22 Ağustos 2013 Perşembe

ARAP ÜLKELERİNDEKİ İÇ SAVAŞ ORTAMININ NEDENLERİ VE ÇÖZÜMLERİ ÜZERİNE




MISIR ASKERİ DARBESİ VE
ARAP TOPLUMLARINDA GÖRÜLEN DÖNÜŞÜMLERİN NEDENLERİ



Mısır’da 3 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen ve Müslüman Kardeşlerin iktidarını temsil eden ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin görevinden uzaklaştırılmasıyla sonuçlanan askeri darbenin ortaya çıkışının nedeni olarak, dinsel hükümlere göre bir devlet anlayışının kurulmasına engel olma amaç ve hedefi görülmektedir. Mısır toplumunda dinsel dünya görüşüne dayalı bir toplumsal sistem isteyenlerle, laik hukuka dayanan bir toplumsal sistem isteyenlerin çatışması toplumu iç savaş ortamına götürmektedir.

 Suriye’deki iç savaşın ana nedeni de, şu anki koşullarda, Beşir Esad’ın iktidar kavgasının yanısıra bu dünya görüşlerinin çatışmasıdır ve Suriye’deki iç savaşta da "Müslüman Kardeşlerin” çok etkili olduğu görülmektedir.


Müslüman Kardeşler Örgütü, Mısır’ın İngiliz sömürgeciliğinden kurtulmasında, İsrail-Arap savaşında çok önemli rollere sahip olmuş bir örgüttür. Örgütün kurucusu Hasan el Benna, 1920'lerde Süveyş Kanalı bölgesine devlet tarafından öğretmen olarak gönderilmiştir. Orada gördüğü İngiliz sömürgesinin etkileri ve oradaki Mısır Halkının yoksulluktan kırılırken yanı başında kanal dibinde villalarında oturan İngilizlerin lüks bir yaşam sürdürmeleri, kendisinin ‘Dinsel’ temelli Arap milliyetçiliğini savunan bir oluşuma önayak olmasına neden olmuştur. Sadece Hamas değil, bunun gibi irili ufaklı birçok İslami örgüt veya terör örgütünün kurucuları da Müslüman Kardeşler tabanlıdır. 
Ancak dinsel temele dayanan bir hareket olması nedeniyle yeni bağımsızlıklarına kavuşan Arap devletlerinin laik anlayışta bir temele dayanan cumhuriyet yönetimleri ile ters düşmüş, üyeleri terör eylemleri ile sık sık tutuklanmıştır.


Sn Yavuz Çekirge Hürriyet gazetesindeki yazısında da bu gerçeğe işaret etmiştir: “Kardeşler İslam adına çalıştığını gizlemiyor. Şeriat düzenini istediğini açıkça ifade ediyor. Baskı rejiminden bıkan halk İslami söylemlere yöneliyor. Bugün Mısır'da iki tür hukuk sistemi geçerli. Medeni hukuk ve İslami hukuk. Yani şeriat. Geçtiğimiz Mayıs ayında yaşanan 'fetva krizi' de bu iki  hukuki sistemin ne kadar birbiriyle çeliştiğini göstermeye yetiyor..” 






EZURUMLU İBRAHİM HAKKI’NIN MARİFETNAMESİNDE BİLİM VE DİN:
Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname’nin Üçüncü Bölüm, İkinci Maddesinde (Yedi göğün altında, dünya göğüne bitişik olan denizin içinde güneş, ay ve yıldızların doğuş ve batışını ve bazı durumlarını bildirir.) dinsel inançların etkisinde ve dinsel otoriteye bağlı olarak,  güneşin ve ayın doğuşunu açıklar:

 “Bunun içindir ki, ayın yüzünde çizgiler gibi görünen siyah belirtiler nurunun mahvolmasındandır. Hak Teâlâ bu deniz içinde, güneş için üçyüz altmış kulplu elmas cevherinden bir araba yaratıp, güneşi üzerine koymuştur. Her kulpu tutan bir elek yaratmıştır. Ta ki onlar, güneşi arabasıyla o denizde doğudan batıya çekip götüreler.

Hak Teâlâ ay için de üçyüz kulplu, sarı yakuttan bir araba yaratmıştır. Ayı onun üzerine koymuştur. Her bir kulpu kavramak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki onlar, ayı arabasıyla doğudan batıya götüreler. Yine ay için lacivert cevherden altmış kulplu bir mahfaza yaratmıştır ki, ona altmış melek tayin etmiştir. Ay, arabasını yöneten melekler tarafından güneşten gün gün uzaklaştırıldıkça, mahfazasını tutan melekler de, aydan mahfazasını azar azar yaklaştırdıkça, mahfazasını dahi öte taraftan gün gün yaklaştırıp, ay güneşe yakın güneşe yakın oldukta, mahfazasını tamamıyla ona giydirirler. Bu minval üzere kıyamete kadar gider. Bunun içindir ki,  ay bazen kaybolur, bazen hilal, bazen yarım, bazen de dolunay olur.” Yıldızların büyüklerine onar melek, küçüklerine birer melek tayin olunmuştur. Ta ki, hakim ve güçlü olan Allah'ın takdiri üzere onları, o denizde hareket ettirip, belirli vakitlerinde doğdurup batırırlar. Kaf dağının gerisindeki o deniz içinde, yıldızların her birini yine kendi doğuş yerlerine götürürler. Gökte kayan ateş parçalarıyla, oralarda kulak misafiri olan şeytanları taşlarlar ve yakarlar.”

İbrahim Hakkı’nın dünya, ay ve güneşin devinimlerinin nedenleri üzerine olan bu düşünceleri, ‘Dünya Merkezli bir evren’ düşüncesini ileri süren dinsel inançların ve otoritelerin etkisinden gelmektedir ve dinsel otoritenin savunduğu bir görüştür. Bugün gökbiliminde gözlem araçları ve uzay araçlarındaki gelişmelere bağlı olarak yapılan bilimsel araştırmalarla, gökcisimlerinin devinimlerinin çekim yasaları ile bilimsel olarak ortaya konulmasıyla İbrahim Hakkı’nın gökcisimlerinin devinimlerinin nedenleri masalsı olarak kalmıştır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ‘Dünya Eksenli Evren’ görüşü salt İslam inancının değil, 1600 yıllarına kadar (Kopernik ve Galile’nin gökcisimleri üzerine yaptığı gözlemlere kadar) tüm Hristiyanlık dünyasının da görüşü olmuştur.

Bilimin gelişme sürecinin doğal bir sonucu olarak, bilimsel araştırma ve buluşların ilk evresinde bilimsel çalışmaların dinsel inançların ve dinsel otoritelerin etkisinde kalınarak yapıldığı görülür. Ancak gerçek bilimsel bilgilere ulaşan bilim insanları, gerçek bilimsel bilgilerin dinsel otoritenin doğa bilimleri alanındaki görüşleriyle çeliştiğini görmüşler ve gerçek bilim insanlarını dinsel otoritenin doğa alanındaki görüşlerini yadsımaya ve dinsel otoritenin altında kalarak düşünmemeye yöneltmiştir. Onyedinci yüzyılda Kopernik’in ve Galile’nin bilimsel gözlemleri ‘Dünya Merkezli bir evren’ düşüncesinin yanlışlığını ortaya koymuş, ‘Güneş Merkezli bir Evrenin’ varlığı, Batı Avrupa ülkelerinde yaygınlaşarak dinsel hüküm ve otoritenin karşı koymalarına rağmen kabul edilmiştir. Bu bilimsel gerçekle birlikte birçok bilimsel buluşun dinsel düşünce ve hükümlerle çelişmesi dinsel hükümlere ve otoritelere olan güveni ve inancı ortadan kaldırmıştır.

Dinsel otoritelerin etkisi altında kalarak yapılan bilimin gerçek bilime ulaşmayı engellediğinin görülmüş olmasına rağmen, bilimin gelişme sürecinde bilimde ilk büyük ilerlemeyi gerçekleştirenler gerçek din adamları olmuştur. Bu dinsel inançlara bağlı bilim insanlarını bilimsel araştırmalara, bilimsel düşünmeye büyük önem vermelerine götüren neden,  bilim aracılığıyla tanrının niteliklerinin, tanrının yaratmış olduğu varlıklar aracılığı ile bilinebileceği ‘coşkulu inancıdır’  ve insanın doğasının ancak bilimsel araştırma ile bilinebileceği düşüncesidir. İbrahim Hakkı’nın ünlü kitabı Marifetname’nin Giriş’inde yazmış olduğu bilim araştırmasının nedenini açıklayan düşünceleri yalnızca İslam dininde dinsel bakış açısıyla bilime önem veren din ve bilim adamlarının görüşü değil, tüm tek tanrılı dinlerin inancında olan bilim insanlarının ve düşünürlerinin (Descartes, Spinoza, Pascal..vb) inançlı düşünceleridir:

“ Öncelikle malum olsun ki, Hak Teala iki cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını da ancak kendisini tanımaları için yarattığını cümleye duyurmuştur. Nitekim lütuf ve keremiyle: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni tanımaları için varlıkları yarattım," buyurmuştur. Şu halde âlemin ve insanın yaratılmasından nihaî maksat ve yüce istek, Mevla’nın bilinmesidir. Bu ebedî devlet ve tükenmez saadet, her şeyden öncedir. Ancak bu, nefsini bilmeye bağlı olup, nefsini bilmek de bedeni bilmeye dayanır. Bedenin bilinmesi, âlemin bilinmesiyle olur. Âlemin bilinmesi ise hakiki ilimlerledir.”

Yine Marifetname’nin On üçüncü bölümün Besinci Maddesi’nde İbrahim Hakkı : “Bizim bu açıklama ve izahlarımızdan murat, cihanı şerh ve açıklama ile yaratıcının inceliklerini, hakkiyle düşünen ve fikreden göz sahiplerine göstermektir. Ta ki, cihanın ayrıntılarından kendisinin muhtasar ve öz varlığını bilip, kendini öğrenip, buradan da Hak'kı tanımaya ulaşalar.”,demektedir. Hristiyanlık dünyasında da bilim genel olarak dini bir girişim olarak görülüyor, Avrupa’da Bilimin, yani Doğa Kitabı’nın, Tanrı’nın eserlerinde gücünü gösterdiği düşünülüyordu. Piskopos Burnet, Boyle’un cenazesinde, bilimsel çalışma için: “Tanrı’nın eserlerini izlemek, ruha doyulmaz bir yücelik sağlıyor”,demiştir.

Dinsel otoritenin etkisi altında, tanrının niteliklerini ortaya çıkararak büyük bir hazla seyretme isteği ile, doğadaki varlık ve olguların coşkuyla incelenmesi, gözlenmesi,  bugünkü bilimin ortaya çıkmasına temel olan birçok gerçek bilgiye, bu dönemde bilimsel araştırmalar yapan insanları ulaştırmıştır. İbrahim Hakkı’nın Marifetname’nin onyedinci bölüm, beşinci maddesinde yazmış olduğu güneş ve ay tutulmaları ve güneşin, ayın nitelikleri ile ilgili birçok çağdaş bilimsel bilginin,  İbrahim Hakkı’nın çağında çok önceden beri bilinmekte olduğu görülür.

“Beşinci Madde
Güneş ve ay tutulmalarını; ayla doruğu arasına güneşin girmesini; ayın
doruk, etek, tepe ve kuyruk noktalarının hareketini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu ay küresi, kesif ve
karanlık olduğundandır ki, güneşle bir araya gelmesi vaktinde, eğilimli
feleğinden hâsıl olan tepe ve kuyruk düğümleri yanında, burçlar kuşağında
güneşin yoluna rastlasa; ayın cismi bizimle güneş arasında bulunup,
ışığının tamamını veya bir kısmını bizden örter. Şu halde güneş tutulması
budur. Ve güneşin yüzünde o vakit ortaya çıkan siyahlık, ayın cisminin
rengidir. Tutulma sırasında güneşin siyahlığı batı tarafından başlar. Zira
ki, ayın batıya yönelik hareketi, güneşin batıya yönelik hareketinden daha hızlı olduğundan; ay batıdan gelip, güneşe erişip, araya girer. Bundan
sonra güneşi geçtikçe, gidişinin süratinden, güneş yine batı tarafından
parlamaya başlar. Bu kararma (ayın gölgesinden meydana geldiğindendir ki,
güneş tutulması sürekli olarak, ayla çakışması durumuna mahsus olup, sair
durumlarda asla bulunmamıştır. Ay tutulmasının açıklanması budur ki: Eğer ay küresinin tepe ve kuyruk
düğümleri, burçlar kuşağından iki cüzün karşısı yanında, yani bu hizalarda
güneş ile karşılıklı olsa; yerküre ikisinin arasına girip, ayın güneşe
dönük olan yüzüne yerin gölgesinin düştüğü kadarına ulaşamayıp; ay aslî
karanlığı üzere kalır. İşte ay tutulması budur. Ayın kararması ve parlamaya
başlaması ilk doğu tarafından ortaya çıkar. Zira ki, güneşin doğuya yönelik
hareketiyle hareket eden dünyanın koni gölgesinin batı tarafına, ayın
batıya yönelik hareketiyle batı tarafından ulaşıp; ayın önce doğu tarafı
gölgeye dahil olup, önce o taraf tutulur. Ayın önce doğu tarafı karanlıktan
çıkıp yine önce o taraf parlar. Bu durum yerin gölgesinden dolayıdır ki, ay
tutulması sürekli bedir ve dolunay haline mahsustur. Başka zamanlarda asla
tutulma olmamıştır. Yine güneşe kıyasla aya ârız olan durumların biri budur
ki: Güneş orta hareketiyle hareket ettikçe, ayın doruğuyla, döndürücüsünün
merkezi arasında ebediyen tavassut eyler. Zira ki, ayı döndürücüsünün
merkezi kendi doruğundayken, güneşin merkeziyle, burçlar feleğinden bir
nokta yanında çakışsalar, bundan sonra o noktadan ayın kuyruk düğümüyle
eğilimli feleğinin burçlar sırasına uymayan hareketleriyle ayın doruğu,
doğudan batıya ve döndürücünün merkezi o noktadan burçlar sırası üzere
batıdan doğuya hareket ederler. Güneş dahi aynı sıra üzere batıdan doğuya
hareket eder. Ezelî takdirle o iki hareket, ayın doruğu ile batıya
döndürücü feleğinin merkezinin hareketiyle doğuya öyle bir tarz ve tavır
üzere hareket ederler ki, ebediyen güneş, ikisi arasında aracı bulunur. Bu tavassuttan lâzım gelir ki, ayın döndürücüsünün merkezi, güneş ile iki
dördün vaktinde kendi eteğinde buluna. Güneşle bir araya gelme vakitlerinde
ay, kendi doruğunda buluna. Şu halde ayın döndürücü feleğin merkezi,
vasatî her dönüşünde iki defa doruğuna yükselip, iki kere eteğine iner.
"Bu, aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir." Ayın doruk ve etek noktaları
eğilimli feleğiyle; tee ve kuyruk düğümleri mümessil feleğiyle hareket
ettirildiklerinden, sair doruklar ve etekler gibi, burçlar feleğinde
yerleri belirli değildir. Eğilimli ve mümessil feleğin hareketleriyle
seyyar ve dönücüdürler. “

Bilimin gelişme sürecinde İbrahim Hakkı gibi, kendini bilimsel araştırmalara adayan inançlı din insanları, düşünürleri bilimi Batıda olsun Doğuda olsun inançlı olarak geliştirerek toplumda yaygınlaştırmaya çalışmışlardır. Ancak dinsel inanç etkisinde yapılan bilim çalışmalarının zamanla bilimsel çalışmaları yavaşlattığı, engellediği ve hatta bilimsel çalışmalara karşı bir davranış durumuna geldiği, görülüp anlaşıldığında gerçek bilim insanları tarafından ve birçok din adamı tarafından bilimsel düşünüş ve anlayışın, araştırmanın her türlü dinsel hüküm ve otoritenin etkisinde kalmadan yapılması gerektiği savunulmuştur. Bu düşünüşe varıldıktan sonra tüm bilimsel çalışmalar hiçbir norm, önyargı, otorite kabul edilmeden yürütmeye başlanılmış, dinsel alan salt bireysel inanç alanı ile sınırlandırılmıştır.

Bilimin gelişme sürecinde; dinsel inanç etkisinde, ‘coşkulu dinsel amaçlarla yapılan bilimsel çalışma’ anlayışı ile gerçekten bilimsel gerçeği ‘nesnel olarak, özgürce ortaya koyma bilimsel anlayışı’  arasındaki ayrım,  küçük bir ayrıntı gibi görünüyorsa da gerçekte bu ayrımın çok büyük önemi vardır.

DİNSEL İNANÇ ETKİSİNDE BİLİMSEL ÇALIŞMA İLE ÖNYARGISIZ, NESNEL BİLİMSEL ÇALIŞMA ARASINDAKİ ÖNEMLİ AYRIM:
Doğadaki olayların bilimsel araştırılmasının coşkulu dinsel inançla yapılması, tüm olguların tanrısal nedenlere bağlı olarak görülmesine ve açıklanmasına yol açtığından, olguların gerçek nedenlerinin görülememesine neden olmakta hatta doğadaki toplumdaki gerçeklerin ortaya konmasını engellemektedir. Doğadaki olayların salt gözlemlenerek betimlenmesi, resimlenmesi; niteliklerinin sayılarak, yaşayış için davranışlar geliştirilmesi yeterli değildir. Gerçekliğin tam anlaşılabilmesi için doğadaki (ve toplumdaki) olguların nedenlerinin, yasalarının, ilkelerinin ortaya konması gerekir. Çünkü tüm nesne ve varlıklar bu nedenlere  ve yasalara bağlı olarak süreçlerini (devinimlerini, yaşamlarını) sürdürürler.

Doğadaki olayların açıklanabilmesi kendi içinde varolan yasalarının bilinmesine bağlıdır. İnsanın niteliklerinden alınarak (esinlenerek) Tanrıya yüklenen tanrısal irade ve nedenlerle doğa ve toplumun olaylarını anlamak ve açıklamak olanaklı değildir. Spinoza’nın da ortaya koyduğu gibi: “..çünkü doğa hep aynıdır, etkisi ve eylem gücü her yerde birdir ve aynıdır; yani her şeyin gerçekleşmesini ve bir biçimden diğerine geçmesini açıklayan doğa kanunları ve kuralları her yerde ve her zaman aynıdır. Bu yüzden her şeyin doğasını anlamak için kullanılacak yöntem aynıdır, yani doğanın evrensel kanunları ve kuralları izlenmelidir…“doğada hiçbir şey onun kanunlarıyla çelişerek gerçekleşemez, hatta her şey o kuralları kabul eder ve o kurallara uyar”

Doğaya ve topluma ilişkin ortaya çıkan tüm olgular karşı konulamaz, değiştirilemez olan yasalara bağlıdır. Bu yasalarla uyum sağlanarak yaşanabilir. Doğru davranışlar ve doğru toplumsal yaşayış biçimlerinin ortaya çıkması bu yasaları bilinmesine ve bu yasalara göre yaşamın düzenlenmesine bağlıdır.

Nesnel bilimsel çalışma ve düşünmenin, coşkulu dinsel inançla yapılan bilimsel çalışmadan önemli bir ayrımı da, doğanın ve toplumun gerçek yasalarını bilerek insanın doğaya, toplumlara ve diğer insanlara egemen olunabilmesidir. Sahip olunan gerçek bilimsel bilgi güç, kudret,erk sahibi olmak demektir. Gerçek nesnel bilim sayesinde insanlar güç ve egemenlik sahibi olurlar.

Rasyonel, bağımsız deneye ve gözleme dayanan bilimsel sonuçlar dinsel otoritenin dinsel inançlarına dayanan düşünüş ve görüşleri ile çelişince önce Batı Avrupa ülkelerinde bulunan bilim insanları ve düşünürleri bilimin ve dinin çalışma alanlarını birbirinden ayırmak zorunluluğu duymuşlardır.  Böylece bilimin kendi işine bakması, dinin kişisel din inancı ve ahlakı alanında, pratik yaşam içinde dinsel gereksinimi karşılaması görevini yerine getirmesi önce Avrupa’daki ülkelerde sağlandı, sonra tüm dünyaya yayılmıştır.

İnsan dinsel bir varlık olarak, Tanrıya inanmak ve güçsüzlüğünü, Tanrının gücü altına girerek ortadan kaldırmak güdüsünde bir doğada yaratılmıştır. Bu güç  ile insan kendinde yaşama ve doğa ve toplumda karşısına çıkan zorluklarla mücadele etme gücü bulur. Bu ruhsal yapıya tüm insanlar az ya da çok gereksinim duyarlar. Bu gereksinimi insanların bireysel alanda karşılamaları, yaşama gücü yönünden (manevi güç sahibi olmak için) yeterli olur;  doğa ve toplum bilimleri alanındaki bilimsel çalışmalarla bu gereksinimi ayırmak doğru bir yoldur.

Ancak yine de dinsel inanışa sahip olarak bir bilim insanı bilimsel çalışma yapmak yolunu seçmişse,  dinsel inancı ile bilimsel gerçekleri birbirinden ayırdetmeli, coşkulu dinsel inanışla bilimsel araştırmalarını yapsa da, dinsel hüküm ve otoritelerin etkisinde kalmama, bilimsel araştırmada nesnel olma ilkesinden vazgeçmemelidir.

MISIR’DAKİ ASKERİ DARBENİN VE ARAP ÜLKELERİNDEKİ DÖNÜŞÜMLERİN NEDENLERİ:
Arap Baharı olarak da adlandırılan, baskıcı, otoriter ve diktatör yönetimlere karşı başlayan toplumsal isyanlarla, Arap toplumlarında işsizliğin, yolsuzluğun önlendiği, yoksulluğa çare bulunduğu, gelir dağılımında adaletin sağlandığı, ekonomik refahın arttırıldığı, hak ve adaletin sağlandığı demokratik yönetimler kurulması amaçlanmıştır. Bağımsızlığına kavuşarak kurulan Arap devletlerindeki yönetimler askeri otoriter ve seçkinler rejimlerine dönüşmüş, halkın ekonomik sorunlarını unutarak, baskıyla yolsuzluklarını sürdükleri rejimler durumuna gelmişlerdir. Kurulan askeri, otoriter, baskıcı cumhuriyet rejimleri halkla bütünleşememiş, ekonomik dengeleri ve gelir eşitliğini sağlayamamışlardır. Bu kötü ve adaletsiz yaşam koşullarının toplumlarda oluşturduğu hoşnutsuzluk önce küçük toplumsal olaylarla başlayan tepkilere neden olmuş, sonunda bu küçük tepkiler büyük toplumsal “Öfkelere” dönüşerek toplumlarda iç savaşlar ölçüsünde başkaldırıları başlatmıştır. Halkın büyük çoğunluğu tarafından desteklenen bu başkaldırılar Libya’da, Mısır’da, Fas’ta askeri otoriter rejimlerin devrilmesine neden olmuştur. Ancak halkının büyük çoğunluğu ve dünyada birçok ülke tarafından desteklenen bu demokratik başkaldırılar sonunda yıkılan dikta cumhuriyetlerinin yerine temelleri dinsel ilkelere dayanan yeni dikta yönetimlerinin kurulması eğilimi, Suriye’de sürmekte olan iç savaşta olduğu gibi,  bu ülkelerde yeni bir toplumsal çatışma ortama yaratmıştır.

Yıllarca süren askeri otoriter cumhuriyet yönetimlerinin yıkılması için çıkan toplumsal isyanlarda öncülüğü İslam dininin hükümlerine göre devlet kurma anlayışını amaçlayan Müslüman Kardeşlerin yaptığı görülür. Askeri rejimlerin yıkılması için başlayan toplumsal başkaldırılarda  İslam anlayışında rejimler amaçlayanlar, iktidardaki yönetimler devrilinceye kadar tepki görmemiştir. Bu isyanlarla daha demokratik yönetimler kurulması amaçlanırken tersine olarak bu toplumların din inancının etkisi altında, şeriat otoritesine dayalı yönetimlere dönüştüğü görülünce yeni bir çatışmanın din ve bilimsel (laik ve şeriat düzenini savunanların) dünya görüşü çatışmasının toplumları böldüğü görülmektedir.

Bugün artık hiçbir kimse, güneşin ve diğer tüm gezegenlerin dünya etrafında döndüğünü ve evrende tüm cisimlerin merkezinin dünya olduğunu iddia edemez. Tersine şeriat düzenini olsun, laik düzeni olsun savunan tüm insanlar dünyanın ve güneş sistemindeki tüm gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü, dünyanın evrende küçük bir gezegen olduğu ve gökcisimlerinin yasalarına bağlı olarak devinimini sürdürdüğünü bilimsel bilgi olarak bilmekte ve kabul etmektedir.

Batı Avrupa’da On Yedinci yüzyıldan itibaren güneş eksenli evren anlayışının gözlemlerle bilimsel olarak ortaya konulması Hıristiyanlıkta dinsel inancı, fiziksel evrenden çıkartarak salt  kişisel din inancı ve ahlak bölgesiyle sınırlamıştır. Toplumların yönetim biçimi alanında da,  dinsel hükümlere dayalı siyaset anlayışını ortadan kaldırarak, devlet yönetimini bilimsel yasalara göre yönetilmesini ilke olarak almıştır. Laik dünya görüşü olarak adlandırılan bu düşünceye sahip aydın insan sayısı, bugün Arap Ülkelerinde de çok büyük kitlelere sahiptir. Din inancının ve ideolojisinin etkisi altında kalan toplumlarda bilimsel düşüncenin, teknolojinin, uygarlığın ilerleyemeyeceğini;  doğaya ve topluma egemen olabilmek için bilimsel ve ussal yasalara göre hareket edilmesi gerektiğinin bilincinde olan asker-sivil aydınlarının, halkın,  dinsel otoriteye dayalı bir toplumsal sistemi kabul etmeyeceği, bunun için kesin olarak çatışmaları göze alacağı Mısır’daki askeri darbe öncesi ve sonrasında görülmüştür. Mısır’da, Fas’ta, Suriye’de ..vb  döngüsel  duruma gelen iç çatışmaların, toplumsal kargaşanın temel nedeni, bu iki görüş ayrılığının ortaya çıkardığı ve birçok alt nedenin desteklediği “öfke” duygusudur.

Arap toplumlarında ortaya çıkan iç çatışmaların sona ermesinde, doğa yasalarıyla ortaya çıkan bilimsel devrimi tüm insanların kabul etmiş olduğu gibi, toplumsal alanda ortaya çıkan bilimsel anlayış değişimini de Batı uygarlığının yurttaşları gibi, İslam ülkelerinin yurttaşlarının da kabul etmesinin büyük önemi vardır. Bilimin kılavuzluğunda bu toplumsal değişimin ve laik hukuk devleti ilkesine dayalı bir cumhuriyet yönetiminin, her türlü farklı düşünüş dışında ortak bir ilke (değişmez toplumsal yasa) kabul edilmesiyle toplumsal uzlaşma ortamı sağlanabilir. Ortaya çıkan toplumsal uzlaşma nesnel bilime olan ortak inançtır.

Dini hükümler bireylerin bugünkü toplumda ekonomik, ticari, hukuki, yurttaşlık, siyasi alanlarda ve bu alanların alt dallarında (borçlar hukuk, şirketler hukuku, evlilik hukuku, siyasi haklar ve görevler..vb) ilişkilerini adaletli olarak düzenleyecek yeterlikte değildir. Çünkü bu alanlarda yapılan bilimsel araştırmalarla insan ilişkilerinin doğru yasaları zamanla ortaya konulmuştur ve bu yasalarla toplumsal barış ve uyumlu yaşam sağlanabilmektedir. İnsanların ‘Dinsel Hükümleri’; bireylerin ölüm karşısındaki düşüncelerini ve öldükten sonraki yaşam inanışlarını düzenleyen ve yaşama daha güvenli olarak bağlanmalarını sağlayan; bilimsel kanıttan çok inanç temeline dayanan kurallar olarak görmeleri ve dünya işlerini bilimsel düşüncelerin düzenlemesine bırakması,  birçok yanlış düşünce ve yargıların önüne geçilmesini sağlayacaktır.

İslam dinine bağlı siyaseti temel alan ve devleti bu ilkelere göre şekillendirmek isteyen Arap siyasetçilerin, doğal ve toplumsal olayların nedenlerini açıklamada Tanrısal iş ve hikmetlere bağlı kaldıkları için, toplumlarının gelişmesinin önünde engel oluşturduklarını görmelidir.


Ve din otoritesinin etkisinden kurtulmuş,  özgür düşünüşe sahip olan toplumlar uygarlıkta daha ileri düzeye, daha ileri toplumsal yaşama ulaşmaktadır. Batı Avrupa uygarlığı,  laiklik temel ilkesinde ulaşmış olduğu bugünkü düzeyi ile önemli, somut bir kanıt ve bilimsel deneyim olarak görülmelidir. Bin yıl önce İslam uygarlık ve biliminin ulaştığı yüksek düzey de bu anlayış ve yönetimin sonucudur. Çok önemli bir gerçek olarak, İbni Haldun’un yazmış olduğu gibi toplumların İlahi dinler ve peygamberlerin düzenleyici etkisi olmadan da birlik içinde yaşadıkları ve uygarlıklar kurdukları görülmelidir. Toplumları birlik içinde tutan başka bağlar da vardır. İbni Haldun’nun düşünüşüne göre, toplumda bireyleri birbirine bağlayan, devletler ve uygarlıklar kuracak birliği sağlayan bu bağ “yakınlık bağı” (el-asabiye=soy-sop bağı)dır.

İBNİ HALDUN’UN ARAP KAVİMLERİNİN DOĞASI ÜZERİNE GÖRÜŞLERİ, ASABİYET KURAMI VE ASABİYET KURAMININ DİNSEL İNANÇ, ULUSAL DUYGULANIM VE İDEOLOJİK DUYGULANIMLA İLİŞKİLERİ:
İbni Haldun’a göre Arap kavimleri yabanıl, çok katı, uzlaşmasız; yabanıl doğaları nedeniyle yakıp yıkıcı;  başkalarına hükmetme istekleri nedeniyle başkan olma ancak başkanlıklarını hiçbir biçimde kendi rızaları ile terk etmeme doğasına sahiptirler:

“ Araplar, kendilerinde bulunan yabanıllığın doğal itişiyle, yağmacı ve yakıp-yıkıcıdır. Güç yetirebildiklerini yağma ederler. Yenişmeye,  çekişmeye girmeden. Yağma eder, sonra da çöldeki alanlarına kaçarlar. Karşı karşıya gelip çarpışma ve savaşma yoluna gitmezler. Yalnızca kendilerini savunmak için karşı karşıya gelirler…Halklar yenik düştü mü, yönetimleri ellerine alırlar. Ve bu yöreler, ülkeler, değişik ellerde, çarpık politikalarda kalarak elden ele geçer. Buralardaki uygarlıklar yıkılıncaya, bayındırlıklar yok oluncaya ve toplumsal yaşamlar sönünceye dek.” (s.347, Mukaddime I, İbni HALDUN, Çeviren: Turan DURSUN, Onur Yayınları, Nisan 1977)

“Kendilerinde bulunan yabani yapıdan dolayı, Araplar, toplumlar içinde, insanları birbirine  en zor boyun eğen bir toplumdur. Çok katıdırlar. Özsaygılıdırlar. Çok azimlidirler. Başkan olma yarışındadırlar.” (s.351, a.g.e.)

“Sonra Araplar “başkan” olmak için yarışırlar. Onların içinde, başkanlığı kendi gönlüyle başkasına veren çok az olur. O “başkası”, kendi babası, kardeşi ya da kabilenin büyüğü olsa bile. Çok az görülür bu konuda gönlü tok olanları. Gönül tokluğu gösterildiği zaman da zor karşısında kalındığı ya da utanılacak bir durum olduğu zaman gösterilir.” (s.349, a.g.e.)

Arap toplumlarının bu uzlaşmaz, yıkıcı doğaları ve başkan olma, başkanlıklarını hiçbir zaman kendi rızaları ile bırakmama doğaları,  Esat’ın ve Kaddafini’nin toplumlarında olduğu gibi,  başlayan demokratikleşme hareketlerinin iç savaşa dönüşmesine neden olmuştur. Daha anlayışlı davranışla, uzlaşma ile çözüm aranarak demokratikleşme sağlanabilecek toplumsal ortamların oluşturulması yerine toplumlarını iç savaşa sürüklemişlerdir. Toplumlarının bu ortama sürüklenmesinde karşı güçlerin de aynı ölçüde yıkıcı, yabanıl doğaya olması büyük bir etkendir. Bu doğalarından dolayı taraflar için bu savaşta, sahip oldukları tüm uygarlık ve insanlık değerlerinin yok edilmesinin önemi yoktur.

İbni Haldun, bu uzlaşmaz doğadaki Arap toplumlarını bir araya getirecek gücün, yaşadığı çağda din olduğunu görmüştür. Yabanıl doğanın altında iyiyi doğruyu benimsemeye yatkın olan Araplar din sayesinde birleşmiştir. Bu sayede Katılıkları, uzlaşmaz tutumları ortadan kalkmaktadır:

“Ama bir peygamberlik ya da ermişlikle gelen bir din oldu mu, onlar için içlerinden bir bağlayıcı güç olur. O zaman böbürgenlikleri gider. Yarışma eğilimleri törpülenir. Ve o zaman, boyun eğmeleri, birleşmeleri kolaylaşır. Din birleştirir onları. Onların katılıklarını, özsaygılarını  giderir….Sadece yabanıl huyları vardır. Bu huy da iyiyi doğruyu benimsemeye yatkındır. Yaşam güçlükleri onları buna hazırlar.  İyiye, doğruya yatkınlık onların temel yapılarında varolup bozulmadan kalmıştır.” (s.351, a.g.e.)

Ancak günümüzde Arap ülkelerinin içinde bulunduğu ortamda din inancı, uzlaşmanın, birleşmenin nedeni değil tam tersine, doğalarında bulunan uzlaşmazlığı, katılığı, yıkıcılığı ortaya çıkaran ana nedenlerden biri veya ana neden olduğu görünür.

Dinsel inanç günümüzde de toplumun tüm bireylerini kardeşlik, dostluk bağları ile birbirine koparılamaz bir bağla bağlayan; zıtlaşmaları, çatışmaları önleyen, toplumun işleyişinde büyük bir düzen ve uyum sağlayan bağ olmasına rağmen, siyasal alanda, devlet yönetiminde toplumun büyük bir kısmı tarafından bu bağa duyulan güven, inanç sarsıldığından, dinin devlet işlerine karıştırılması düşüncesi ortaya çıktığında toplumda bireyleri birbirine bağlayan bağ olmaktan çıkmaktadır. Tam tersine olarak dinsel bağ zararlı görüldüğünden toplumsal bölünmelere, çatışmalara neden olmaktadır. Bu durumda toplumda yurttaşları birbirine bağlayan başka bağlar gerekir.

İbni Haldun’un yine kabul ettiği gibi toplumlar,  İlahi dinler ve peygamberlerin düzenleyici etkisi olmadan da yaşarlar ve uygarlıklar kurarlar. Bu birlikte yaşamaları, devletler ve uygarlıklar kurmalarını getiren birleştirici bağ “ El asabiye”= yakınlık, soy-sop bağıdır:

“ …yenişme ve savunma, karşı koyabilme ancak yakınlık bağıyla (asabiyet) olur. Çünkü koruma coşkusu gösterme, korumak için atılıp haykırma ve arkadaşı uğruna canını bile vermekten çekinmeme, yakınlık bağında vardır ancak.” (s.361, a.g.e.)

Yine bu yakınlık bağı nedeniyle başkanlar, yönetimindeki halka iyi davranır, kızgınlık, uyuşmazlık göstermez:

“Bu yaşamın dışında kalanlara gerek duymazlar. Bu yaşama alışmış olmaları yüzünden, birbirlerine boyun eğmeleri de güç olur. Yabanıllıkları yüzünden…Başkanları çoğu kez, onların yardımlarına gerek duyar. Savunmayı sağlayan “ yakınlık bağı” (el asabiye) nedeniyle. ..Başkanlar ister istemez yönetiminde olanlara iyi davranıp bağışlarda bulunma yoluna gider. Kızgınlık gösterip ceza vermeyi bırakır. Yakınlık bağına zarar gelmesin diye.” (s.352, a.g.e.)

Ve devletlerin korunabilmesi, güçlü tutulması bu bağ sayesindedir. Bu bağ devletlerde, toplumlarda dinsel bir inanç niteliği kazanmıştır:

 “Demek ki devletin yerleştirilip güçlü tutulması, bu yakınlık bağıyla oluyor. Devlet, kuruluş döneminde, bu bağa yaslanarak korunabilir.” (s.364, a.g.e.)

“…onun ve onun soyundan olanların her yanda oluşturup pekiştirdikleri bir üstünlükleri vardır. Bu üstünlük, dinsel inanç niteliğini almış ve onların gönüllerinde ve kafalarında yerleşmiştir.” (s. 365, a.g.e.)

“Kamunun yönetildiği her işin, her girişimin sonuca ulaşılabilmesi için, kesinlikle bir yakınlık bağının, kabile gücünün desteğinde bulunması gerekir. Daha önce sözü geçen sağlam bir hadiste peygamber şöyle der: Tanrı, toplumunun desteğinde bulunmayan hiçbir peygamberi göndermemiştir.” (s.368, a.g.e.)

Devletin ve Toplumun birliğini sağlayan yakınlık bağı, Fransız İhtilali ile birlikte Fransız toplumunda Fransız toplumunun gelenek, görenek, dil, yurt ..vb diğer niteliklerini de içine alan büyük bir soy-sop ortaklığına bağlı olarak, cumhuriyet yönetiminin değerlerine olan inançla “ ulusalcılık (milliyetçilik)” akımı olarak ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet yönetimine olan büyük bir inanç birliği, Fransa halkını diğer Avrupalı halklarından  ayıran ortak niteliklerle birleşen yakınlık bağının verdiği güç ve enerji ile Fransızlar Avrupa’daki tüm düşmanları karşısında büyük yengiler  kazanmışlardır. Yakınlık bağının Ulusalcılık niteliğinde ortaya çıkması,  diğer toplumlarla zorunlu savaş ve çatışmalar durumunda kendiliğinden, yakınlık bağını da içererek gerçekleşir.

İnanç ve güçlü duygusal bağ yaratan salt yakınlık bağı değildir. Büyük idealleri hedefleyerek inanç sistemleri durumuna gelen düşünce sistemleri de aynı niteliklere sahiptir. Ancak bu ideolojik bağların zamanla uzlaşmazlıklar durumuna geldiği dinsel inanç bağlarında olduğu, toplumları böldüğü gözlenmiştir. (bk.www.iinci.blogspot.com., 22/01/2011- Duyguların Kökeni ve Bölümlenmesi [Bireysel ve Toplumsal Duygulanımların Nedenleri ve Sonuçları] (2)  İdeolojik, ulusalcılık ve dinsel inanç bağları, yararlarından çok toplumu geride bırakan, uygarlaşmayı engelleyen, toplumda ve toplumlar arasında düşmanlıkları arttıran bağlar olarak görüldüğünde, toplumlardaki potansiyel gücü ortaya çıkaran, birliği sağlayan bağlar olmaktan çıkmış demektirler;  yerine toplumu birbirine bağlayan  salt asabiyet=soy-sop=yakınlık= yurttaşlık bağı yeterli görülür. Ancak toplumsal olarak bir arada güvenin ve refahın sağlanabileceği bilincine sahip olmak, yurttaşlık bilinci taşımak toplumsal bağın özünü oluşturur.

Arap ülkelerinde kargaşa, kardeş kavgası, toplumda bireyleri birbirine  bağların ortak bağların kopmuş olmasında ileri geliyor. Bu ülkelerde öncelikle yakınlık bağının ve yurttaşlık bilincinin yeniden güçlendirilmesi, bunun sağlanabilmesi için de yakınlık bağı (soy sop bağı-asabiyet) bulunan toplumda saygın, etkili kişi ve kurumların, yöneticilerin, liderlerinin bu bilinçle uzlaşmaya varmaları, kardeş kavgalarının bitmesi,  huzur ve barışın sağlanması için çok önemli bir çıkış yolu olabilir. Toplumda din ve ideolojik bağlardan önce “yakınlık bağı” ile (toplum bilinci=yurttaşlık bilinci) bireylerin birbirine bağlanması önemlidir.

Daha güçlü bir bağ olarak Arap toplumlarının, Arap ulusalcılığı bağını bir inanç olarak bireyleri birbirinden ayrıştıran bağlar durumuna gelen diğer etkenlerin üstünde tutmaları, birliğin sağlanmasında daha önemli bir yol olabilir. Avrupa Birliği örneğinde bir Arap ulusalcılığı birliğinin sağlanması inancı, toplumsal bölünme ve çatışmaları uzlaşmaya götürecek ortak bir inançtır. Bu birlik, bölgesel birlikler kurularak  dünyada gelecekte ortaya çıkacak büyük birliğin sağlanması için, atılacak adımlardan biri de olacaktır.

Mısır’da ve Suriye’de ortaya çıkan iç savaşın sona erdirilmesinde, toplumlarının görüşlerine büyük önem verdiği ve kabul ettiği saygın önderlerin uzlaşma sağlanmasında görev alması, bu önderlerin toplumsal uzlaşmanın sağlanmasında yakınlık bağını, toplumsal bilinç (yurttaşlık bağını) ulusal inanç bağını ve laik hukuk devleti ilkesi etrafında tüm farklı görüşleri bir araya getirebilmesi büyük bir aşama olacaktır.





İsmail İNCİ,  22/08//2013

My facebook page:https://www.facebook.com/bgi.inci
My twitter page:https://twitter.com/ismailinci