle yapılacak üretim için ortaya çıkmaktadır. Bu yeni gereksinimlerin getirdiği yetersizlikler, kitlesel üretim yöntemini daha kışkırtmış, yeni pazar gereksinimini, ticari tasaları daha da arttırmıştır. Ekonomistler ve yatırım yapan şirketler Kitlesel Üretim Yönteminin zararlarını, toplumlarda ortaya çıkardığı yıkımı, neden olduğu ekonomik krizleri, teknolojik ilerlemenin büyüleyici etkisi altında kalarak yöntem olarak üretimdeki yanlışlıktan kaynaklandığını görememişler, sorunların çözümünü değişik ekonomik ve siyasal düzenlerde aramışlardır.


Bilim ve mesleklerde artma ve gelişme, girişimcilerin daha fazla sermayeye ve insan gücüne gereksinim duymalarına neden olmuştur. En az maliyetle, daha fazla çalışma saatleri ve daha fazla işgücü ile daha fazla üretme gereksinim ve tutkusu insanın sömürülmesine, insan haklarının çiğnenmesine neden olmuştur. Ortaya çıkan yeni kölecilik anlayışı ve insanlar arasındaki gelir farklılığı, birçok düşünürün; sanayinin, uygarlığın gelişmesinin insanlığın yararına olmadığı düşüncesini ileri sürmesine neden olmuştur. Ürünlerin daha fazla üretilerek depolanması ile boş zamanların yaratılacağı düşüncesine dayalı ideal toplumsal sistemler düşünülmüştür. Modern toplumlarda bilim ve teknoloji ile birlikte yeni meslek ve malların üretilmesinin, insanlar arasında eşitsizliği, gelir farklılığını arttıran olumsuz etkileri ile ilk göz önüne seren Yakın Çağda, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı (Bilim ve Sanatlar Üzerine Konuşma)” adlı yayını ile Jean Jacques Rousseau olmuştur:

“…toplum içinde yaşayan insanda işler hep başka türlü olur: Önce yaşamak için zorunlu gereksinme maddeleri, sona gereksinmeden fazla olanlar söz konusu olur; sonra hayatın tatlı zevkleri, daha sonra büyük servetler ve sonra uyruklar, daha sonra da köleler gelir; bir an bile durup dinlenmek yoktur. Daha da garip olanı şu: Giderilmesi gereken gereksinmeler doğal gereksinmeler olmaktan ne kadar çok uzak ve ne kadar az zorlu iseler bunlara karşı duyulan tutkular da daha kötüsü, bunları giderme gücü de o kadar artıyor. Öyle ki, Benim kahramanım, uzun gönenç ve refah dönemlerinden sonra, birçok hazineyi yiyip bitirdikten Ve birçok insanı yıkıp yere vurduktan sonra, evrenin tek hâkimi oluncaya kadar her şeyi boğazlamaya kadar varır.
Bütün insan hayatının değilse uygarlaşmış her insanın içyüzündeki gizli kendini beğenmişliğini ve gözü yükseklerde olmanın ahlaki tablosu, kısaca, işte böyledir. Uygar insanın durumu ile vahşi insanın durumunu hiçbir peşin hükme kapılmadan karsılaştıran ve bunu yapmak elinizden geliyorsa, uygar insanın kötülüğünden, gereksinmelerinden ve yoksulluklarından başka, bir de ıstıraplara ve ölüme ne kadar yeni kapılar açtığını araştırın. Bizi tüketen akıl ve ruh acılarını, bizi yoran ve yıkan şiddetli tutkuları, fakirlere fazlasıyla yüklenen esiri çalışmaları, zenginlerin kendilerini bıraktıkları daha da tehlikeli gevşekliği ve kimini gereksinmeden kimini de aşırılıklardan öldüren durumu düşünürseniz; o korkunç besin karışıklığını, bu besinlere lezzet vermek için başvurulan tehlikeli çeşnilendirmeleri, bozuk yiyecekleri, hileli ilaçları, bu ilaçları satanların düzenbazlıklarını…”
“..Toplumdan ve onun besleyip meydana getirdiği şatafattan, fizik yetilerden çok zihin yetilerinin pay sahibi olduğu sanatlarla mekanik sanatlar, ticaret, edebiyat ve sanayi geliştiren, devletleri zenginleştiren ve yok eden bütün bu yararsız şeyler doğar. Bu zayıflayıp sona yaklaşmanın sebebi çok basittir. Tarım, kolayca görüleceği gibi, niteliği nedeniyle bütün sanatların içinde en az karlı olması gereken sanattır; çünkü tarımın urunu bütün insanların kullanmaktan en az vazgeçebileceği şeyler olduğu için, fiyatlarının da en fakir insanların satın alma gücüyle orantılı olması gereklidir. Aynı ilkeden bir de şu kural çıkarılabilir: Genel olarak sanatların karlılıkları yararlılıkları ile ters orantılıdır ve en gerekli olan sanatların, en sonunda, en çok ihmal edilen sanatlar olmaları gerekir. Buradan da endüstrinin gerçek üstünlüğü ve endüstrinin ilerlemesinden doğan gerçek sonuç hakkında neler düşünülmesi gerektiği anlaşılır… Sanatlar ve endüstri yaygınlaştığı ve geliştiği ölçüde, lüksün sürdürülmesi için zorunlu olan vergilerle yüklü ve hayatını işle açlık arasında geçirmeye hükümlü, küçük görülen çiftçi tarlasını terk edip, ekmek götürmesi gereken şehre kendi ekmeğinin peşinde koşmaya gider.”

Uygarlığın getirdiği kötülüklere rağmen, bilim ve teknoloji alanındaki çalışmalar insan varlığının ayrılmaz bir parçasıdır ve engelleme olanağı yoktur. Bilim ve sanatlarda gerçekleşen ilerlemeyi engelleyerek insan mutluluğunun sağlanacağı düşüncesi büyük bir çelişkidir.
Üretim yönteminde bazı adı konulmayan değişimler yaşanılsa da 1980’li yıllara kadar Kitlesel üretim yöntemi anlayışı, büyük krizlere, dünya savaşlarına rağmen karşı konulmaz ve yöntem üzerine fazla düşünülmeyen konu olarak kalmıştır.

 “Klasik üretim anlayışının egemen olduğu, yığınlar halinde üretim yapıldığı, fabrikalarda sadece daha fazla kâr elde etme amacına yönelik olarak çalışıldığı bir dönemin rekabet anlayışı da, ekonomik anlamda çok da ilerleme sağlayıcı bir özelliğe sahip olmamıştır. Dönemin dinamiklerine uygun anlayışlar olarak ortaya çıkmış oldukları söylenebilir, fakat yarattığı tahribatlar itibariyle de pek de amaca ulaştırıcı nitelikte olmadıkları ortadadır. “
YALÇINKAYA, Timuçin, “Sanayi ve Bilgi Toplumlarında Rekabet Ekonomisi” Rekabet Bülteni Dergisi, ESC Consulting Yayını, Yıl:2001, Sayı:5, 2001.
ÜRETİM YÖNTEMİ VE ÜRETİM TEKNİĞİ KAVRAMLARININ AYRIMLILIĞI:
Üretim Teknik veya sistemleri ile Üretim Yöntemlerini birbirinden ayırt etmek gerekir. Ekonomik anlamda Teknik deyimi genel olarak üretimde kullanılan alet ve araçlar için kullanılır. Üretim tekniği, varolan günün üretim araç, gereç ve üretim öğelerini günün üretim koşulları içinde değişik yollarda bir araya getirerek üretim faaliyetinde bulunmayı anlatır. Üretim yöntemi ise ekonominin tüm gelişme tarihinde, üretim ve tüketim dengelerini en ussal biçimde gerçekleştirecek;  karşılaşılacak sorunların, yanılgıya uğramadan kolay ve zamanında çözüm yollarını ortaya koyacak; kolay, hızlı, verimli üretim faaliyetini gerçekleştiren düşünce anlayışını ve yolunu anlatır.

Gerçeği araştırmak için her şeyden önce doğru akıl yürütmede yöntem sorununu araştıran ünlü filozof  Descartes ‘Anlığın Yönetimi İçin Kurallar’ adlı kitabında yöntemin belirlenmesinin gerekliliğini şu sözlerle anlatır:
: “ gerçeği bir yöntem olmaksızın araştırmak…doğal ışığı karıştırıp ansal güçleri köreltir,,,görüşlerini zayıflatır…Yöntem karşıt yanılgıya  düşülmeksizin …tüm şeylerin bilgisine ulaşabilmek için tümdengelimin nasıl bulunması gerektiğini doğru olarak açıklıyorsa…daha öte hiç bir şey gerekli değildir”.

 Üretimde anlayış, düşünüş olarak iki tip Üretim Yöntemi vardır: Kitlesel üretim yöntemi ve esnek üretim yöntemi. Üretim teknikleri veya üretim sistemlerinin sayısı ise çok daha fazladır: Grup teknolojisi üretimi, sürekli üretim sistemi, sıfır stoklu üretim…vb

KİTLE(YIĞIN) ÜRETİM YÖNTEMİ:
Makineleşmeden, teknolojinin gücünden yararlanarak yapılan çok büyük ölçekli üretime verilen bir addır. Çok büyük hacimli kitle üretimi, optimal bir büyüklüğe ulaşan işletmelerin ortalama üretim maliyetleri düşürür,  büyük rekabet üstünlükleri sağlar. Ancak optimum büyüklükten sonra özellikle talebin doyum noktasına ulaşması ile pazarlama sorunu ortaya çıkar. Üretimin düşürülmesi zorunluluğu ekonomilerde gerilemelere, krizlere yola açar.
Kitle üretimi yöntemi anlayışına sahip olan işletmeler, talebin doyumu, pazarların gereksinimlerini karşılamaları durumunda, üretim yapılarında bir değişiklik yapmak üzere kuruluşlarını yapılandırmazlar.
Kitlesel üretim yönteminde İşbölümü,  Klasik ekonomistlerden Adam Smith’in işbölümünün düzenli olarak yapılandırılmış olmasının üretimin tüm süreçlerindeki önemi üzerine görüşlerine dayanarak,  aşırı olarak düzenlenmiştir. Çünkü Adam Smith “ Ulusların Zenginliği” adlı ünlü klasik kitabında İşbölümünün üretim artışının en önemli etkeni olarak görür.
“Pek yoksul ve bu yüzden gerekli aletler bakımından kötü donatılmış olmasına karşın,
işçiler sıkı çalışınca, aralarında, günde on iki libre kadar iğne yapabiliyorlardı. Her librede, dört binden çok orta boy iğne bulunmaktadır. Demek, bu on iki kişi bir arada günde kırk sekiz bini aşkın iğne yapabilmekteydi. Şu halde, kırk sekiz binin onda birini yapan her adam, günde, dört bin sekiz yüz iğne yapıyor sayılabilir. Oysa, birbirine bağlı olmadan, ayrı ayrı çalışsalar bu iş için yetişmemiş bulunsalardı, bunlardan her biri, günde teker teker, kuşkusuz yirmi iğne, belki bir tek iğne bile yapamayacaktı. Yani yaptıkları çeşitli işlemlerin elverişli bölümü ve birleşimi sonucunda şimdi başardıklarının iki yüz kırkta birini muhakkak dört bin sekiz yüzde birini, ihtimal ki beceremeyeceklerdi.”


İşbölümünün üretkenliğini daha da artırmak için hareketli bantlar konularak bant sistemi üretim kurulmuştur. Kitlesel üretim yönteminin önemli temsilcileri, kitle üretim sisteminin bilimsel olarak kurallarını açıklayan Taylor  ile fabrikalarında aynı yöntem uygulayan Ford’dur.  Ekonomist Keynes ile birlikte bu yöntemin önemli geliştirici ve sürdürücüleri olmuşlardır.

Üretim yapıları Klasik ekonomistlerden Adam Smith’in işbölümünün üretimdeki artışın önemi üzerine görüşlerine dayanarak aşırı bölümlere ayrılmıştır. Bu bölümlerde, işbölümünün üretkenliğini daha da artırmak için hareketli bantlar konularak bant sistemi üretim kurulmuştur.
 Kitle üretim yönteminin kurallarını Taylor koyduğundan ve Ford fabrikalarında bu yöntem geniş olarak uygulandığından, bu yöntem aynı zamandaTaylorizm ve Fordizm olarak da adlandırılır.

Kitlesel üretim yöntemi anlayışının ilkelerini şöyle sıralayabiliriz: a)İleri düzeyde makileşmeden yararlanarak üretim işlemlerinin sayısını ve sürelerini azaltmak, bu amaçla çok büyük, karmaşık; uzun ömürlü fabrikaların kuruluşunu amaçlamak b) Özellikle üretim olmak üzere tasarım ve satış organizasyonunda aşırı iş bölümüne gitmek. c) Kitlesel üretimi sürdürebilmek için oransal olarak fiyatları düşürmek. d) Kitlesel üretim yapabilmek için daha büyük şirketler kurmak. Küçük şirketlerin kitlesel üretimde büyük şirketlerle rekabet etmesi piyasa koşullarında daha zordur.

Kitlesel üretim yöntemi anlayışı ortaya önemli sonuçlar çıkarmıştır. Makineleşmeye dayanan aşırı işbölümüyle ortaya çıkan kitlesel üretime talep yön vermemektedir. Düşük maliyetle bol miktarda üretilen malların (kaliteli olmasa da) her zaman alıcı bulacağı varsayılmaktadır. Küçük şirketlerin piyasada varlıkları piyasaların rekabetine bırakılmaktadır. Aşırı işbölümü ve çalışanların mekanikleştirilmesi, çalışanların niteliksiz duruma getirilmesini ve niteliksiz işçiliği teşvik etmiştir. Kitlesel üretim kitlesel tüketimleri gerektirdiğinden, ulusların kendi üretimlerini tüketmeleri ekonomik anlayışını ve Keynes’in ulusal pazarların korunması, devletin piyasalara müdahalesi ekonomik düşüncelerinin savunulması düşüncesini ortaya çıkarmıştır.

Zaman içinde kitlesel üretim yöntemiyle üretim yapan şirketler için atıl makinelerle uğraşmak atıl işçilerle uğraşmaktan daha önemli hale geldi, çünkü stoklar yükseldi, yeni müşteri ihtiyaçlarına cevap verilemedi. Müşteriler kalite, dayanıklılık ve satış sonrası hizmetlere büyük önem vermeye başladı.


Kitlesel üretim yöntemi ve anlayışı bilim ve teknolojinin ilerlemesi ile ortaya çıkmış olan bir üretim olmasına rağmen, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin önünde engel olan bir yöntem olmuştur. . Çünkü büyük şirketlerin ileri, yeni teknolojileri kullanımı zordur, sınırlıdır. Büyük maliyetlerle kurulan büyük şirketler yeni teknolojileri kullanmakta, yeni maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle, esnek üretim yöntemi anlayışı benimseninceye kadar daha tutucu davranmışlardır.

 Kitlesel üretimle açlığın ve yoksulluğun sona erdirileceği düşünülürken, büyük ekonomik krizlerin ve savaşların, piyasa dengesizliklerinin çıkmasına nedeni olmuştur. Bu üretim yöntemi bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemelere ayak uydurmayan hatta önünü kesen bir yöntem olduğundan,  bu temel niteliği nedeniyle,  gelişmelere kapalı kitlesel üretim yapan toplumsal sistemler uygarlığın gelişmesine ayak uyduramayarak yıkılmak zorunda kalmıştır. Doğu Blok’unun ortaya çıkış ve yıkılışının temel nedenleri de, bu yöntemin ortaya çıkardığı ekonomik süreçlerde aranmalıdır.

Esnek üretim yöntemi ise, bilim ve teknolojideki gelişmelerle üretimi uyumlaştırmıştır. İnsanın bilim ve teknolojideki gelişmesinin önünü kesen değil tersine, hızlandıran ve topluma yayan bir anlayış ve yöntemdir.



İsmail İNCİ,  19/12/2013




1 Kasım 2013 Cuma

ATATÜRK'ÜN NUTUK'UNDAN CUMHURİYETİN BUGÜNKÜ PANORAMASI




LAİKLİK İLKESİNİN GELİŞME SÜRECİNDE VARMIŞ OLDUĞU SON NOKTA

-ATATÜRK’ÜN NUTKUN’DAN-


Mustafa Kemal Atatürk Nutuk Adlı ünlü söylevinin Cumhuriyetin ilanı sonrasındaki mücadelesin anlattığı son bölümlerinde şöyle demektedir.


“Bizimle görüşte ve yapılan çalışmalarda uzlaşma ve işbirliği aramayı gerekli bulmaksızın bağımsız ve gizli çalışan bir grup belirdi. Bu grup, iyi niyetli ve hakkı tutar gibi görünerek bütün parti üyelerini kendi görüşlerine çekmekte başarılı olmaya başladı.”



Bu yöntem, ülkeleri istedikleri yönde biçimlendirmek isteyen düşman güçlerin uyguladıkları önemli bir siyasi ve askeri taktiktir. Bugün ülkemiz koşulları ile benzerlikler taşıyan bir yöntemdir: Ekonomik ve siyasi başarılarla kendi ilkeleri yönünde çalışacak hükümetteki iktidarlara güç kazandırılır, kendilerine aşırı güven duygusu duymaları sağlanır.


“Efendiler, Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için, herkesin bildiği üzere bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki ayrı düşünce ve görüş birbiriyle sürekli olarak çarpıştı. O düşüncelerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu görüşün sahipleri belli idi. Diğer bir düşünce, saltanat rejimine son vererek Cumhuriyet rejimini kurmaktı. Bu bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemeyi başlangıçta sakıncalı buluyorduk. Ancak, düşünce ve görüşlerimizi daha sonra zamanı geldiğinde uygulayabilmek için, saltanat taraftarlarının görüşlerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, özellikle Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, saltanat taraftarları padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için ısrar ediyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini veya gerekli olmadığını söyleyerek, o tarafı geçiştirmekte yarar görüyorduk.


Devlet idaresini, Cumhuriyet'ten söz etmeksizin millî hâkimiyet ilkeleri çerçevesinde her an Cumhuriyet'e doğru yürüyen rejim etrafında yoğunlaştırmaya çalışıyorduk.”

Ne yazık ki aşamalı olarak cumhuriyetin gelişmesi için planlanan hedeflere varmak için yapılan çalışmalar, bu gün, cumhuriyet karşıtlarının amaçlarına ulaşmaları için aşamalı çalışmalara dönüşmüş görünmektedir.



“Yunus Nadi Bey, Rauf Bey'in bir gün önceki sözleri üzerinde durarak, millî hâkimiyet mi Cumhuriyet'in gelişmesinden doğmuştur? Yoksa Cumhuriyet mi millî hâkimiyetin gelişmesinin sonucudur?" Şeklinde bir nazariyenin tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.


Rauf Bey'in "Değil halifenin, saltanatın, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın aleyhindeyim" Şeklindeki sözlerini, Yunus Nadi Bey, şöyle yorumladı: Rauf Bey'e göre bu makamın hakları vardır. İfade açıktır. Saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın, günün birinde belki lâzım olacaktır." "Halbuki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu çıkmıştır. Bütün makamlar tespit edilmiştir. Bütün durumlar kanunda yerini almış, belirtilmiştir. Ama hâlâ efsaneden,  safsatadan söz ediyor."


Bundan sonra Yunus Nadi Bey şunları söyledi : "... Cumhuriyet'i beğenmeyen kimseler vardır. Açıkça söyleyemediklerini düşüncelerinde besleyen yaratıklar vardır ve bunlar içimizdedirler. "... Öyle adamların kafası ezilir, efendiler!"


Sayın Yunus Nadi Bey’in askeri darbelerle cumhuriyet düşmanlarının kafalarının ezilmesi dönemi günümüzdeki koşullarda, artık geçerli bir demokrasi yöntemi değildir. Halkın oyları ile cumhuriyet düşmanlarının ve cumhuriyeti geriletenlerin ezilmesinin koşulları geçerli bir yöntemdir


  “Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolların belirtilmesi gerektiğini, o takdirde daha samimî ve daha kesin olarak yürünebileceğini söyledi ve Rauf Bey'in görüşüne temas ederek şöyle bir değerlendirme yaptı : "Millî hâkimiyet başka bir konudur. Cumhuriyet, meşrutiyet, mutlakıyet rejimleri ve istibdat daha başka konulardır. Bunlardan bir kısmı devlet şekilleridir. Diğerleri millet iradesinin kullanılması ve uygulanmasıdır. Bu dört şekil içinde, millî hâkimiyetin çeşitli yollarla uygulandığını görüyoruz. Hattâ bir parça istibdat şeklinde bile vardır. Meşrutiyette biraz daha fazla, Cumhuriyet'te daha fazla. Bundan dolayı, burada iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir, Millî hâkimiyet Cumhuriyet'in gelişmesinin eseridir, denemez. Çünkü millî hâkimiyet, şekil değildir. Ruh ve öz meselesidir. " Mahmut Esat Bey, Rauf Bey'in şahsî görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde, gerektiği kadar durduktan sonra: "Türk inkılâbı yükseliyor. "Ancak, bu inkılâbı süratle hedefine, milletçe beklenen hedefine ulaştırabilmek için, bir an önce gerçek durumun açıklık kazanması lâzımdır. Türk milleti, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi, bunu beklemektedir sözleriyle konuşmasına son verdi.”


Halifeliğin korunmasını, cumhuriyet yönetimi yerine meşruti bir yönetimin ülkede kurulmasını hedefleyen Rauf bey ve taraftarlarının uyguladığı karşı politika, Milli Hakimiyet ve Millet iradesinin cumhuriyet rejimiyle halkın elinden başka temsilcilere verilerek ortadan kaldırıldığı, bu nedenle kurtuluş savaşında kurulan TBMM yönetim ve rejiminin sürdürülmesi gerektiği oluyor. Bu siyasete karşılık Mahmut Esat Bey, bilimsel bir siyaset diliyle yanıt veriyor.


“Bu gensoru sahnesinden sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmaya mecbur edildiler. Bilindiği üzere "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" diye bir parti kurdular. Bu partinin gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar.


"Cumhuriyet" kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet'i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye "Cumhuriyet" ve hem de "Terakkiperver Cumhuriyet" adını vermiş olmaları, nasıl ciddîye alınabilir ve ne dereceye kadar samimî sayılabilir.”


"Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır" ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kızdırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüz yıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi : ?


Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirrnek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları, dinî bağnazlığı coşturarak, milleti, Cumhuriyet'e" ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinî düşünce ve inançlara saygı perdesi altında : "Biz Hilâfet'i yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz ! Çünkü, Mustafa Kemal'in partisi Hilâfet'i kaldırdı. İslâmiyet’e zarar veriyor; sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir" diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı slogan bu gerici haykırışlarla dolu değil miydi ?


Efendiler, bu slogana bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce ( 10 Mart 1923 tarihinde) idam edilmiş olan Cebranlı Kürt Halit Bey' e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız : " İslâm dünyasının ebedîliğini sağlayan ilkelere saldırıyorlar." "Bu konudaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin gayretlerini artırdım "Batıyı örnek almak, tarihimizi, medeniyetimizi, kaybetmeyi" zarurî kılar. "... Hilâfet'i yıkmak, lâik bir idare kurmayı düşünmek, hep İslâmlığın geleceğini tehlikeye sokacak sebepleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.


Efendiler, olaylar ve olup bitenler ortaya koydu ve ispat etti ki, "Terakkiperver ve Cumhuriyet Fırkası'nın programı en hain kafaların eseridir. Bu parti, memlekette suikastçıların, gericilerin sığınağı ve ümitlerinin dayanağı oldu. Dış düşmanların, yeni Türk Devleti'ni körpe Türk Cumhuriyeti'ni yıkmayı hedef alan plânlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih, (gizli maksatlarla hazırlanmış, genel ve gerici nitelikteki) Doğu isyanının sebeplerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli sebepleri arasında "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın dinî konularda verdiği sözleri, doğuya gönderdiği sorumlu sekreterinin kurduğu örgütü ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.



Hatıra defterini "fazladan ve gece kılınan namazlar' ın sevabını anlatan hadislerle dolduran bu sorumlu sekreter, doğu illerimizde dinî kışkırtmalarda bulunurken, partisinin programını uygulamıyor muydu? Masum halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de fazla namaz kılmayı vaaz ve nasihat eden, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu ?


Efendiler, yaptığımız inkılâbın genişliği ve büyüklüğü karşısında eski hurafelerin ve müesseselerin birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici unsurlar, "dinî düşünce ve inançlara saygılı" olduğunu ilân eden bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri ün yapmış kimselere dört elle sarılmazlar mı? Yeni parti kuran kimseler bu gerçeği kavramış değiller midir? O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile, millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken cevapta iyi niyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler, memleketi ileriye götüreceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için mazeret sayılamaz!


Efendiler, yeni parti kendine ad olarak seçtiği "Terakki" ve "Cumhuriyet" kelimelerinin tam tersi olan anlamlarla gelişmiştir. Bu partinin liderleri, gericilere gerçekten ümit ve kuvvet vermiştir. Buna örnek olarak arz edeyim : Ergani’de, asilerin valiliğini kabul eden ve sonra asılmış olan  Kadri, Şeyh Said'e yazdığı bir mektupta : "Millet Meclisi'nde, Kâzım Karabekir Paşa'nın partisi, Şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır. Bize yardımcı olacaklarına şüphe etmem. Hatta, şeyh Eyüp'ün yanında bulunan sorumlu sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir..." diyor. Şeyh Eyüp de yargılanması sırasında : "Dini kurtaracak tek partinin, Kâzım Karabekir Paşa'nın kurduğu parti olup, Şeriat hükümlerine uyulacağının, parti tüzüğünde ilân edildiğini" söylemiştir.”


Efendiler, "Terakkiperver" ve "Cumhuriyet" kelimelerini kullanarak, bize ve milletin aydınlarına karşı din bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gericilik ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda türlü düzen ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığından habersiz oldukları düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin bütün üyelerî söz konusu olmasa bile, dinî vaatleri başarıya ulaşmanın en etkili unsurları sayan ve bununla ilgili sloganı tüzüklerine de koymuş olan kimselerin, şahıslarımıza ve memlekete karşı yöneltilmiş olan suikastlardan habersiz oldukları kabul edilemez!


Diyelim ki, bunların isyanın patlak vermesinden aylarca önce, memleketin şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan, "Cemiyet-i Hafiye-i İslâmiye" teşkilâtından, İstanbul'da Nakşıbendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için söz verildiğinden ve nihayet millî sınırlarımızın dışında bulunup da Doğu isyanını kışkırtanların bildirilerinde, Kâzım Karabekir Paşa'nın partisinden ümitle söz edildiğinden haberleri olmadığını düşünelim. Ancak, Bunların, Fethi Bey Hükûmeti zamanında, doğrudan doğruya Fethi Bey vasıtasıyla kendilerine, partilerinin zararlı, isyan ve gericiliği kışkırtıcı bir durum ve nitelikte olduğu bildirildiği zaman olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim tertemiz düşüncelerle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği kavrayıp ona uymaları beklenirdi. Onlar tam tersine, bu defada "dinî düşünce ve inançlara saygılıyız" sloganını büsbütün zıt bir anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sözde, bu sloganla, her dinin ve her dinden olanların düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını belirtmek... geniş ölçüde hürriyetçi olduklarını anlatmak istiyorlarmış... Efendiler, böyle bir tutuma dürüst ve samimîdir denemez! “


Büyük liderin cumhuriyeti kurduğu yıllarda mücadele ettiği koşullar ne yazık ki hala varlığını güçlenerek korumaktadır. Ancak, bu koşullarla mücadele edecek o kadar da güçlü  bir cumhuriyet nesli yetişmiş durumdadır.




İsmail İNCİ,  01/11/2013


28 Ekim 2013 Pazartesi

CİSİMSEL TOPLUMSAL BİRLİK KAVRAMININ ÖZÜ




BİRLİK, BÜTÜNLÜK KAVRAMLARI VE TOPLUMSAL BİRLİK BÜTÜNLÜK ÜZERİNE

 

Birlik: birbirinden farklı parçaların bir araya gelerek uyumlaşmasıdır. Birlik, sözcükten de anlaşılacağı gibi farklı yapıdaki parçaların bir araya gelebilmelerini içerir. Bu bir araya geliş, farklı birçok yönlerin bulunduğu durumda ortak bir özellikte birleşmeyi anlatır. Birlik, parçaları bütün nitelikleri ile birbiriyle özdeş olan “bütün sözcüğünün karşıtıdır.

Bütünü oluşturan parçalar, birbirinden ayrı niteliklere yöneldikçe (birliği oluşturdukça) enerjisi oluşur ve artar. Bu potansiyel enerji, bütünü oluşturan parçaların karşıtlığına, farklılığına bağlı olarak azalır veya çoğalır. Bütünün birliği, bütünlüğe; kendi içinde özdeşliğe dönüştükçe enerjisi söner, tümleşir.


Her bütünün, yine de kendi özdeş bir enerjisi vardır. Bu özdeş enerjinin ortaya çıkması da yine her bütünün, içinde birliği oluşturduğu bir parça konumunda olmasından kaynaklanır. Varlıklar ortamında her cisim bir bütündür, ancak varlıklar kümesinin içinde kümeyi oluşturan birliğin bir parçasıdır ve diğer parçalarla ayrı niteliklerinden dolayı enerjisini ortaya çıkarır.

Bütün, parçaları özdeşleştikçe elementleşir, enerjisini yitirir. Enerjinin ortaya çıkarılabilmesi için, bütünün parçalanması gerekir, ancak bu parçalanma, parçalarının ayrı nitelikler kazanması yönünde gerçekleşmesidir. Bütünün ayrı parçalara çözülmemiş olması gerekir. Bu varlaşma ve oluşum,  bütünün kendi içinde çatışması değil, farklılaşarak belirlenmiş yönde (hedefte, amaçta) birlik oluşturmasıdır.

 

Toplumsal yaşamda, çatışan, uyuşmayan grup ve bireylerden birlik oluşmaz. Bu durumda her grup, topluluk, birey kendi içinde, toplum dışına çıkacak biçimde bütünlük kazanmış demektir. Toplumsal birliği oluşturan birer parça olma niteliklerini yitirmişlerdir. Ayrı nitelik ( farklı görüş, anlayış) taşıyan grup ve topluluklar, birbirlerini ortak amaçlarda seven ( aynı yönde devinen cisim) toplum bireyleri olarak uyuşarak, “birliği” oluştururlar.
 
 

 

10 Ekim 2013 Perşembe

AMERİKAN DOLARININ ULUSLARASI DOLAŞIM DEĞERİ OLMASININ ETKİLERİ




BATI UYGARLIĞININ ORTAYA ÇIKIŞININ MALİ KAYNAKLARI-ALTININ VE DOLARIN ULUSLAR ARASI SATIN ALMA DEĞERİ NİTELİKLERİ, ETKİLERİ VE DOLARIN GELECEĞİ




Ünlü düşünür Platon toplumda ussal yetenekler yönünden en değerli olan insanları Altın madeninin değeri ile benzeştirerek Altın Soyundan gelenler olarak sınıflandırır. Diğer insan gruplarına da değeri daha düşük olan madenlerle benzeştirerek ussal yeteneklilerine göre demir soyundan,  bakır soylundan gelenler, der.
On yedinci yüzyıldan başlayarak Avrupa’da yaşayan toplumlar, günümüze kadar gelen büyük bir uygarlık yaratmışlardır.  Günümüzde de büyüklüğü tartışılmaz olan Batı uygarlığını yaratan güç,  Avrupalıların Altın Soyundan gelmiş olmaları değildir;  eşdeyişle diğer uluslardan üstün, ayrıcalıklı bir doğada (ırkta) yaratılmış olmalarından gelmemektedir. Ortaya çıkarmış oldukları, bilim ve teknolojideki büyük buluşlara dayanan uygarlıklarını diğer ulusların uygarlıkları ile karşılaştırdıklarında, geçmişlerini unutarak, kendi ırklarının üstün bir soydan gelmiş olması gerektiği sanısına kaptıran Batı uygarlığı, durup dururken kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Büyük bir Narsizm duygusuyla uygarlıkları karşısında duydukları hayranlıkla kendilerinin diğer ulusların insanlarından üstün yeteneklerde doğmuş oldukları düşünce ve inancının ortaya çıkışı büyük bir yanılgıdır. Avrupa’nın bilimde, düşüncede,  uygarlıkta büyük bir gelişme göstermesini sağlayan, Altın Soyundan gelmiş olmaları değil ama ele geçirmiş oldukları Altın ve Gümüş değerli madenlerinden oluşan finansal kaynaklardır. Avrupa’nın kendine özgü ortaya çıkan uygarlığının finansal kaynakları, Amerika’nın bulunuşu ile İspanyolların, Portekizlilerin, ardından da Hollanda, Fransız ve İngilizlerin kalyonlarla yüklü binlerce ton altın ve gümüşü Avrupa’ya getirmiş olmalarıdır.


 “Deniz aşırı yayılmanın önemli bir ekonomik sonucu da zengin altın ve gümüş yataklarına sahip olan Meksika ve Peru’nun keşfiydi. Çok büyük miktarlarda altın ve gümüş geçmiş medeniyetlerin hazinelerinden ele geçirildi. İspanyollar kıymetli maden akışını devam ettirmek için büyük ölçekli madencilik teşebbüsleri organize ettiler. Yüzyıl aşkın bir süre İspanyol donanması Avrupa’ya akıl almaz miktarda hazineler taşıdı.” (s. 95, İktisat Tarihi, Anadolu Üniv.yayınları, No: 2802) 



Antoine De Montchretien’in 1615 yılında Fransa Kralı ve Kraliçesine ithafen yazmış olduğu “Mekanik Sanatların ve İmalatın Düzenlenmesinin Faydaları Hakkında” Politik Ekonomik Risale’de yazmış olduğu düşüncelerinde bir yandan altın ve gümüşün varlığının ülkelerin tek zenginlik kaynağı olduğunu (Merkantilizm anlayışının ilkelerini ortaya koyarken) açıklarken, bir yandan da Avrupa’da büyük bir altın ve gümüş varlığının ortaya çıktığını, Hollandalıların bu varlıkla kısa sürede endüstrileştiğini, ancak altın ve gümüşün yanında asıl zenginliğin toplumların insanlarının gerçekten üretim yapabildikleri mesleklere sahip olmaları gerektiğini açıklamaya çalışmıştır:
““Yüzlerce yılda edinilen deneyimler göstermiştir ki her zaman temel kaynak paradır.... Altın her zaman demirden daha güçlü görülmüştür. (...) Bu yüzden
saldırabilecek veya saldırıya uğrayabilecek her büyük devlette insanlar altın
toplamak için gerekli her yola izin vermiş ve tüm yolları denenmiştir.”
“Hipokrat’ın bir zamanlar tıp için söylediği şey, tüm zanaatlar için söylenebilir: “Sanat uzun, yaşam kısa ve deney zor.” (Zanaatkârların) farklı ve çeşitli işlerini gözlemlemeye zaman ayıran bir insan bunun doğru olduğunu bilir. Bilgi terin içindedir ve iyi işler yapma becerisi de sürekli pratik yapmayı gerektirir. Bir evi, araziyi, bir elbiseyi para vererek satın alabilirsiniz ama bir zanaatı ancak zamanla elde edersiniz. Bu nedenle, bu krallıkta hangi akla hizmetle bir kişinin bir miktar para vererek, üç veya dördü gerekirken tek bir başyapıt üretmeden, hatta çoğunlukla çırak olarak bile çalışmadan, istediği zanaat alanında çalışmasına izin veren bir tescil mektubu alabildiğine şaşıyorum.”

 “Atalarımızın karşısındaki Ceneviz ve Venedik gibi, bizim gözlerimizin
önündeki Hollanda bunun en iyi örneği ve kanıtıdır. Bu ülkenin (Hollanda)
bir endüstri mucizesi olduğuna şüphe yoktur. (...) Bu kadar kısa sürede bu
kadar büyük başarı kazanmış başka devlet yoktur; böylesi zayıf ve muğlak
başlangıçlar bu kadar yüceltilmemiş, bu kadar bariz ve ani gelişme sağlamamıştır.”
Yine aynı tarihlerde yaşamış olan ünlü düşünce insanı David Hume, “ Dış ticaret Dengesine Dair” makalesinde, Amerika’dan gelen binlerce ton altından söz etmektedir:
“İspanyolların Amerika’dan kalyonlarla getirdiği bütün parayı herhangi
bir kanunla veya bir zanaat veya endüstri sayesinde İspanya’da tutmanın
mümkün olduğunu hayal edebilir miyiz? Veya Pirene’lerin öbür tarafında
satılabilecek tüm malların, oraya gitmenin bir yolunu bulup o engin hazineyi
kurutmak yerine, burada, Fransa’da oradakinin onda bir fiyatına satılabileceğini
hayal edebilir miyiz? Tüm milletlerin bugün İspanya ve Portekiz ile
ticaretlerinden kazançlı çıkmasının, sıvılarda olduğu gibi paranın da uygun
bir düzeyden fazla biriktirilememesinden başka ne sebebi olabilir? Bu ülkelerin
egemenleri eğer pratikte uygulamak mümkün olsaydı, altınlarını ve
gümüşlerini kendilerine saklamakta tereddüt etmezlerdi.” (...)

Altın ve gümüşün uluslar arası alım satım (değişim) aracı olması bu ülkelere, Doğunun tüm maddi ve düşünsel zenginliklerinin sahibi olmasını sağlamıştır. Doğu’dan gelen uzman, yetenekli işçiler, ustalar, sanatkâr ve düşünürler, eğitimci ve öğretmenler ile Avrupa insanının düşünce ve uygarlığı büyük bir gelişme göstermeye başlamıştır. Bugünkü deyimle büyük bir “beyin göçü” oluşturmuşlar ve bu göçten, değerli madenleri sayesinde en iyi biçimde yararlanmışlardır. Bu sayede üretim tekniklerinde büyük değişiklikler olur,  birçok tekstil-dokuma, ipek, cam, saat, kâğıt sanayileri kurulur. Amerika Birleşik Devletlerinin dünya egemenliği gücünün günümüzde sürmesinin gizi de, her türlü maddi koşulları kullanarak dünyanın dört bucağındaki büyük zekâları ülkesine getirmesi ve onlardan en verimli yolda yararlanıyor olmasıdır.

Altın ve gümüşün bugünkü Amerikan doları gibi uluslar arası bir değişim aracı olması, bu ülkelerde en büyük zenginliğin altın ve gümüş biriktirme ve bu değerli madenlere sahip olma ekonomik anlayışını ortaya çıkarmıştır ki bu ekonomik anlayışa Merkantilizm adı verilir. Bu ekonomik anlayış, altın ve gümüşün hiçbir ‘Kullanım Değerinin’ (yararının) bulunmadığının tarım ve hayvancılık ürünlerinin üretiminin azalması ve kıtlığın ortaya çıkması sonucu, kavranması ile sona erer. Altın ve gümüş değişim değeri olarak tüm insanlar tarafından kabul gördüğünde,  aynı zamanda bir ekmek, bir et, bir süt..vb, kısaca tüm gereksinimleri karşılayan yararlı bir madde olduğu halde, değişim değerinin ortadan kalkması ile ancak bir taş kadar değerinin olduğu görülür. Çünkü altın, taş gibi ne yenilir, ne içilir, Kullanım değeri (yararı) hiç yoktur. Ulusların en büyük zenginliği olarak altın ve gümüş biriktirmesini gören Merkantilist ekonomik anlayış,  altın ve gümüşün değişim değerinden doğan tüm yararlarının, enflasyonla birlikte ve Fransa’da kıtlıkla gelen açlık tehlikesiyle, asıl zenginliğin tarım ve hayvancılık ürünlerinin üretimi olduğunu gözlemleyen Fizyokratların ekonomik anlayışına bırakana kadar sürmüştür.
AMERİKAN DOLARININ ULUSLAR ARASI SATIN ALMA ARACI OLMASININ ETKİLERİ VE DİĞER PARA BİRİMLERİNİN SATIN ALMA DEĞERLERİNİN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI:
1700 yıllarında altın ve gümüşün varlığının ulusların tek zenginlik kaynağı olarak görülmüş olması gibi, Amerikan dolarının ulusların zenginlik kaynağı olarak görülmesi ve uluslar arası piyasalarda dolar hacminin sınırsızca bollaşması, dünya genelinde üretimin azalmasına ve giderek kıtlığa neden olabilir bir durumdur. 


Diğer toplumların, üretimlerini ve üretimlerinin nitelikleri ile çeşitlerini arttırarak zenginleşmeleri yolunu benimsemeleri gereği vardır. Bu ekonomik gereklilik diğer toplumları Amerikan dolarına bağımlılıktan kurtararak, paralarının uluslarasında dolaşım değeri sahibi olmasını  sağlar. Doların satın alma gücüne (dolara) sahip olmadan, bir ulus kendi insan ve doğa kaynaklarını kullanarak tarım, sanayi, hizmet..vb tüm alanlarda üretim gücünü harekete geçirebilir. Doların satın alma gücünden yararlanarak, gelişmiş üretim teknolojileri deneyimlerine,  doğrudan satın alarak sahip olmak yerine; sahibi oldukları temeli atılmış olan teknolojilerinden yola çıkarak kendi üretim deneyimleriyle, gelişmiş ülkelerin teknolojilerine sahip olma yolunu seçmeleri doğru bir ekonomik yoldur. Bu yol onlara, ileri üretim teknolojilerine sahip olmalarının yolunu açarken, bu teknolojilere sahip olanlardan daha farklı ve ileri teknolojik deneyimlere de götürür. Sonuçta uluslar arası çoklu satın alma aracı olan para birimlerine sahip bir dünya piyasası, üretimin güçlü olarak sürdürülmekte olduğunun bir ölçütüdür.


 


İsmail İNCİ,  10/10//2013

https://www.facebook..com/pages/bgi.inci@mynet.com
https://twitter.com/ismailinci