1 Kasım 2013 Cuma

ATATÜRK'ÜN NUTUK'UNDAN CUMHURİYETİN BUGÜNKÜ PANORAMASI




LAİKLİK İLKESİNİN GELİŞME SÜRECİNDE VARMIŞ OLDUĞU SON NOKTA

-ATATÜRK’ÜN NUTKUN’DAN-


Mustafa Kemal Atatürk Nutuk Adlı ünlü söylevinin Cumhuriyetin ilanı sonrasındaki mücadelesin anlattığı son bölümlerinde şöyle demektedir.


“Bizimle görüşte ve yapılan çalışmalarda uzlaşma ve işbirliği aramayı gerekli bulmaksızın bağımsız ve gizli çalışan bir grup belirdi. Bu grup, iyi niyetli ve hakkı tutar gibi görünerek bütün parti üyelerini kendi görüşlerine çekmekte başarılı olmaya başladı.”



Bu yöntem, ülkeleri istedikleri yönde biçimlendirmek isteyen düşman güçlerin uyguladıkları önemli bir siyasi ve askeri taktiktir. Bugün ülkemiz koşulları ile benzerlikler taşıyan bir yöntemdir: Ekonomik ve siyasi başarılarla kendi ilkeleri yönünde çalışacak hükümetteki iktidarlara güç kazandırılır, kendilerine aşırı güven duygusu duymaları sağlanır.


“Efendiler, Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için, herkesin bildiği üzere bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki ayrı düşünce ve görüş birbiriyle sürekli olarak çarpıştı. O düşüncelerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu görüşün sahipleri belli idi. Diğer bir düşünce, saltanat rejimine son vererek Cumhuriyet rejimini kurmaktı. Bu bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemeyi başlangıçta sakıncalı buluyorduk. Ancak, düşünce ve görüşlerimizi daha sonra zamanı geldiğinde uygulayabilmek için, saltanat taraftarlarının görüşlerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, özellikle Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, saltanat taraftarları padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için ısrar ediyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini veya gerekli olmadığını söyleyerek, o tarafı geçiştirmekte yarar görüyorduk.


Devlet idaresini, Cumhuriyet'ten söz etmeksizin millî hâkimiyet ilkeleri çerçevesinde her an Cumhuriyet'e doğru yürüyen rejim etrafında yoğunlaştırmaya çalışıyorduk.”

Ne yazık ki aşamalı olarak cumhuriyetin gelişmesi için planlanan hedeflere varmak için yapılan çalışmalar, bu gün, cumhuriyet karşıtlarının amaçlarına ulaşmaları için aşamalı çalışmalara dönüşmüş görünmektedir.



“Yunus Nadi Bey, Rauf Bey'in bir gün önceki sözleri üzerinde durarak, millî hâkimiyet mi Cumhuriyet'in gelişmesinden doğmuştur? Yoksa Cumhuriyet mi millî hâkimiyetin gelişmesinin sonucudur?" Şeklinde bir nazariyenin tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.


Rauf Bey'in "Değil halifenin, saltanatın, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın aleyhindeyim" Şeklindeki sözlerini, Yunus Nadi Bey, şöyle yorumladı: Rauf Bey'e göre bu makamın hakları vardır. İfade açıktır. Saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın, günün birinde belki lâzım olacaktır." "Halbuki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu çıkmıştır. Bütün makamlar tespit edilmiştir. Bütün durumlar kanunda yerini almış, belirtilmiştir. Ama hâlâ efsaneden,  safsatadan söz ediyor."


Bundan sonra Yunus Nadi Bey şunları söyledi : "... Cumhuriyet'i beğenmeyen kimseler vardır. Açıkça söyleyemediklerini düşüncelerinde besleyen yaratıklar vardır ve bunlar içimizdedirler. "... Öyle adamların kafası ezilir, efendiler!"


Sayın Yunus Nadi Bey’in askeri darbelerle cumhuriyet düşmanlarının kafalarının ezilmesi dönemi günümüzdeki koşullarda, artık geçerli bir demokrasi yöntemi değildir. Halkın oyları ile cumhuriyet düşmanlarının ve cumhuriyeti geriletenlerin ezilmesinin koşulları geçerli bir yöntemdir


  “Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolların belirtilmesi gerektiğini, o takdirde daha samimî ve daha kesin olarak yürünebileceğini söyledi ve Rauf Bey'in görüşüne temas ederek şöyle bir değerlendirme yaptı : "Millî hâkimiyet başka bir konudur. Cumhuriyet, meşrutiyet, mutlakıyet rejimleri ve istibdat daha başka konulardır. Bunlardan bir kısmı devlet şekilleridir. Diğerleri millet iradesinin kullanılması ve uygulanmasıdır. Bu dört şekil içinde, millî hâkimiyetin çeşitli yollarla uygulandığını görüyoruz. Hattâ bir parça istibdat şeklinde bile vardır. Meşrutiyette biraz daha fazla, Cumhuriyet'te daha fazla. Bundan dolayı, burada iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir, Millî hâkimiyet Cumhuriyet'in gelişmesinin eseridir, denemez. Çünkü millî hâkimiyet, şekil değildir. Ruh ve öz meselesidir. " Mahmut Esat Bey, Rauf Bey'in şahsî görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde, gerektiği kadar durduktan sonra: "Türk inkılâbı yükseliyor. "Ancak, bu inkılâbı süratle hedefine, milletçe beklenen hedefine ulaştırabilmek için, bir an önce gerçek durumun açıklık kazanması lâzımdır. Türk milleti, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi, bunu beklemektedir sözleriyle konuşmasına son verdi.”


Halifeliğin korunmasını, cumhuriyet yönetimi yerine meşruti bir yönetimin ülkede kurulmasını hedefleyen Rauf bey ve taraftarlarının uyguladığı karşı politika, Milli Hakimiyet ve Millet iradesinin cumhuriyet rejimiyle halkın elinden başka temsilcilere verilerek ortadan kaldırıldığı, bu nedenle kurtuluş savaşında kurulan TBMM yönetim ve rejiminin sürdürülmesi gerektiği oluyor. Bu siyasete karşılık Mahmut Esat Bey, bilimsel bir siyaset diliyle yanıt veriyor.


“Bu gensoru sahnesinden sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmaya mecbur edildiler. Bilindiği üzere "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" diye bir parti kurdular. Bu partinin gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar.


"Cumhuriyet" kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet'i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye "Cumhuriyet" ve hem de "Terakkiperver Cumhuriyet" adını vermiş olmaları, nasıl ciddîye alınabilir ve ne dereceye kadar samimî sayılabilir.”


"Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır" ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kızdırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüz yıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi : ?


Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirrnek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları, dinî bağnazlığı coşturarak, milleti, Cumhuriyet'e" ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinî düşünce ve inançlara saygı perdesi altında : "Biz Hilâfet'i yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz ! Çünkü, Mustafa Kemal'in partisi Hilâfet'i kaldırdı. İslâmiyet’e zarar veriyor; sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir" diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı slogan bu gerici haykırışlarla dolu değil miydi ?


Efendiler, bu slogana bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce ( 10 Mart 1923 tarihinde) idam edilmiş olan Cebranlı Kürt Halit Bey' e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız : " İslâm dünyasının ebedîliğini sağlayan ilkelere saldırıyorlar." "Bu konudaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin gayretlerini artırdım "Batıyı örnek almak, tarihimizi, medeniyetimizi, kaybetmeyi" zarurî kılar. "... Hilâfet'i yıkmak, lâik bir idare kurmayı düşünmek, hep İslâmlığın geleceğini tehlikeye sokacak sebepleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.


Efendiler, olaylar ve olup bitenler ortaya koydu ve ispat etti ki, "Terakkiperver ve Cumhuriyet Fırkası'nın programı en hain kafaların eseridir. Bu parti, memlekette suikastçıların, gericilerin sığınağı ve ümitlerinin dayanağı oldu. Dış düşmanların, yeni Türk Devleti'ni körpe Türk Cumhuriyeti'ni yıkmayı hedef alan plânlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih, (gizli maksatlarla hazırlanmış, genel ve gerici nitelikteki) Doğu isyanının sebeplerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli sebepleri arasında "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın dinî konularda verdiği sözleri, doğuya gönderdiği sorumlu sekreterinin kurduğu örgütü ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.



Hatıra defterini "fazladan ve gece kılınan namazlar' ın sevabını anlatan hadislerle dolduran bu sorumlu sekreter, doğu illerimizde dinî kışkırtmalarda bulunurken, partisinin programını uygulamıyor muydu? Masum halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de fazla namaz kılmayı vaaz ve nasihat eden, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu ?


Efendiler, yaptığımız inkılâbın genişliği ve büyüklüğü karşısında eski hurafelerin ve müesseselerin birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici unsurlar, "dinî düşünce ve inançlara saygılı" olduğunu ilân eden bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri ün yapmış kimselere dört elle sarılmazlar mı? Yeni parti kuran kimseler bu gerçeği kavramış değiller midir? O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile, millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken cevapta iyi niyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler, memleketi ileriye götüreceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için mazeret sayılamaz!


Efendiler, yeni parti kendine ad olarak seçtiği "Terakki" ve "Cumhuriyet" kelimelerinin tam tersi olan anlamlarla gelişmiştir. Bu partinin liderleri, gericilere gerçekten ümit ve kuvvet vermiştir. Buna örnek olarak arz edeyim : Ergani’de, asilerin valiliğini kabul eden ve sonra asılmış olan  Kadri, Şeyh Said'e yazdığı bir mektupta : "Millet Meclisi'nde, Kâzım Karabekir Paşa'nın partisi, Şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır. Bize yardımcı olacaklarına şüphe etmem. Hatta, şeyh Eyüp'ün yanında bulunan sorumlu sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir..." diyor. Şeyh Eyüp de yargılanması sırasında : "Dini kurtaracak tek partinin, Kâzım Karabekir Paşa'nın kurduğu parti olup, Şeriat hükümlerine uyulacağının, parti tüzüğünde ilân edildiğini" söylemiştir.”


Efendiler, "Terakkiperver" ve "Cumhuriyet" kelimelerini kullanarak, bize ve milletin aydınlarına karşı din bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gericilik ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda türlü düzen ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığından habersiz oldukları düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin bütün üyelerî söz konusu olmasa bile, dinî vaatleri başarıya ulaşmanın en etkili unsurları sayan ve bununla ilgili sloganı tüzüklerine de koymuş olan kimselerin, şahıslarımıza ve memlekete karşı yöneltilmiş olan suikastlardan habersiz oldukları kabul edilemez!


Diyelim ki, bunların isyanın patlak vermesinden aylarca önce, memleketin şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan, "Cemiyet-i Hafiye-i İslâmiye" teşkilâtından, İstanbul'da Nakşıbendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için söz verildiğinden ve nihayet millî sınırlarımızın dışında bulunup da Doğu isyanını kışkırtanların bildirilerinde, Kâzım Karabekir Paşa'nın partisinden ümitle söz edildiğinden haberleri olmadığını düşünelim. Ancak, Bunların, Fethi Bey Hükûmeti zamanında, doğrudan doğruya Fethi Bey vasıtasıyla kendilerine, partilerinin zararlı, isyan ve gericiliği kışkırtıcı bir durum ve nitelikte olduğu bildirildiği zaman olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim tertemiz düşüncelerle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği kavrayıp ona uymaları beklenirdi. Onlar tam tersine, bu defada "dinî düşünce ve inançlara saygılıyız" sloganını büsbütün zıt bir anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sözde, bu sloganla, her dinin ve her dinden olanların düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını belirtmek... geniş ölçüde hürriyetçi olduklarını anlatmak istiyorlarmış... Efendiler, böyle bir tutuma dürüst ve samimîdir denemez! “


Büyük liderin cumhuriyeti kurduğu yıllarda mücadele ettiği koşullar ne yazık ki hala varlığını güçlenerek korumaktadır. Ancak, bu koşullarla mücadele edecek o kadar da güçlü  bir cumhuriyet nesli yetişmiş durumdadır.




İsmail İNCİ,  01/11/2013


28 Ekim 2013 Pazartesi

CİSİMSEL TOPLUMSAL BİRLİK KAVRAMININ ÖZÜ




BİRLİK, BÜTÜNLÜK KAVRAMLARI VE TOPLUMSAL BİRLİK BÜTÜNLÜK ÜZERİNE

 

Birlik: birbirinden farklı parçaların bir araya gelerek uyumlaşmasıdır. Birlik, sözcükten de anlaşılacağı gibi farklı yapıdaki parçaların bir araya gelebilmelerini içerir. Bu bir araya geliş, farklı birçok yönlerin bulunduğu durumda ortak bir özellikte birleşmeyi anlatır. Birlik, parçaları bütün nitelikleri ile birbiriyle özdeş olan “bütün sözcüğünün karşıtıdır.

Bütünü oluşturan parçalar, birbirinden ayrı niteliklere yöneldikçe (birliği oluşturdukça) enerjisi oluşur ve artar. Bu potansiyel enerji, bütünü oluşturan parçaların karşıtlığına, farklılığına bağlı olarak azalır veya çoğalır. Bütünün birliği, bütünlüğe; kendi içinde özdeşliğe dönüştükçe enerjisi söner, tümleşir.


Her bütünün, yine de kendi özdeş bir enerjisi vardır. Bu özdeş enerjinin ortaya çıkması da yine her bütünün, içinde birliği oluşturduğu bir parça konumunda olmasından kaynaklanır. Varlıklar ortamında her cisim bir bütündür, ancak varlıklar kümesinin içinde kümeyi oluşturan birliğin bir parçasıdır ve diğer parçalarla ayrı niteliklerinden dolayı enerjisini ortaya çıkarır.

Bütün, parçaları özdeşleştikçe elementleşir, enerjisini yitirir. Enerjinin ortaya çıkarılabilmesi için, bütünün parçalanması gerekir, ancak bu parçalanma, parçalarının ayrı nitelikler kazanması yönünde gerçekleşmesidir. Bütünün ayrı parçalara çözülmemiş olması gerekir. Bu varlaşma ve oluşum,  bütünün kendi içinde çatışması değil, farklılaşarak belirlenmiş yönde (hedefte, amaçta) birlik oluşturmasıdır.

 

Toplumsal yaşamda, çatışan, uyuşmayan grup ve bireylerden birlik oluşmaz. Bu durumda her grup, topluluk, birey kendi içinde, toplum dışına çıkacak biçimde bütünlük kazanmış demektir. Toplumsal birliği oluşturan birer parça olma niteliklerini yitirmişlerdir. Ayrı nitelik ( farklı görüş, anlayış) taşıyan grup ve topluluklar, birbirlerini ortak amaçlarda seven ( aynı yönde devinen cisim) toplum bireyleri olarak uyuşarak, “birliği” oluştururlar.