21 Ekim 2016 Cuma

TASARRUFUN VE SERMAYENİN OLUŞUMUNDA FAİZİN İSLAM ÜLKELERİ EKONOMİLERİNDEKİ GERÇEK YERİ



TASARRUFUN VE SERMAYENİN KAYNAĞI OLARAK FAİZİN EKONOMİK YAŞAMDAKİ GERÇEK YERİ

     Arapça sözlüklerde, klasik fıkıh ve tefsir kitaplarında ekonomik anlamda faiz kavramının yerine “riba” kavramı kullanılmıştır. Riba terimi kaynaklarda şöyle tanımlanmaktadır.:
Belli nitelikteki eşyadan iki malın birbiriyle mübadelesinde (takasında, alışverişinde)
iki taraftan birine verilmek üzere akitte şart koştukları maddi veya manevi
fazlalığa riba denir. Bu tanıma göre faiz alışveriş aktinde taraflardan biri aleyhine şart koşulan bir fazlalıktır.
     Faizin tasarrufu arttırarak ve tasarrufları yatırım yapılmak üzere sermayelerin oluşmasına katarak üretimin artmasında etkili olduğu günümüz ekonomilerinde bir gerçek olarak görülmektedir. Özellikle resmi çağdaş bankacılığın faaliyete geçmesiyle faizin tasarrufları etkilediği, ticaretin ve sanayinin gelişmesini arttırdığı, işsizliği azalttığı bir gerçektir.. Adam Smith Ünlü eseri Milletlerin Zenginliği’nde bu durumu şöyle belirtir.:”  Glasgow'da bankaların ilk kuruluşundan on beş yıl kadar sonra, o kentin ticaretinin iki katına çıkmış olduğunu söylediklerini işittim. İskoçya ticareti de, Edinburgh'daki iki kamu bankasının kuruluşundan sonra dört katına çıkmış. Bu dönemde, İskoçya ticareti ile endüstrisinin pek hatırı sayılacak kadar artmış olduğuna; bankaların, bu artışta epey payı bulunduğuna şüphe yoktur.” (s.216)
Bir ülkenin sermayesinin ve sermaye mallarının yıldan yıla artmasının kaynağı, ürettiklerinin bir kısmını tüketmeyerek tasarruf etmesidir. Her yıl ürettiklerinin tamamını tüketen bir toplum gelecek yıl üretecek sermaye malı bulamaz. Bir yıl içindeki tüketimi sınırlayarak toplumlarda tasarrufu sağlayan ise, insanları, gelecek yıl içinde daha fazla tüketim yapma olanağı bulacağı düşüncesine götüren faizdir.

     Faiz, bireylerin elde ettikleri gelirlerin bir kısmını tasarruf etmesine neden olmakta ve bu tasarruflarını yastık altı etmeyerek yatırıma yönlendirmekte,  ekonomiye kazandırmaktadır. Girişimciler bireylerin bu tasarrufları ile hammadde, alet, makine, arazi ve emeğin kullanımını satın alır. Bu üretim faktörlerini en verimli şekilde organize ederek ürün haline dönüştürür. Bu üründen elde ettiği kar ile tasarrufların karşılığı olan bireylerin faiz gelirlerini öder.
     Faiz, tefecilerin çok yüksek oranlarla borç para vererek insanları borçlarını ödeyemez duruma düşürmesi ve alacaklıların borçlulara her türlü eziyeti yapabildikleri bir dönem nedeni ile hoş görülmemiş ve yasaklanmıştır.Önceleri Atina ile Roma’da ödünç aldığı parayı ödeyemeyecek durumda olan borçluların satılmalarına izin verdiler. Solon bu geleneği Atina’da düzeltti. Borçtan ötürü hiç kimsenin kişiliğine dokunulamayacağını emir buyurdu….Borçlulara karşı çıkartılan bu kanunlar Roma Cumhuriyetini defalarca tehlikeye düşürmüştür. Bir borçlu, alacaklısının evinden, vücudu yara bere içinde kaçıp genel alanda kendisini halka gösterdi. Halk bu görüntü karşısında heyecana geldi. Alacaklıların artık tutmaya cesaret edemedikleri birçok borçlu da kendilerini mahzenlerden dışarı attılar…. Manlius adında biri, sadece halkın gözüne girmek için, köle haline konmuş borçluları alacaklıların elinden kurtarmaya kalktı. Manlius’un maksadını anlayıp önlediler; ama yara olduğu gibi duruyordu. Nihayet özel kanunlar vatandaşlara, borçlarını ödemek için bazı kolaylıklar sağladı ve Roma tarihinin 428’inci yılında konsüller, çıkardıkları bir kanunla, alacaklıların evlerinde, borçluları köle gibi kullanmalarını yasak etile. Papirius adında bir tefeci, evinde zincire vurduğu Publius adında bir delikanlının ırzına geçmek istedi. Sextus’un işlediği suç Roma’ya siyasi hürriyet vermişti; Papirius’un suçu ise onu medeni hürriyetine kavuşturdu O zamandan bu yana da, borçlarını ödemeyen vatandaşlar aleyhinde değil, tefeciliği önleyen kanunlara karşı geldikleri için alacaklılar aleyhinde kovuşturmada bulunuldu.”( Montesquieu, Kanunların Ruhu,S.145)
     İnsanları borçlandırarak birbirine düşüren, toplumsal barışın, düzenin bozulmasına neden olan,  insanları yoksullaştıran aşırı faizi-tefeciliği Semavi dinlerin hepsi yasaklamıştır. Yahudilik’in kutsal kitabı Tevrat’ın bazı bölümlerinde faizi-tefeciliği yasakladığı  açık olarak görülür..Ancak kendi toplumu içinde görülen bu yasak, diğer toplumlara karşı görülmemektedir: Bu nedenle Yahudi tüccar dünyada faiz ile herkese borç vermişlerdir. Kendi toplumundan olan insanlara ise gerektiğinde yardımlaşmanın, yakınlaşmanın, dostluğun artması için hiçbir faiz almadan borç para verilmesini hükmeder:  “Halkıma, aranızda yaşayan bir yoksula, ödünç para verirseniz ona tefeci gibi davranmayacaksınız.” (Çıkış, 22/25),

    “Bir kardeşin yoksullaşır, muhtaç duruma düşerse ona yardım etmelisin desteklemelisin.
Aranızda yaşayan bir yerli veya konuk gibi yaşayacaktır. Ondan faiz ve kâr alma.
Tanrıdan kork ki, kardeşin yakınında yaşamını sürdürebilsin. Ona faizli para vermeyeceksin. Ödünç verdiğin yiyeceklerden kâr almayacaksın.” (Levililer, 25/35, 36,)
    Hıristiyanlığın kitabı İncil’de Tevrat’taki kadar faiz ile ilgili açık hükümler bulunmamakla birlikte Yahudilik’in devamı olduğunu söyleyen Hristiyanlık da faize karşıdır:Düşmanlarınızı daha çok seviniz, hiçbir şey karşılık beklemeden onlara ödünç veriniz. Böylece ödülünüz büyük olsun. Yücelerin yücesinin çocukları olursunuz. Çünkü o, nankörlere ve kötülere nimet vericidir.” (Luka6/33, 34, 35).
     Yukarıdaki ifadelerde ödenmesi ihtimali bulunmasa da hiçbir karşılık beklemeden
ödünç vermenin faziletlerinden bahsedilmekte, faiz kınanmaktadır. Faizin haram olduğu İncil’den açıkça anlaşılmasa da,  sonraki yıllarda toplanan Hıristiyanlığın Konsüllerinde açıkça belirtilmiştir. Bunlardan biri ve en eskilerinden olan İznik Konsüli’nin 325’te faizi yasakladığı bilinmektedir.
     Müslümanlığın kutsal kitabı Kur'an’da çeşitli ayetlerle faiz çok açık olarak yasaklanmıştır. Özellikle Bakara suresinin çeşitli ayetlerinde faizin yasaklandığı görülür: “Faiz yiyenler ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi kalkarlar. Bu onların: “Alım satım da ancak faiz gibidir." demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim faize geri dönerse artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. Allah, faizi yok eder de, sadakaları artırır. Allah, günahkâr kâfirlerin hiç birini sevmez (Bakara 2/275-276).”
“Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve eğer inanmışsanız faizden arta kalanı bırakın. Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Resulü’ne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tövbe ederseniz artık sermayeleriniz sizindir. Böylece ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz (Bakara 2/278-279).”
     Müslümanlıkta yasaklanan ve haram kılınan faizin Cahiliye döneminde kat kat arttırılarak alınan faiz olduğu, diğer bir anlamıyla tefecilikten doğan faiz olduğu aşırı bir düşünce olmayacaktır. Çünkü Kur’an’ın Bakara ayetinden önceki bazı ayetlerde  bu açıkça görülmektedir:” İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını kazanmak için verdiğiniz zekata gelince, işte zekatını veren o
kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır (Rum, 30/39).
Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki
kurtuluşa eresiniz (Âl-i İmran 3/130)
     “Menedildikleri halde faizi almalarından ve haksız (yollar) ile insanların mallarını
yemelerinden dolayı içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık (Nisa 4/161).”
     Faiz ile ilgili en son inen ayet Bakara ayeti olduğu için Bakara ayetindeki surelerin faizin gelişim süreci içinde varılan en son hükümler olduğunu söylemek Tanrı Kelamının bazı ayetlerde eksik ve yanlış olduğunu, sonraki ayetlerle gelişim göstererek eksiklerin tamamlanmış olduğunu söylemek olur. Bu ise Tanrı’nın düşüncesinin insan düşüncesi gibi gelişim süreci geçirdiğini ve eksik olduğu yargısına varmak anlamına gelir. Bu düşünüş ve yorum İlahi dinlerin özüne aykırıdır. Doğru yargıya varabilmek için tüm ayetlerin aynı anda değerlendirilmesi, önce sonra diye ayrılmaması gerekir.


Bu doğru düşünüş tarzı çağımızda İslam dünyasının ekonomik ve siyasi alanlarda karşı karşıya kaldığı sorunlarına çözümler getirecektir. Faiz konusunda günlük ticari ve iktisadi yaşamlarında ihtiyaç içinde kalan Müslümanları ikilemden kurtaracaktır. Çünkü normal faizin oluşumunda ticari ve ekonomik zorunlulukların, ihtiyaçların büyük etkisi vardır. İnsanlar günlük iktisadi yaşam içinde bir ihtiyacını gidermek için belli bir süre sonra normal faizi ile birlikte iade edilmek üzere borç alma ihtiyacı duyarlar.
     Hz. Peygamber de ticari ilişkilerde alınan borcun fazlasıyla veya daha iyisiyle ödenmesini istemiştir. Bu isteğin borç veren tarafın zarara uğrama ihtimalini karşılamak için küçük bir artış ile borcun ödenmesi gerektiği şeklinde yorumlamak gerekir. Bu ise her iki tarafı memnun edecek bir riba=faiz demektir. Ayrıca bu yorum Bakara ayetinde (2/279) zikredilen, zarara uğramama ve uğratmama ifadesine de uygun düşmektedir.
     Sayın Abdi KARAKUŞ tezinin Tarihi Süreçte Faiz bölümünde süreç içinde faizin ilahi dinlerin yasaklarından kurtularak Reform hareketleri ile ticari yaşamda serbest hale geldiğini şöyle yazmaktadır:
     “ Faiz yasağının tartışma konusu olmaktan çıkıp, modern ekonomilerde önemli hale
gelmesi elbette bir anda meydana gelmemiştir. Faiz yasağının değil, artık faiz
oranlarının tartışılması ve faiz uygulamalarının ekonominin temeline yarleşmesinde,
Orta Çağ’ın değişen ekonomik ve sosyal yapısı ile Hıristiyanlıkta gerçekleştirilen ve
“Reform” adı verilen köklü yapısal değişikliklerin önemli etkileri olmuştur. Şöyle ki,
Orta Çağ sonlarına kadar faize konu olan borçlanmalar, genellikle tüketim amacıyla
yapılmaktaydı. İhtiyaç içinde bulunanlar, aldıkları borçların ve bu borçların faizlerinin,
borç ödeme zamanında büyük bir fazlalık haline gelmesi nedeniyle ya bütün mal ve
mülklerini ellerinden çıkarmak suretiyle ödeyebiliyorlar, ya da hiç ödeyemiyor, hukuki
kişiliklerini kaybederek alacaklıların esiri haline gelmekteydi. İnsanların bu durumdan
kurtulmasında, büyük reform hareketlerinin öncülerinden sayılan Alman din adamı
Martin Luther ile Fransız asıllı Calvin’in çok büyük etkilerinin olduğunu burada
zikretmek gerekmektedir (Özgüven, 1992: 46).” (s.44)… Bacon bu dönemi şöyle
anlatmaktadır: “İnsanlar için ödünç alma ve ödünç vermenin zaruri bir ihtiyaç olması ve
yine insan denen yaratığın katı yürekli olması dolayısıyla ödünç vermeye yanaşmaması,
çaresizlikle birleşince faize müsaade edilmesi bir mecburiyet halini almıştır.” (Kureşî,
1966: 24).” (s.54, Abdil Karakuş, İslam Hukuk Kaynaklarındaki Faiz Kavramının Modern Ekonomi Bağlamında Yeniden Değerlendirilmesi, Yüksek lisans Tezi)
     Hıristiyan din adamlarının ve kurumlarının Aristo’nun faiz konusundaki düşüncelerinden önemli ölçüde etkilenerek faizi yasaklamaları ve ticarete iyi göz ile bakmamaları Aristo’nun düşüncelerini yanlış anlamaktan ve yorumlamaktan ileri gelmiştir. Gerçekte Aristo Politika adlı ünlü kitabında ticareti ve ticarette kullanılan paranın borç verilmesi karşılığı alacaklıya bir fazlalığın verilmesine karşı değildir. Aristo ev yönetiminde-ekonomi yönetiminde temel olanın canlıların yaşması, beslenmesi için somut ürünlerin üretilmesi olduğunu, insanlar arasındaki alışverişe dayanan ticaretin ve faizin somut ürünler üreten faaliyetler olmadığı bunun için yardımcı iş alanları olduğu düşüncesindedir. Ancak bu ayırım nedeni ile ticaret ve ticarette uygulanan faiz faydasız ve geçersiz değildir. Aristo Aynı eserinin altıncı bölümümde sayfa 191’de alışveriş için devletin temel etkenliklerinden biridir, demektedir.:Çünkü, diyebiliriz ki, bir devletin temel etkenliklerinden biri çeşitli gereksinmelerine göre mal almak ve mal satmaktır.”…
     Montesquieu - Kanunların Ruhu Üzerine adlı ünlü kitabında  Kuran’ın yanlış anlaşılmasından dolayı Müslümanların faiz ile tefeciliği birbirine karıştırdıklarını, bu nedenle de  tefeciliğin arttığını yazar: “Müslüman ülkelerinde faiz ne kadar yasak edilirse tefecilik de o kadar artar. Ödünç veren kimse, kanuna aykırı hareketten ötürü atıldığı tehlikeyi karşılamak için daha çok para istemekten çekinmez… Doğu ülkelerinde çoğu kişiler hiçbir şeylerini teminat altında bulundurmazlar; herkesin elindeki para kendi parasıdır ama aynı parayı ödünç verdikten sonra bir daha aynı şekilde eline geçireceğinden emin değildir; bu güvensizlikten doğan tehlike ile orantılı olarak tefecilik de böylece durmadan gelişir.” (s.277)
Ünlü İktisatçı Adam Smith de aynı görüşleri paylaşır:“Bazen ülkelerde, para faizi kanunla yasak edilmiştir. Gelgelelim her yerde, para kullanmakla bir şey yapılabildiği için, paradan yararlanmak üzere, her yerde, bir şey vermek gerekir. Bu yasanın tefecilik belasını önleyecek yerde artırdığı tecrübeyle görülmüştür.”(S.252, Milletlerin Zenginliği)


     Gerçekten de tefeciliğin önlenebilmesi için yasal bir faizin yürürlüğe konulması toplumun gereksinimi olan borç paranın bulunmasını, toplumda tasarrufun oluşmasını, ticaret ve yatırımın artmasını sağlayacaktır. Ancak bu faizin aşırı olmaması gerekir. Çünkü yine Montesquieu’’nun deyişi ile:” Aşırı derecede yüksek olursa bu değer, o zaman tacir, ticaretin sağlayacağı kârın faiz tutarından daha az olacağını anlar ve ticaret yapmaktan vazgeçer. Tersine, paranın bir değeri olmazsa, o zaman, kimse ödünç para vermez; tacir de bu yüzden hiçbir iş yapamaz.”
     Adam Smith  ve ünlü Fransız devlet adamı ve iktisatçı Turgot da tefeciliğin önlenmesi için devlet tarafından resmi bir faiz oranının belirlenmesi düşüncesindedirler. Turgot, “ İmsak Teorisi” olarak bilinen görüşünde devlet tarafından belirlenecek olan faiz oranının kişilerin  tasarruflarını toprağa yatırmaları karşılığında elde edecekleri gelir oranında olmasını düşünmüştür. Adam Smith ‘in devlet tarafından belirlenecek olan faiz oranı ise tasarruflardan elde edilen gelirin  piyasa değerine yakın bir değer olmalıdır. Ancak tasarrufların değerlendirilmesi ile elde edilen bu gelir ekonomik gerçeklerle uyumlu bir oranda olmalıdır:
Faize izin verilen ülkelerde, tefecilik zulmünü önlemek üzere, kanun, genel olarak cezaya uğramadan alınabilecek en yüksek oranı saptar. Bu oran, her zaman için, en düşük pazar fiyatının veya paranın kullanılması için en büyük inancayı verebilenlerin çokluk ödediği bedelin biraz üstünde olmalıdır. Bu kanunlu oran, en düşük pazar oranının aşağısında saptanacak olursa, bunu böyle kestirip atmanın sonuçlarının hemen hemen faizin toptan yasak edilmesindeki gibi olması gerekir. Alacaklı parasını, kullanılışındaki değerinden aşağı ödünç vermez. Borçlu da, kullanmanın tam değerini kabul etmekle onun göze aldığı rizikonun karşılığını kendisine ödemelidir. Bu kerte, tam tamına en düşük pazar fiyatı üzerinden saptanırsa, çok sağlam kefalet gösteremeyenlerin hepsinin, ülkeleri kanunlarına saygı duyan insanlar yanındaki itibarını ortadan kaldırır; onları, anasının nikâhını isteyen tefecilere başvurmak zorunda bırakır…. Şurası kaydolunmaktadır ki, kanunlu oran, en düşük piyasa fiyatının biraz yukarısında olmalı ise de, pek yukarısında olmamalıdır…. yüksekçe saptanırsa, ödünç verilecek paranın çoğu müsriflerle hayal tasarıcılarına, borç olarak verilir. Çünkü onlardan başkası bu yüksek faizi vermeye razı olmaz. Paranın kullanılmasına karşılık, bu yararlanmadan sağlamaları muhtemel kazancın bir kısmından fazlasını vermeyen aklı başında kimseler, bu yarışa katılmayı göze almazlar. Ülke sermayesinin çoğu, böylece, bunu kârlı ve faydalı şekilde kullanması en muhtemel bulunanların elinden alınıp, çarçur ve heder etmeleri en ihtimal içinde kimselere fırlatılıp atılmış olur. Tersine; kanunlu faiz oranı, en düşük Pazar oranının pek az yukarısında saptandı mı, aklı başında kimseleri, borçlu olarak, herkes müsriflere, hayal kuran tasarı sahiplerine yeğ tutar. Para ödünç veren kimse, aklı başında olanlardan, hemen hemen ötekilerden almak cesaretini gösterdiği kadar faiz alır. Parası, onların elinde, ötekilerden daha emindir. Ülke sermayesinin çoğu, böylelikle, faydalı şekilde kullanılması en muhtemel ellere verilmiş olur. Hiçbir kanun, alışılmış faiz kertesini, o kanun yapıldığı sırada çokluk rastlanan en düşük pazar oranının aşağısına indiremez. Fransız Kralı'nın, faiz oranını yüzde beşten yüzde dörde indirmeye kalkıştığı, 1766 tarihli buyrultuya karşın, türlü türlü yollarla kanundan yan çizilerek, para, Fransa'da yüzde beşten ödünç verilmeye devam olundu.” (s.252, Adam Smith, Milletlerin Zenginliği)
Normal ekonomik koşullar içinde, ekonomik faaliyetlerden elde edilen birim ürün başına gelirler aşırı oranlarda değildir. Çünkü gelirlerden üretim maliyetleri düşüldüğünde elde edilen kar, çok yüksek oranlarda ortaya çıkmaz. Birim ürün değerini gösteren fiyat talebi etkilediğinden buna izin vermez.
Normal koşullar dışında kalan deniz ticareti ve benzerleri bu oranların dışında kalabilir. Çünkü, deniz ticareti ile normal olmayan ekonomik koşullarla karşılaşılarak maliyetlerin çok üstünde kar elde etme fırsatları olabilmektedir. Bu büyük fırsatla nedeni tasarruflara büyük oranlarda faiz veren tefeciler ortaya çıkmaktadır. Ancak ekonomik sonucu belirsiz, riski yüksek olan bu yatırımlar normal ekonomik yaşam içinde genelleştirilmemelidir. Tefeciliğin genelleştiği ekonomiler,  riskin ve belirsizliğin de yaygınlaştığı ekonomiler durumuna geldiği için bu nitelikteki ekonomiler gerçekçi ekonomiler değillerdir.
Günümüzün çağdaş ekonomilerinde devlet tarafından, yukarıda örneğini vermiş olduğumuz deniz ticareti gibi olağanüstü durumlara bağlı beklenti ve amaçlar peşinde  aşrı kar beklentisi taşıyan yatırımların normal-gerçek ekonomi piyasalarını bozmaması için reel ekonominin işlemlerine bağlı olarak yasal faiz oranları belirlenmektedir. Tefecilik, aşırı faiz yasalarla yasaklanmış,  böylece semavi dinlerin de toplumsal yaşamı düzenleyici hükümlerinin yerine getirilmesi yönünde bir anlayış çakışması ile toplumsal yaşama müdahale edilmiştir.
     Keynesyen ekonomistlerin yüksek enflasyon,  yüksek faiz, büyük tasarruflar ve yüksek kalkınma, düz mantığına dayanan görüşlerinin yanlışlığı da toplumsal yaşamda tefeciliğin yaratmış olduğu olumsuzluklara benzer karmaşalara neden olduğu görülerek terk edilmiştir. Öyle görünüyor ki toplumlarda ekonomik krizlerin ortaya çıkmaması için faiz oranlarının, yıllık kalkınma oranları civarında olması, girişimci, tüccar ve çalışanların kalkınma oranlarına bağlı olarak bu oranlar civarında yıllık ulusal gelirden pay beklemeleri gerçekçi olacaktır.

KAYNAKÇA:
1- Abdil KARAKUŞ, İslam Hukuk Kaynaklarındaki Faiz Kavramının Modern Ekonomi Bağlamında Yeniden Değerlendirilmesi, Sütçü İmam Üniversitesi SBE Temel İslam Bilimleri 2006, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kahramanmaraş.
2- Yrd. Doç. Dr. Murat PIÇAK, Faiz Olgusunun İktisadi Düşünce Tarihindeki Gelişimi, Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi Cilt: 1 Sayı: 4 2012
3- Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine, Seç Yayın Dağıtım, İstanbul
4- Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,
5- Aristoteles. Politika,, 1975, (Çev: Mete Tunçay),, Remzi Kitapevi, İstanbul

İsmail İNCİ, 22/10/2016



 BU MAKALE  BALYA İLÇESİ VE KÖYLERİ KÜLTÜR, YARDIMLAŞMA, DAYANIŞMA DERNEĞİ DERGİSİ EKİM 2016 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.



7 Eylül 2016 Çarşamba

SURİYE İÇ SAVAŞI DENEYİNDE DEVLET OTORİTESİNİN ORTADAN KALKMASININ SONUÇLARI VE GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU PROJESİNİN ETKİLERİ




GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU PROJESİNİN SURİYE İÇ SAVAŞI, DÜNYA VE TÜRKİYE’DEKİ TERÖR HAREKETLERİ ÜZERİNE ETKİLERİ (1)

DEVLET OTORİTESİ VE SURİYE’DE İÇ SAVAŞ İLE BÖLGEDE TERÖR HAREKETLERİNİN ÖNLENMESİNDE DEVLET OTORİTESİNİN KURULMASININ ÖNEMİ

     Toplumlarda devletin varlığını ortaya çıkaran neden, bireylerin bireysel ve toplumsal gereksinmelerinin karşılanması ortak anlayışı olmuştur. Bu anlayış birliği, toplum üzerinde varolan dış (doğaya ve diğer toplumlara karşı kendini savunma) ve toplumsal olarak yaşamadan doğan iç gereksinmelerin ( güvenlik, adalet, sağlık, gıda ve barınma gereksinimleri…vb) bireysel olarak karşılanamaması zorunluluğunun sonucudur. Devletin varlığı özellikle savaş zamanında toplumsal varlığın bütünlük içinde korunması zorunluluğundan, barış zamanında ise bireylerin toplum içinde kişisel çıkarlarının çatışması sonucu mal ve can güvenliğinin adaletli olarak sağlanması gereksinimlerinden ortaya çıkar.  Devlet varlığını, toplumsal örgütlü bir güç olarak özellikle diğer devletler karşısında bağımsız, egemen oluşu ile belirgin olarak gösterir. Bireyler devlet örgütlenmesi ile toplumsal yaşam içinde kendilerini güven ve özgür kılarlar; mal, can ve namusları devlet örgütlenmesi ile onun ortaya çıkardığı birliğin gücü ile koruma altına alınır. Bu durum insanlarda duygusal olarak devlete karşı ana-baba sevgisi olarak yansır. Devletin amaç ve hedefleri, kendi amaç ve hedefleri ile özdeşleşir. 
     Devletin toplumda iki ana işlevi vardır. Bu işlevlerden birisi ekonomik işlevdir: Devlet en büyük Pazar olan alım gücüyle ekonomik dengeleri sağlamaya çalışır. Devletin diğer ikinci işlevi ve ana olan işlevi toplumda otoritesini kurarak barış ve düzeni sağlamak, yurttaşlarının iç ve dış tehlikelere karşı can malını korumaktır.
     IRAK VE SURİYE’DE DEVLET OTORİTESİNİN ORTADAN KALKMASININ SONUÇLARI:
    Irak’ta Saddam rejiminin yıkılması ile ortaya çıkan karmaşa devlet otoritesinin sağlanamamasının sonucudur. Suriye’de 2011 yılında ortaya çıkan ve günümüze kadar gelen iç savaşta 500 binden fazla insan ölmüş, 1 milyon 880 bin insan yaralanmış, 4,5 milyon insanı dış ülkelere göç ederek büyük yoksulluk ve acılar içinde kendilerine yeni güvenli bölgeler arayışına girmiştir. Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaket olan bu durum Suriye toplumunda düzeni, güvenliği, barışı sağlayacak; yurttaşların canını, malını iç ve dış saldırganlara karşı koruyacak devlet otoritesinin ortadan kalkmanın sonucudur.
     Ocak 2011 tarihinde yolsuzluğa, insan hakları ihlallerine, baskılara, işsizlik ve yoksulluğa karşı iktidardaki Beşşar Esad yönetimine karşı küçük gösterilerle başlayan olaylar, hükümetin tutuklamalar, işkenceler ve şiddet başvurularına karşılık büyüyerek sürmüştür. Nisan 2011 ayının sonuna doğru Beşşar Esad, direnen şehirlere ve kasabalara karşı büyük ölçekli askeri bir harekât başlatmış, harekâta tanklar, piyadeler ve ağır silahlar katılmış, tüm bunlar kısa sürede büyük sayılarda sivil can kayıpların olmuştur. Askeri baskıların ardından, pek çok asker göstericilere katılmak için firar etmiş ve pek çok gösterici de silahlanmaya başlamıştır.  Sivillere ateş etmeyi reddeden bazı askerlerin gizli servis elemanları tarafından infaz edilmelerinin ardından firar ederek göstericilere katılmasıyla muhalefet giderek büyümüştür. İç Savaşın başlamasının ardından hem Muhaliflere hem de Suriye rejimine uluslararasındaki ülkelerden destekler gelmiştir. Amerika, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan Muhalifleri desteklerken, Suriye hükümetini de İran ve Rusya desteklemiştir. Türkiye sınırı üzerinden Muhalif gruplara Muhalifleri destekleyen ülkeler, özellikle ABD’nin bölgedeki Kürt örgütlere lojistik ve askeri araç-gereç sağlamaları Kuzey bölgesindeki yerleşimlerin Suriye rejiminin otoritesinden Kürt örgütlerin eline geçmesine neden olmuştur. Uluslar arası ülkelerin iç savaşa dışarıdan etkileri, ülkede barışı, güvenliği, birliği sağlayacak olan devlet otoritesinin Muhalifler veya Suriye hükümeti tarafından yeniden kurulmasını engellemiştir ve bu engelleme halen de sürmektedir.


      Irak’ta önemli bölgeleri hâkimiyetinde bulunduran IŞİD, tüm Arap ve Müslüman ülkeler ile dünyanın her yanındaki ülkelerde kontrol ettiği militanlarla Suriye’de de önemli bir bölgeye egemen olmuştur. Irak ordusundan ele geçirdiği ağır silahlar ve yine Irak Ordusu'nda görev yapmış üst düzey askeri uzmanları, Körfez ülkelerinden yüksek miktarlarda topladığı bağışlarla ki Hem İran hem de Irak, Suudi Arabistan ve Katar IŞİD'i finanse etmekle suçlanmaktadır, sahip olduğu mali güçle Suriye’de ve Irak’ta otoriteyi sağlayacak güçte bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Ancak  IŞİD'in artan hakimiyetine karşı ABD  ve koalisyon güçlerinin başlayan  hava operasyonları ile örgütün  bölgede sınırlı bir alanı  kontrol edecek durumda bırakılmıştır. IŞİD çağdaş bir İslam devleti modeli olmaktan uzak olduğu için, özgür ve laik bir yaşamı tercih eden Irak ve Suriye halkı tarafından benimsenmesi olanaksızdır. Bu nedenle bu örgütün katı İslam ideolojisine dayanan bir devleti bölgede kurarak gereksinim duyulan devlet otoritesini sağlama hareketleri gerçeklerden uzaktır.
      Suriye’de uluslar arası güçlerin gerek doğrudan kendi silahlı güçleri ile gerek bölgede çeşitli örgütler aracığı ile devlet otoritesini sağlamak için yapmış oldukları savaş, barış ve güvenliği sağlayacak bir devlet otoritesinin kurulmasının tersine terörün ve iç savaşın sürmesine neden olmaktadır. Bu koşullarda ülkede barışı sağlayacak bir değişimin olmadığı görülmektedir. Barışın sağlanmasında en büyük engel ise bölgede, Türkiye’yi de içine alan olayların başlamasına neden olan ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki İslam ülkeleri üzerinde geliştirmiş olduğu Genişletilmiş (Büyük) Orta Doğu Prroeji (BOP)  olarak görülmektedir. Bölgede barış ve güvenliği getirmeyi amaçlayan bu projenin geldiği son nokta, ne zaman biteceği belli olmayan Suriye İç Savaşı ve IŞİD ile birlikte terörün tüm dünyaya yayılmasına neden olduğudur.

      Doğu Blok’unun dağılması sonrasında ABD ve Batı Avrupa’nın Ortadoğu ülkelerindeki çıkarlarını koruma amacı taşıyan ve ilk olarak 1995 yıllarında tasarlandığı anlaşılan Genişletilmiş (Büyük) Orta Doğu Projesi (BOP) üzerine ünlü istihbaratçı Mahir KAYNAK,  “Yeni Ortadoğu Haritası”, adını taşıyan kitapta düşüncelerini şöyle açıklamaktadır.
 “ ABD dışişleri ile yakın ilişkide olan bu kuruluşlardan Rand Corporation'da 1995'te Genişletilmiş Ortadoğu diye bir bölüm oluşturuldu. Bu coğrafyanın tanımını yaparken, Afganistan'dan başladılar,  Hazar'ın doğusu,  Kafkasya,  geleneksel Orta Doğu coğrafyası, Kuzey Afrika'yı da içine alan bir hat çizdiler.  Kissinger, Aralık 1994'de Washington Post'daki bir yazısında ABD'nin hayati çıkarlarının bulunduğu alanı Hindistan'ın batısından başlayan ve Akdeniz'e uzanan bir bölge olarak tanımlıyor ve NATO'ya Hindistan'ı da içeren bir rol verilmesini öneriyordu. Bu coğrafya enerji kaynaklarının da yoğun olarak yer aldığı çoğunlukla İslam coğrafyası.  ABD başkanı Bush'un ileri sürdüğü stratejisinde
Ortadoğu için daha fazla özgürlük yaratılması amacıyla 'Genişletilmiş -Büyük- Ortadoğu
Girişimi' ortaya atıldı. Batı'nın Arap ülkelerine demokrasi,  pazar reformları ve insan hakları
doğrultusunda çaba göstermek için destek vermesi öngörüyordu…..1995'te ABD'nin Ulusal Güvenlik Konseyi direktörü Anthony Lake, "Demokrasi icin mücadele ediyoruz, çünkü demokrasi havuzu ne kadar geniş olursa, bizim güvenliğimiz ve refahımız o
kadar büyük olur…. “1996'da karanlıklar prensi diye adlandırılan-Richard Perle ve Douglas Feith'in de içinde bulunduğu yeni göreve gelen neo-conlar Netenyahu hükümetine bir bölgesel strateji raporu sunmuşlardı.  Bu raporda Saddam Huseyin'den kurtulmanın yanında Suriye'nin zayıflatılması ve kontrol altına alınması öneriliyordu.” ( s.11 )


      “Washington'un istediği ABD'nin Körfez’deki ve Hazar havzasındaki enerji kaynaklarını kontrol etmesine yardımcı olabilecek ve kendi kontrolünde tutabileceği bir yapı oluşturmaktır. Komşularıyla kavgalı ve bu nedenle ABD'ye bağımlı politikalar izlemek zorunda olacak bir sorunlu bölge (Müslüman, fakat Arap, Türk ve Fars olmayan: 'Müslüman İsrail: Kürdistan') yar tılma çabası var. Böyle bir yapılanma ABD'nin Ortadoğu politikasının temelini oluşturan İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve petrol üretiminin ABD kontrolünde aksama olmadan dış pazarlara taşınabilmesinin sağlanması hesabına hizmet edecektir. İsrail ve bazı müttefiklerinden gelen görevlilerce Kuzey Irak'ta silahlı Kürt gruplara askeri eğitim verilmesi, 1996'da CIA’nin Kürtleri Saddam yönetimine karsı başarısızlıkla sonuçlanan bir ayaklanmaya kışkırtması bölgede gelecek için ne tür hesaplar yapıldığı hakkında bilgi vermekteydi. Böyle bir yapılanma ABD'nin Ortadoğu politikasının temelini oluşturan ve Condoleezza Rice, Richard Armitage, Brent Scowcroft gibi isimlerin kaleme aldığı/Amerika'nın Ulusal Çıkarları' adlı Richard Armitage, Brent Scowcroft gibi isimlerin kaleme aldığı/Amerika'nın Ulusal Çıkarları' adlı Temmuz 2000 tarihli raporda da belirtildiği gibi İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve petrol üretiminin ABD kontrolünde aksama olmadan dıs pazarlara taşınabilmesinin sağlanması hesabına hizmet edecektir.” (s.15-38)

       ABD ve Batılı dostlarının çıkarlarına hizmet etmek anacını taşıyan ve görünürde çok adil, insancıl, çok demokratik olan bu proje Türkiye ve Arap ülkelerine terör ve iç savaş getirmiş, kendi çıkarlarına hizmet yönünde çok kusursuz olarak uygulanacağını sandıkları projeleri ile terörün bütün dünyaya yayılmasına ve uluslar arası çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuşlardır.


       IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) Hareketi arkasında Arap Milliyetçiliğinin bulunduğu “Radikal İslamii” bir harekettir. Bu radikal İslamcılık hareketi İslam dinini devlet yönetiminde en katı şekilde uygulayarak Irak ve Suriye’de iç barışı,  güvenliği, toplumsal düzeni sağlayacak devlet otoritesinin kurulacağına inanılan bir harekettir. Bu nedenle de Başta Arap ülkeleri olmak üzere tüm dünyada finanse edilen ve destek gören bir harekettir. Terörün dünya çapında yayılmasının nedeni de budur. Projeye karşı Arap Milliyetçiliğinin çıkarları bu şekilde tepki vermiştir.

      Rusya ve Çin Amerikan projesinin başarısının kendi çıkarlarına zarar vereceğini gördükleri için ABD ye karşı harekette yer alarak onu yıpratmak için mücadele ve savaş içine girmişlerdir. ABD Suriye’de kendi projesini uygularken, Suriye İç savaşı sürecinde yaşanılan olaylardan da anlaşılacağı gibi bu ülkeyi işgal etmeyi değil karışıklıklar çıkarmayı,  iç savaş oluşturmayı amaçlamış bu amaç gerçekleşmiş ancak, uluslar arası ülkelerin karıştığı bu iç savaşın bölge dışına etki etmesine neden olacağını hesaplayamamıştır.
     Bu proje gereğince Kürtlere verilen destek ve fonksiyonla Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de bir Kürt devletinin kurularak haritanın değiştirilmesi emelleri karşısında Türk ve Arap Milliyetçiliğinin tepkisi ölçülememiştir. Türklerin Misak’ı Milli sınırları içindeki ülke bütünlüğünü korumak için Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta Kürt devleti oluşumuna izin vermeyeceğini, bunun için gerekirse tek başına her türlü askeri harekatı yaparak tepki göstereceğini Arap Milliyetçiliğinin ise IŞİD ile tepkisi göstereceğini düşünememiştir.  ABD enerji ve petrol kaynaklarının kontrolünü amaçlayan bu proje ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ilk yıllarında İngiltere’nin bölge üzerindeki amaçlarından doğan rolü takip etmekledir,  Bu rol ve hedefler ise Türkiye’yi yeniden, kışkırtılan, ayaklandırılan Kürt örgütleri ile savaşmak zorunda bırakmakta, proje gereği enerjisini, kaynaklarını, yeteneklerini ilerleme ve  kalkınma alanlarında harcamasına engel olmaktadır..  PKK, PYD, birer Kürt terör örgütü olarak bu amaçlara hizmet edecek şekilde ortaya çıkmıştır.

GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU PROJESİNDE TÜRKİYE’NİN YERİ  VR FETHULLAH TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ORTAYA ÇIKIŞ SÜRECİ:
      Stratejik İlişkiler Uzmanı, Özel İstihbarat ve öngörü firması Stratfor’un kurucusu ve yöneticisi olan George FRİEDMAN gelecek yüzyıla ilişkin öngörülerde bulunurken Türkiye için gelecekte Osmanlı İmparatorluğuna benzer bir bölgesel güç olacağını ve  2070’li yıllarda Üçüncü Dünya savaşının da Türkiye’nin Japonya  ile oluşturacağı koalisyonun, ABD ile yapacağı savaş sonucu ortaya çıkacağını yazar. (George Friedman, Gelecek 100 yıl, Pegasus yayınları, 2010 ) George FRİEDMAN’nın, yer yer bilim-kurgudan uzak masalsı öngörülerine rağmen Türkiye hakkındaki öngörüleri gerçekçi görünmektedir. Türkiye’nin bölgesel bir güç olma potansiyeli çok büyüktür. Bu potansiyel güç Japonya ile değil ama Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri, Arap ülkeleri ve Rusya ile kuracakları sağlam dostluk ilişkileri ile olma olasılığı daha yüksektir.:

     “Ve 2040'ların ortalarında Türkiye gerçekten de önemli bir bölgesel güç olacak. Rusya ile Türkiye tarımsal ürün ve enerji [alanlarındaki işbirlikleri sayesinde] derin bir ilişkiler sistemi kuracak. Irak ve Suriye' de hâkim olacaklar ve böylece etki alanları giderek azalan petrol ve doğalgazı ile -ki bunlar Amerikan ekonomisini hızla büyüten faktörlerdir- Suudi Yanmadasına kadar ulaşacak. Türkler ardından etki alanlarını kuzeybatı ya, Balkanların ortalarına doğru ilerletecek, bu bölgede Amerika'nın kilit müttefikleri olan ve etkilerini doğuya, Ukrayna'ya uzatarak kuzey Karadeniz kıyılanında Türk etkisi ile mücadele etmek isteyecek olan Macaristan ve Romanya ile çıkar çatışması yaşayacak. Türk ekseni etrafında, yerel konvansiyonel savaştan gerilla direnişe kadar çeşitli çatışmalar yaşanacak. Türkiye, zaten mevcut olan ordusunu ihtiyaçlarına göre geliştirecek ve bu gelişim hatırı sayılır kara kuvveti ile dişli bir deniz gücü ve hava gücünü de içerecek.”(s.210)

      ““….Türkiye'nin eski İslami kesimin kalıntılarını toplayıp bölgedeki varlığına ideolojik ve ahlaki ağırlığını ekleme biçimi de aynı derecede rahatsızlık verici olacak. Etkisi yayılırken Türkiye de askeri güçten daha fazlası haline gelecek. Bu durum Hindistan gibi Amerika'nın da huzurunu kaçıracak…… Türkiye’nin  bölgesinde ve dünyada büyük bir güç olmasını kendi çıkarları için büyük bir tehlike olarak gören ABD  bu gücü engellemek için hazırladığı büyük projelerle bölgede uluslar arası sorunlar , yerel konvansiyonel savaşlar, gerilla direnişleri (PKK, YPG,…) çıkararak Türkiye ve ortaklarının güçlerini bu sorunlarla boğuşarak harcamalarını sağlayacak. …En iyi senaryoda Amerika çözülmesi güç uluslar arası sorunlar çıkararak onların dikkatlerini ivedi meselelerden başka yere çekmek istiyor olacak. En kötü durumda ise Amerika jeopolitik bir çöküş için yol açıyor olacak…Türkiye ekseni etrafında yerel konvansiyonel savaştan gerilla direnişine kadar çeşitli çatışmalar yaşanacak. (s.213)  
George FRİEDMAN’ın bu öngörüleri Türkiye'nin“Genişletilmiş Ortadoğu Projesindeki” gizli yerini açıklamaktadır. Öngörü zamanı olan 2020’lerde değil ama içinde bulunduğumuz tarih olan 2016 yılında bu projedeki senaryolar adım adım acımasız olarak gerçekleştirilmektedir. Türkiye’nin bölgesel güç olmasında etken olacağını düşündüğü ılımlı İslam ideolojisini kontrol ederek devlet içinde kendi çıkarları yönünde iç çatışmaları senaryolaştırırken, bölgedeki PKK, PYD, YPG ayrılıkçı terör örgütlerini destekleyerek barışı, güvenliği, devlet otoritesinin sağlanması konusunda Türkiye’nin bütün gücünün, kaynaklarının bu yönde harcanmasına neden olmaktadır.

      Gerçekte Türkiye’nin dünyada büyük bir bölgesel güç olmasına etken olacak olan düşünsel güç, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine düşünce alanında yapacağı özgün katkılarla ortaya koyacağı devlet örgütlenme ve siyasal yönetim anlayışı olacaktır.
İslam ideolojisi ise Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasında olduğu gibi yeni Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduktan sonra, bu yeni devletin dağılması, parçalanması. kendi çıkarları yönünde yönlendirilmesi, denetim altında tutulması için İngiltere,  ABD ve Batı ülkeleri tarafından kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminde bu amaç ve hedeflerde Sovyet Rusya’ya karşı ABD ile imzalanan bir ittifak çerçevesinde dinin araç olarak kullanılması ikinci dünya savaşı sonrasında başlar.

“Soğuk Savaş döneminde ABD, en büyük rakibi Komünist Rusya’ya karşı hep “din” silahını kullanmıştır. ABD, 1945’ten itibaren Sovyet Rusya’yı çevresindeki Müslüman ülkelerle kuşatmak istemiştir. Afganistan, İran ve Türkiye bu bakımdan ABD’nin doğrudan etkisi altındaki İslam ülkeleridir. ABD, bu ülkelerde radikal İslami hareketleri desteklemiş, bu ülkelerde dini referanslı siyasi oluşumların iktidar olması için çaba harcamış ve hatta bu ülkelere yardım ederken de “din şartını” öne sürmüştür. ABD’nin bu “din eksenli”, “İslam merkezli” politikasının bilinen adı “Yeşil Kuşak Projesi”dir…..1945 yılında Türkiye, Sovyet yayılmasına karşı ABD’den yardım isteyince ABD, İsmet İnönü yönetimindeki Türkiye’ye, “Komünizm ve Sovyet yayılmasının en büyük düşmanı dindir. Atatürkçülüğü, ulusçuluğu, bilimgüder (laik) yönetim biçimini, devletçiliği bırakıp dingüder bir yönetime dönüşmezseniz, size yardım edemeyiz,” demiştir. İnönü de bu doğrultuda bir “din açılımı” gerçekleştirmiştir. Atatürk’ten sonra, Atatürk’ün Dinde Öze Dönüş Projesi’nin unutulması, dinin dört, beş yıl ihmal edilmesi, ABD isteğiyle yapılan bu “din açılımının” kısa sürede “din istismarına”, “dinciliğe” evrilmesine yol açmıştır. Nitekim Mayıs 1948’de radikal İslamcı çizgideki Sebilürreşad dergisi yeniden yayımlanmaya başlanmıştır.  “(s.28. Sinan Meydan, El Cevap, İnkılap Kitapevi, 2013 )

     Bu tarihten itibaren laik devletten adım adım uzaklaşılarak Türkiye’deki devlet kurumlarına, siyasi partilere Komünizm tehdidine karşı İslam dini ideolojisi ve bu ideolojinin ilkeleri yerleşmeye başlamış, dini ilkeleri siyasi parti programlarında öne alan partiler, ABD ve ABD’nin siyasi projelerini uygulamayı, izlemeyi kendilerine görev bilen Batılı ülkeler tarafından bütün parasal kaynakları, devlet kurumları, siyasi kurumları, gizli istihbarat örgütleri tarafından desteklenmiştir. Bu destek Türkiye Cumhuriyetinin kendi kurumlarınca da her alanda yapılmış, din ideolojisine bağlı Milliyetçi-muhafazakar partiler, siyasetçiler, bürokratlar devlet makamlarında görevlendirilmiştir. İsmet İnönü’nü zamanında kabullenilen bu proje ile,  cumhuriyetin ve Atatürk devrimlerinin koruyucusu ordu, güvenlik güçleri, laik devlet kurumları bir yandan yeni cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı kalmaya çalışırken bir yandan da adım adım bu ilkelerden uzaklaşacak din ideolojisinin hâkim olduğu İslamcı-milliyetçi-muhafazakar yönetim anlayışına doğru desteklenmiştir. Cumhuriyet’in çağdaş uygarlığın bilimsel ilkelerine göre ortaya çıkan devrimlerine bağlı yetiştirilen özgür bilimsel düşünceye sahip kuşaklardan olan devlet kadroları yerine dinsel ideoloji çerçevesinde düşünceleri şekillenen yeni nesiller ve devlet kadroları desteklenmiş, bunun dışında her alandaki kadroların tasfiye edilmesine başlanmıştır.


      Yeşil Kuşak Projesi”nin uygulanması ve içte ve dışta büyük güçler tarafından desteklenmesi devlet otoritesinin dinsel ideolojiye sahip siyasi partiler, kamu görevlileri, devlet adamları tarafından yönetilen kadroların eline ve bu otoritenin korunmasına çalışılmasına neden olmuştur. Ancak dinsel duygular çok hassas ve çok yayılmacı etkiye sahip olması nedeniyle, sınırları ve etkileri hesaplanamamış, her zaman radikal İslam’ın yayılmasına ve devlet kadrolarının ele geçirilerek Atatürk cumhuriyetinin yıkılması tehlikesi ve toplumsal kargaşanın çıkmasına neden olmuştur. Radikal islama karşı olan, Atarürk cumhuriyetinin değerlerini, korumakla görevli ordu ve bu ilkelerle yetişen devlet kurumlarında bulunan kuşak tarafından 1960, 1980 askeri darbelerinin yapılmasına, cumhuriyetin değerleri askeri muhtıralarla ordu tarafından korunmaya çalışılmasına rağmen, bu eylemlerin hemen arkasından iç ve dış büyük güçlerce desteklenen “Yeşil Kuşak Projesi”ne bağlı kalınarak dinsel kadrolar devlet yönetimine getirilmiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti, 1945’ten 2013’e ka dar zaman zaman artan, zaman zaman azalan ama kesintisiz devam eden bir şekilde Atatürkçü, yani tam bağımsızlıkçı ve laik çizgiden tam bağımlı ve dinci çizgiye doğru sürüklenmiştir. Türkiye’nin 1945 son rası tarihi biraz da bu acı sürüklenişin tarihidir. Bu süreçte neredeyse bütün dincisağ iktidarlar ve onların güdümlü aydınları, hocaları, yazarları Atatürk’e ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı söylemler ve tarih tezleri geliştirmiştir. 1945-2013 arasında Atatürk ve Cumhuriyet, ABD ve onun yerli işbirlikçilerince sürekli kötülenmiştir. Özellikle 2000’lerde gündeme gelen “Yeni Osmanlıcılık” çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti ve o Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk, olabildiğince eleştirilmeye, karalanmaya hatta yok edilmeye çalışılmıştır. Çünkü dış ve iç odaklar, Türkiye Cumhuriyeti ve o Cumhuriyet’in kurucu aklı Atatürk’ü kötülemeden, karalamadan,  halkın gözünden düşürme den bu ülkeyi ne din devletine ne de federasyona dönüştüremeyeceklerini çok iyi anlamışlardır. “(s.37)

     İşte bütün Atatürkçü, Atatürk devrimlerine bağlı çağdaş, laik, özgür bilimsel düşünceye sahip olanların devlet kadrolarından arındırılarak dinsel ideolojiye sahip siyasi kadroların devlet yönetimine getirilmesinin nedeni, Atatürk ilkelerine bağlı ordu ve güvenlik güçlerinin bizzat kendileri tarafından kendilerini yadsıyarak dinsel ideoloji ile bağımlı cemaat, tarikat mensubu siyasi partiler, siyasetçiler, bürokratlar tarafından kadrolaştırılması çelişkisinin nedeni bu anlayıştır
Bu çelişki 12 Eylül 1980 ihtifalinden sonra da hiçbir olay olmamış gibi daha da radikalleşerek sürdürülmüştür:
    11 Eylül olaylarından sonra radikal İslamcılığın kendisi ve Batılı dostlarının bölgesel çıkarlarına zarar verdiğini gören ABD, Türkiye’de “ılımlı İslam’ın” gelişmesini amaçlamıştır.
     “CIA görevlisi ve CFR üyesi Samuel Huntington’un Türkiye’nin îslami çizgiye kaymasını, İslam dünyasının lideri olmasını istemesi nin nedeni, Türkiye’yi ya da İslam’ı çok sevmesi değildir kuşkusuz, Huntigton’un tek düşündüğü şey ABD’nin yüksek çıkarlarıdır ve bu çıkarlar, 1946’dan beri olduğu gibi 1996’dan sonra da Türkiye’nin, Batı medeniyetinin temellerindeki “akıl” artı “bilim” artı “laiklik” eşittir “çağdaşlaşma” formülünden bir an önce uzaklaştırılmasını ge rektirmektedir. … Ortadoğu’daki çıkarları açısından çağdaş, laik, bilim üreten bir Türkiye yerine “İslamcı” ve “savaşçı” bir Türkiye’den yanadır. Nitekim bugün (2013) ABD’nin egemenlik kurduğu İslam dünyasının neredeyse tamamı, aklı ve bilimi ikinci plana atmış, radikal İslamcılıkla ve radikal İslamcı gruplarla çepeçevre kuşatılmıştır. ABD, Türkiye’nin de benzer bir “dinci kuşatmayla” kuşatılmasını istemektedir. Ancak radikal İslamcılığın zamanla bölgesel çıkarlarına zarar verdiğini gören ABD, Türkiye’de “ılımlı İslam’ın” gelişmesini amaçlamıştır. Türkiye’de bu “dinci kuşatmanın” önündeki en büyük engel ise Atatürk ve gerçek İslam’dır. “(s.44)

       ABD’nin Yeşil Kuşak, Genişletilmiş Ortadoğu,,,vb projelerinin Batılı dostları tarafından birebir uygulandığını, bu konuyla bağlantılı belgelerin açıklandığı  gazeteci yazar Hikmet ÇETİNKAYA’nın  aşağıdaki yazısından sıradan bir okur dahi düşünce yürüterek çıkarabilir:
“….Scheich Said Stifbung ...
Türkçesi Şeyh Said Vakfı ...
Vakıf, 27 Eylül 1996 yılında Almanya 'nın başkenti Bonn 'da kurulmuş          
...
Kurucu üyeler şunlar: Ali Homam Ghazi (Başkan), Abdurrahman
Durre (Sayman), Adnan Dindar (Yazman), Angelika Graf (Alman
Parlamentosu üyesi), Hans Branscheidt, Heinrich Lummer (Alman
Parlamentosu üyesi, eski Berlin Eyaleti içişleri Senatörü), Chriastoph
Monzel (Yayıncı).
Bonn 'da 1996 yılında kurulan Şeyh Said Vakfı 'nın yönetim kurulu
üyelerinden Heinrich Lummer' i Türk kamuoyu iki yıl önce Abdullah
Öcalan 'la yaptığı ikili görüşmelerden tanıyor ...
Şu anda Almanya Federal Parlamentosu' nda Dış lIişkiler Komisyonu
üyesi olan Lummer hakkında kimi iddiaların olduğu biliniyor.
Bunlardan en önemlisi Lummer'in uluslararası gizli servislerle
yoğun ilişki içinde olduğu yolundadır ...
Acaba Bonn'da kurulan Şeyh Said Vakfı 'nın amacı nedir?
Elimizdeki belgeye göre vakfın yapacağı işler şöyle sıralanmıştır:
1- İslam, Hıristiyan ve Yahudi cemaatleri arasında güven, anlayış
ve toleransın gelişmesini sağlamak. 2- Almanya 'da yaşayan tüm Müslümanlar
için dini, sosyal ve kültürel hizmetler sağlamak. Bu kapsama,
dini nikah, kutsal ülkelere gezi de girmektedir. 3- Daha yoğun bir
enformasyon akışı sağlayarak Kürt halkının kendi içinde, Kürt halkıyla
Alman ve Avrupalı halklar arasında diyaloğu geliştirmek. 4- Parasal,
tıbbi ve sosyal olarak Kürdistan 'daki savaş kurbanlanna, yer sarsıntısı, sel gibi doğal felaketlerden zarar görenlere destek sağlamak
ve bu ailelerin çocuklarının eğitimiyle ilgilenmek. 5- Almanya'da yaşayan
Kürtlerin yaşam standardının yükselmesi için çaba harcamak,
onların moral ve dini eğitimleriyle ilgilenmek. Bu amaçla sosyal ve
kültürel organizasyonlara girerek, sportif faaliyetler düzenlemek, Kürt
çocukları ve gençleri için gençlik örgütleri kurmak. 6- Enformasyon
akışı ve eğitim için kitap, gazete, film ve video gibi araçları kullanmanın
yanı sıra, elektronik medyanın da kullanılmasını sağlamak. Uzmanların
gözetiminde seminer, konferans ve tartışmalar düzenlemek.
* * *
Bonn'da kurulan Şeyh Said Vakfı'nın adresi şöyle:
" Bonn, Gebrüder Wright Strasse 59"
Vakıf, üyelerinden her ay 20 mark bağış alıyor ...
Şimdi Şeyh Said kimdir, bilmeyenler için anımsatalım:
Şeyh Said, 1925 yılında Diyarbakır'ın Piran Köyü'nde Kürt isyanını
başlatmıştır.
Halkı, İslam dini adına ayaklanmaya çağıran Şeyh Said, Mistan
ve Botan aşiretlerinin desteğini alarak Genç-Çapakçur üzerinden Diyarbakır'a
yürümüştür.
Daha sonra ordu birlikleri isyancıların üzerine yürümüş, Şeyh Said,
Çarpuh Köprüsü'nde ele geçirilmiştir...
Şeyh Said, Diyarbakır'daki 'Şark İstiklal Mahkemesi'nin kararı
ile 28 isyancıyla birlikte idam edilmiştir ...
İşte Almanya 'da kurulan Şeyh Said Vakfı bu nedenle çok önemlidir.
Aralarında Federal Parlamento üyelerinin de bulunduğu bir vakfın
Almanya 'da yaşama geçmesi düşündürücüdür ...
Şeyh Said, Güneydoğu 'da 'ıslam dini' adına Kürt isyanını 1925'te
başlattı, i 996 yılında ise Almanya'da Şeyh Said Vakfı kuruldu.
Neydi vakfın amaçları?
Kürtlerin yaşam düzeylerini yükseltmek, Güneydoğu'daki savaş
kurbanlarına destek sağlamak, Müslümanlar için dini, kültürel, sosyal
hizmet vermek!..
Bu laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti 'ne yönelik yeni bir tezgâhtır…
25.6.1997” (s.148. TÜRKİYE’NİN ŞEYTAN ÜÇGENİ,  Hikmet  Çetinkaya, Kasım 1998, Cumhuriyet Kitapları


11 Eylül olaylarından sonra ABD radikal İslami kendisi ve Batılı dost ülkelerin çıkarları için zararlı gördüğünden “Ilımlı İslamı” teşvik etmiştir. Ancak Ilımlı İslam ile Siyasal İslam arasında çok az, halkın deyimi ile soğan zarı kadar fark vardır. Çünkü Özünde iki hareket de İslam İdeolojisinin ilkelerine bağlıdır ve devlet yönetiminde İslam ideolojisini hedefler.

Aslında bu iki hareketi, olayları daha iyi anlayabilmek için, biri “ılımlı İslam Hareketi” olarak tanımlanmışsa diğerini ”Radikal İslam Hareketi” olarak tanımlamak daha uygun olur. Veya “Arap ülkeleri eksenli İslam Hareketi”  ve “Amerikan Eksenli İslam Hareketi” olarak kavramlaştırmak iki hareket arasındaki ayrımı bize daha açık olarak sunacaktır.


Ilımlı İslam Hareketi ve Radikal İslam hareketi devlet içinde kadrolaşırken özünde ikisi de İslam ideolojine bağlı kadrolar oluşturmuş olmaktadır. İki hareketten biri diğerinin kadrolarını dışlamak isterken, aralarındaki ideoloji ayrımının zor seçilebilmesine bağlı olarak diğer İslami hareketin kadrolarından sızmaların önüne geçilememiş veya birbirlerinin kadrolarına göz yummuşlar, hoş karşılamışlardır. Genişletilmiş Ortadoğu Projesine bağlı olarak ABD ve müttefiki Avrupa ülkeleri Ilımı İslami Hareketi desteklemelerine rağmen, iki hareketin birbirlerinden ayrımının zor olması ve birbirlerine karşı hoşgörülü olmaları nedeniyle çok zordur. Bu nedenle devletin içine her zaman radikal İslam’ın kadroları sızmış,  kadrolarını arttırmasına engel olunamamıştır.

     “Bugün Türkçüsünden Kürtçüsüne, Hizbullah'tan Refah'a, ıBDAC'den
DYP'ye kadar uzanan bir kesim sekiz yıllık kesintisiz eğitime
neden karşı çıkıyor? Sevr özlemcileri niçin bir anda birleşip laik demokratik
bir eğitime karşı tavır alıyor? Tarikat şeyhleri neden bir yandan
RP'ye karşı tavır koyar gibi gözüküp öte yandan demokratik eğitimi
hafife almaya yöneliyor?
Başta belirttiğimiz gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri' nde örgütlenmeleri
engellediği için . . .
Tarikat şeyhlerinin 'devleti ele geçinne' planı 2 bin yılında ger-
çekleşecekti. Tarikat şeyhleri o nedenle kendi adamlarını RP, ANAP
ve DYP'ye yerleştirmişti ...
Adil düzenin teorisyeni Necmettin Erbakan'ın en yakını olan tarikat
şeyhinin müridi ne diyor bugün:
"RP'den umduğumuzu bulamadık, yeniden organize olmak zorundayız. (s.232)

              Radikal İslam’ın devleti eline geçirmesini önlemek için yapılması gereken ise, özünde birbirlerinden çok farklı olmayan, Atatürkçülüğe, çağdaş laik Türkiye’ye, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine, devrimlerine karşı olan bu iki hareket arasında uzlaşmazlıkları, düşmanlıkları arttırmaya çalışmaktır. Aynı zamanda Genişletilmiş Ortadoğu Projesine bağlı olarak Türkiye’de iç kargaşanın ve İç Savaşı ortamının oluşması için bu iki Hareket arasında ayrışmanın, uzlaşmazlıkların, düşmanlıkların arttırılması ama iki hareketin iç savaş niteliği kazanması için güç dengelerinin iyi hesaplanması da gereklidir.

     Yazımızın ikinci bölümünde 15 Temmuz 2016 tarihindeki Fethullah GÜLEN Cemaatı güdümündeki Askeri Darbe girişiminin nedenlerini, sonuçlarını; devlet otoritesi ile ilgili Suriye İç savaşı deneyinden çıkan sonuçları, Türkiye’nin terör hareketlerini ortadan kaldırabilmesi için, Suriye’de İç savaşın ve dünyada terörün sona ermesi için neler yapılması gerektiğini araştıracağız.
KAYNAK:
1) Mahir KAYNAK-Emin GÜRSES, Yeni Ortadoğu Haritası, Profil Yayıncılık, Şubat 2007.
2) George Friedman, Gelecek 100 yıl, Pegasus yayınları, 2010.
3) Sinan Meydan, El Cevap, İnkılap Kitapevi, 2013.
4)  Hikmet  Çetinkaya, Türkiye’nin Şeytan Üçgeni, Cumhuriyet Kitapları, Kasım 1998.
5)  Alpaslan IŞIKLI, Said Nursi, Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları, Nisan 2001, Cumhuriyet Kitapları

İsmail İNCİ, 06/09/2016