21 Ekim 2016 Cuma

TASARRUFUN VE SERMAYENİN OLUŞUMUNDA FAİZİN İSLAM ÜLKELERİ EKONOMİLERİNDEKİ GERÇEK YERİ



TASARRUFUN VE SERMAYENİN KAYNAĞI OLARAK FAİZİN EKONOMİK YAŞAMDAKİ GERÇEK YERİ

     Arapça sözlüklerde, klasik fıkıh ve tefsir kitaplarında ekonomik anlamda faiz kavramının yerine “riba” kavramı kullanılmıştır. Riba terimi kaynaklarda şöyle tanımlanmaktadır.:
Belli nitelikteki eşyadan iki malın birbiriyle mübadelesinde (takasında, alışverişinde)
iki taraftan birine verilmek üzere akitte şart koştukları maddi veya manevi
fazlalığa riba denir. Bu tanıma göre faiz alışveriş aktinde taraflardan biri aleyhine şart koşulan bir fazlalıktır.
     Faizin tasarrufu arttırarak ve tasarrufları yatırım yapılmak üzere sermayelerin oluşmasına katarak üretimin artmasında etkili olduğu günümüz ekonomilerinde bir gerçek olarak görülmektedir. Özellikle resmi çağdaş bankacılığın faaliyete geçmesiyle faizin tasarrufları etkilediği, ticaretin ve sanayinin gelişmesini arttırdığı, işsizliği azalttığı bir gerçektir.. Adam Smith Ünlü eseri Milletlerin Zenginliği’nde bu durumu şöyle belirtir.:”  Glasgow'da bankaların ilk kuruluşundan on beş yıl kadar sonra, o kentin ticaretinin iki katına çıkmış olduğunu söylediklerini işittim. İskoçya ticareti de, Edinburgh'daki iki kamu bankasının kuruluşundan sonra dört katına çıkmış. Bu dönemde, İskoçya ticareti ile endüstrisinin pek hatırı sayılacak kadar artmış olduğuna; bankaların, bu artışta epey payı bulunduğuna şüphe yoktur.” (s.216)
Bir ülkenin sermayesinin ve sermaye mallarının yıldan yıla artmasının kaynağı, ürettiklerinin bir kısmını tüketmeyerek tasarruf etmesidir. Her yıl ürettiklerinin tamamını tüketen bir toplum gelecek yıl üretecek sermaye malı bulamaz. Bir yıl içindeki tüketimi sınırlayarak toplumlarda tasarrufu sağlayan ise, insanları, gelecek yıl içinde daha fazla tüketim yapma olanağı bulacağı düşüncesine götüren faizdir.

     Faiz, bireylerin elde ettikleri gelirlerin bir kısmını tasarruf etmesine neden olmakta ve bu tasarruflarını yastık altı etmeyerek yatırıma yönlendirmekte,  ekonomiye kazandırmaktadır. Girişimciler bireylerin bu tasarrufları ile hammadde, alet, makine, arazi ve emeğin kullanımını satın alır. Bu üretim faktörlerini en verimli şekilde organize ederek ürün haline dönüştürür. Bu üründen elde ettiği kar ile tasarrufların karşılığı olan bireylerin faiz gelirlerini öder.
     Faiz, tefecilerin çok yüksek oranlarla borç para vererek insanları borçlarını ödeyemez duruma düşürmesi ve alacaklıların borçlulara her türlü eziyeti yapabildikleri bir dönem nedeni ile hoş görülmemiş ve yasaklanmıştır.Önceleri Atina ile Roma’da ödünç aldığı parayı ödeyemeyecek durumda olan borçluların satılmalarına izin verdiler. Solon bu geleneği Atina’da düzeltti. Borçtan ötürü hiç kimsenin kişiliğine dokunulamayacağını emir buyurdu….Borçlulara karşı çıkartılan bu kanunlar Roma Cumhuriyetini defalarca tehlikeye düşürmüştür. Bir borçlu, alacaklısının evinden, vücudu yara bere içinde kaçıp genel alanda kendisini halka gösterdi. Halk bu görüntü karşısında heyecana geldi. Alacaklıların artık tutmaya cesaret edemedikleri birçok borçlu da kendilerini mahzenlerden dışarı attılar…. Manlius adında biri, sadece halkın gözüne girmek için, köle haline konmuş borçluları alacaklıların elinden kurtarmaya kalktı. Manlius’un maksadını anlayıp önlediler; ama yara olduğu gibi duruyordu. Nihayet özel kanunlar vatandaşlara, borçlarını ödemek için bazı kolaylıklar sağladı ve Roma tarihinin 428’inci yılında konsüller, çıkardıkları bir kanunla, alacaklıların evlerinde, borçluları köle gibi kullanmalarını yasak etile. Papirius adında bir tefeci, evinde zincire vurduğu Publius adında bir delikanlının ırzına geçmek istedi. Sextus’un işlediği suç Roma’ya siyasi hürriyet vermişti; Papirius’un suçu ise onu medeni hürriyetine kavuşturdu O zamandan bu yana da, borçlarını ödemeyen vatandaşlar aleyhinde değil, tefeciliği önleyen kanunlara karşı geldikleri için alacaklılar aleyhinde kovuşturmada bulunuldu.”( Montesquieu, Kanunların Ruhu,S.145)
     İnsanları borçlandırarak birbirine düşüren, toplumsal barışın, düzenin bozulmasına neden olan,  insanları yoksullaştıran aşırı faizi-tefeciliği Semavi dinlerin hepsi yasaklamıştır. Yahudilik’in kutsal kitabı Tevrat’ın bazı bölümlerinde faizi-tefeciliği yasakladığı  açık olarak görülür..Ancak kendi toplumu içinde görülen bu yasak, diğer toplumlara karşı görülmemektedir: Bu nedenle Yahudi tüccar dünyada faiz ile herkese borç vermişlerdir. Kendi toplumundan olan insanlara ise gerektiğinde yardımlaşmanın, yakınlaşmanın, dostluğun artması için hiçbir faiz almadan borç para verilmesini hükmeder:  “Halkıma, aranızda yaşayan bir yoksula, ödünç para verirseniz ona tefeci gibi davranmayacaksınız.” (Çıkış, 22/25),

    “Bir kardeşin yoksullaşır, muhtaç duruma düşerse ona yardım etmelisin desteklemelisin.
Aranızda yaşayan bir yerli veya konuk gibi yaşayacaktır. Ondan faiz ve kâr alma.
Tanrıdan kork ki, kardeşin yakınında yaşamını sürdürebilsin. Ona faizli para vermeyeceksin. Ödünç verdiğin yiyeceklerden kâr almayacaksın.” (Levililer, 25/35, 36,)
    Hıristiyanlığın kitabı İncil’de Tevrat’taki kadar faiz ile ilgili açık hükümler bulunmamakla birlikte Yahudilik’in devamı olduğunu söyleyen Hristiyanlık da faize karşıdır:Düşmanlarınızı daha çok seviniz, hiçbir şey karşılık beklemeden onlara ödünç veriniz. Böylece ödülünüz büyük olsun. Yücelerin yücesinin çocukları olursunuz. Çünkü o, nankörlere ve kötülere nimet vericidir.” (Luka6/33, 34, 35).
     Yukarıdaki ifadelerde ödenmesi ihtimali bulunmasa da hiçbir karşılık beklemeden
ödünç vermenin faziletlerinden bahsedilmekte, faiz kınanmaktadır. Faizin haram olduğu İncil’den açıkça anlaşılmasa da,  sonraki yıllarda toplanan Hıristiyanlığın Konsüllerinde açıkça belirtilmiştir. Bunlardan biri ve en eskilerinden olan İznik Konsüli’nin 325’te faizi yasakladığı bilinmektedir.
     Müslümanlığın kutsal kitabı Kur'an’da çeşitli ayetlerle faiz çok açık olarak yasaklanmıştır. Özellikle Bakara suresinin çeşitli ayetlerinde faizin yasaklandığı görülür: “Faiz yiyenler ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi kalkarlar. Bu onların: “Alım satım da ancak faiz gibidir." demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim faize geri dönerse artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. Allah, faizi yok eder de, sadakaları artırır. Allah, günahkâr kâfirlerin hiç birini sevmez (Bakara 2/275-276).”
“Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve eğer inanmışsanız faizden arta kalanı bırakın. Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Resulü’ne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tövbe ederseniz artık sermayeleriniz sizindir. Böylece ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz (Bakara 2/278-279).”
     Müslümanlıkta yasaklanan ve haram kılınan faizin Cahiliye döneminde kat kat arttırılarak alınan faiz olduğu, diğer bir anlamıyla tefecilikten doğan faiz olduğu aşırı bir düşünce olmayacaktır. Çünkü Kur’an’ın Bakara ayetinden önceki bazı ayetlerde  bu açıkça görülmektedir:” İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını kazanmak için verdiğiniz zekata gelince, işte zekatını veren o
kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır (Rum, 30/39).
Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki
kurtuluşa eresiniz (Âl-i İmran 3/130)
     “Menedildikleri halde faizi almalarından ve haksız (yollar) ile insanların mallarını
yemelerinden dolayı içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık (Nisa 4/161).”
     Faiz ile ilgili en son inen ayet Bakara ayeti olduğu için Bakara ayetindeki surelerin faizin gelişim süreci içinde varılan en son hükümler olduğunu söylemek Tanrı Kelamının bazı ayetlerde eksik ve yanlış olduğunu, sonraki ayetlerle gelişim göstererek eksiklerin tamamlanmış olduğunu söylemek olur. Bu ise Tanrı’nın düşüncesinin insan düşüncesi gibi gelişim süreci geçirdiğini ve eksik olduğu yargısına varmak anlamına gelir. Bu düşünüş ve yorum İlahi dinlerin özüne aykırıdır. Doğru yargıya varabilmek için tüm ayetlerin aynı anda değerlendirilmesi, önce sonra diye ayrılmaması gerekir.


Bu doğru düşünüş tarzı çağımızda İslam dünyasının ekonomik ve siyasi alanlarda karşı karşıya kaldığı sorunlarına çözümler getirecektir. Faiz konusunda günlük ticari ve iktisadi yaşamlarında ihtiyaç içinde kalan Müslümanları ikilemden kurtaracaktır. Çünkü normal faizin oluşumunda ticari ve ekonomik zorunlulukların, ihtiyaçların büyük etkisi vardır. İnsanlar günlük iktisadi yaşam içinde bir ihtiyacını gidermek için belli bir süre sonra normal faizi ile birlikte iade edilmek üzere borç alma ihtiyacı duyarlar.
     Hz. Peygamber de ticari ilişkilerde alınan borcun fazlasıyla veya daha iyisiyle ödenmesini istemiştir. Bu isteğin borç veren tarafın zarara uğrama ihtimalini karşılamak için küçük bir artış ile borcun ödenmesi gerektiği şeklinde yorumlamak gerekir. Bu ise her iki tarafı memnun edecek bir riba=faiz demektir. Ayrıca bu yorum Bakara ayetinde (2/279) zikredilen, zarara uğramama ve uğratmama ifadesine de uygun düşmektedir.
     Sayın Abdi KARAKUŞ tezinin Tarihi Süreçte Faiz bölümünde süreç içinde faizin ilahi dinlerin yasaklarından kurtularak Reform hareketleri ile ticari yaşamda serbest hale geldiğini şöyle yazmaktadır:
     “ Faiz yasağının tartışma konusu olmaktan çıkıp, modern ekonomilerde önemli hale
gelmesi elbette bir anda meydana gelmemiştir. Faiz yasağının değil, artık faiz
oranlarının tartışılması ve faiz uygulamalarının ekonominin temeline yarleşmesinde,
Orta Çağ’ın değişen ekonomik ve sosyal yapısı ile Hıristiyanlıkta gerçekleştirilen ve
“Reform” adı verilen köklü yapısal değişikliklerin önemli etkileri olmuştur. Şöyle ki,
Orta Çağ sonlarına kadar faize konu olan borçlanmalar, genellikle tüketim amacıyla
yapılmaktaydı. İhtiyaç içinde bulunanlar, aldıkları borçların ve bu borçların faizlerinin,
borç ödeme zamanında büyük bir fazlalık haline gelmesi nedeniyle ya bütün mal ve
mülklerini ellerinden çıkarmak suretiyle ödeyebiliyorlar, ya da hiç ödeyemiyor, hukuki
kişiliklerini kaybederek alacaklıların esiri haline gelmekteydi. İnsanların bu durumdan
kurtulmasında, büyük reform hareketlerinin öncülerinden sayılan Alman din adamı
Martin Luther ile Fransız asıllı Calvin’in çok büyük etkilerinin olduğunu burada
zikretmek gerekmektedir (Özgüven, 1992: 46).” (s.44)… Bacon bu dönemi şöyle
anlatmaktadır: “İnsanlar için ödünç alma ve ödünç vermenin zaruri bir ihtiyaç olması ve
yine insan denen yaratığın katı yürekli olması dolayısıyla ödünç vermeye yanaşmaması,
çaresizlikle birleşince faize müsaade edilmesi bir mecburiyet halini almıştır.” (Kureşî,
1966: 24).” (s.54, Abdil Karakuş, İslam Hukuk Kaynaklarındaki Faiz Kavramının Modern Ekonomi Bağlamında Yeniden Değerlendirilmesi, Yüksek lisans Tezi)
     Hıristiyan din adamlarının ve kurumlarının Aristo’nun faiz konusundaki düşüncelerinden önemli ölçüde etkilenerek faizi yasaklamaları ve ticarete iyi göz ile bakmamaları Aristo’nun düşüncelerini yanlış anlamaktan ve yorumlamaktan ileri gelmiştir. Gerçekte Aristo Politika adlı ünlü kitabında ticareti ve ticarette kullanılan paranın borç verilmesi karşılığı alacaklıya bir fazlalığın verilmesine karşı değildir. Aristo ev yönetiminde-ekonomi yönetiminde temel olanın canlıların yaşması, beslenmesi için somut ürünlerin üretilmesi olduğunu, insanlar arasındaki alışverişe dayanan ticaretin ve faizin somut ürünler üreten faaliyetler olmadığı bunun için yardımcı iş alanları olduğu düşüncesindedir. Ancak bu ayırım nedeni ile ticaret ve ticarette uygulanan faiz faydasız ve geçersiz değildir. Aristo Aynı eserinin altıncı bölümümde sayfa 191’de alışveriş için devletin temel etkenliklerinden biridir, demektedir.:Çünkü, diyebiliriz ki, bir devletin temel etkenliklerinden biri çeşitli gereksinmelerine göre mal almak ve mal satmaktır.”…
     Montesquieu - Kanunların Ruhu Üzerine adlı ünlü kitabında  Kuran’ın yanlış anlaşılmasından dolayı Müslümanların faiz ile tefeciliği birbirine karıştırdıklarını, bu nedenle de  tefeciliğin arttığını yazar: “Müslüman ülkelerinde faiz ne kadar yasak edilirse tefecilik de o kadar artar. Ödünç veren kimse, kanuna aykırı hareketten ötürü atıldığı tehlikeyi karşılamak için daha çok para istemekten çekinmez… Doğu ülkelerinde çoğu kişiler hiçbir şeylerini teminat altında bulundurmazlar; herkesin elindeki para kendi parasıdır ama aynı parayı ödünç verdikten sonra bir daha aynı şekilde eline geçireceğinden emin değildir; bu güvensizlikten doğan tehlike ile orantılı olarak tefecilik de böylece durmadan gelişir.” (s.277)
Ünlü İktisatçı Adam Smith de aynı görüşleri paylaşır:“Bazen ülkelerde, para faizi kanunla yasak edilmiştir. Gelgelelim her yerde, para kullanmakla bir şey yapılabildiği için, paradan yararlanmak üzere, her yerde, bir şey vermek gerekir. Bu yasanın tefecilik belasını önleyecek yerde artırdığı tecrübeyle görülmüştür.”(S.252, Milletlerin Zenginliği)


     Gerçekten de tefeciliğin önlenebilmesi için yasal bir faizin yürürlüğe konulması toplumun gereksinimi olan borç paranın bulunmasını, toplumda tasarrufun oluşmasını, ticaret ve yatırımın artmasını sağlayacaktır. Ancak bu faizin aşırı olmaması gerekir. Çünkü yine Montesquieu’’nun deyişi ile:” Aşırı derecede yüksek olursa bu değer, o zaman tacir, ticaretin sağlayacağı kârın faiz tutarından daha az olacağını anlar ve ticaret yapmaktan vazgeçer. Tersine, paranın bir değeri olmazsa, o zaman, kimse ödünç para vermez; tacir de bu yüzden hiçbir iş yapamaz.”
     Adam Smith  ve ünlü Fransız devlet adamı ve iktisatçı Turgot da tefeciliğin önlenmesi için devlet tarafından resmi bir faiz oranının belirlenmesi düşüncesindedirler. Turgot, “ İmsak Teorisi” olarak bilinen görüşünde devlet tarafından belirlenecek olan faiz oranının kişilerin  tasarruflarını toprağa yatırmaları karşılığında elde edecekleri gelir oranında olmasını düşünmüştür. Adam Smith ‘in devlet tarafından belirlenecek olan faiz oranı ise tasarruflardan elde edilen gelirin  piyasa değerine yakın bir değer olmalıdır. Ancak tasarrufların değerlendirilmesi ile elde edilen bu gelir ekonomik gerçeklerle uyumlu bir oranda olmalıdır:
Faize izin verilen ülkelerde, tefecilik zulmünü önlemek üzere, kanun, genel olarak cezaya uğramadan alınabilecek en yüksek oranı saptar. Bu oran, her zaman için, en düşük pazar fiyatının veya paranın kullanılması için en büyük inancayı verebilenlerin çokluk ödediği bedelin biraz üstünde olmalıdır. Bu kanunlu oran, en düşük pazar oranının aşağısında saptanacak olursa, bunu böyle kestirip atmanın sonuçlarının hemen hemen faizin toptan yasak edilmesindeki gibi olması gerekir. Alacaklı parasını, kullanılışındaki değerinden aşağı ödünç vermez. Borçlu da, kullanmanın tam değerini kabul etmekle onun göze aldığı rizikonun karşılığını kendisine ödemelidir. Bu kerte, tam tamına en düşük pazar fiyatı üzerinden saptanırsa, çok sağlam kefalet gösteremeyenlerin hepsinin, ülkeleri kanunlarına saygı duyan insanlar yanındaki itibarını ortadan kaldırır; onları, anasının nikâhını isteyen tefecilere başvurmak zorunda bırakır…. Şurası kaydolunmaktadır ki, kanunlu oran, en düşük piyasa fiyatının biraz yukarısında olmalı ise de, pek yukarısında olmamalıdır…. yüksekçe saptanırsa, ödünç verilecek paranın çoğu müsriflerle hayal tasarıcılarına, borç olarak verilir. Çünkü onlardan başkası bu yüksek faizi vermeye razı olmaz. Paranın kullanılmasına karşılık, bu yararlanmadan sağlamaları muhtemel kazancın bir kısmından fazlasını vermeyen aklı başında kimseler, bu yarışa katılmayı göze almazlar. Ülke sermayesinin çoğu, böylece, bunu kârlı ve faydalı şekilde kullanması en muhtemel bulunanların elinden alınıp, çarçur ve heder etmeleri en ihtimal içinde kimselere fırlatılıp atılmış olur. Tersine; kanunlu faiz oranı, en düşük Pazar oranının pek az yukarısında saptandı mı, aklı başında kimseleri, borçlu olarak, herkes müsriflere, hayal kuran tasarı sahiplerine yeğ tutar. Para ödünç veren kimse, aklı başında olanlardan, hemen hemen ötekilerden almak cesaretini gösterdiği kadar faiz alır. Parası, onların elinde, ötekilerden daha emindir. Ülke sermayesinin çoğu, böylelikle, faydalı şekilde kullanılması en muhtemel ellere verilmiş olur. Hiçbir kanun, alışılmış faiz kertesini, o kanun yapıldığı sırada çokluk rastlanan en düşük pazar oranının aşağısına indiremez. Fransız Kralı'nın, faiz oranını yüzde beşten yüzde dörde indirmeye kalkıştığı, 1766 tarihli buyrultuya karşın, türlü türlü yollarla kanundan yan çizilerek, para, Fransa'da yüzde beşten ödünç verilmeye devam olundu.” (s.252, Adam Smith, Milletlerin Zenginliği)
Normal ekonomik koşullar içinde, ekonomik faaliyetlerden elde edilen birim ürün başına gelirler aşırı oranlarda değildir. Çünkü gelirlerden üretim maliyetleri düşüldüğünde elde edilen kar, çok yüksek oranlarda ortaya çıkmaz. Birim ürün değerini gösteren fiyat talebi etkilediğinden buna izin vermez.
Normal koşullar dışında kalan deniz ticareti ve benzerleri bu oranların dışında kalabilir. Çünkü, deniz ticareti ile normal olmayan ekonomik koşullarla karşılaşılarak maliyetlerin çok üstünde kar elde etme fırsatları olabilmektedir. Bu büyük fırsatla nedeni tasarruflara büyük oranlarda faiz veren tefeciler ortaya çıkmaktadır. Ancak ekonomik sonucu belirsiz, riski yüksek olan bu yatırımlar normal ekonomik yaşam içinde genelleştirilmemelidir. Tefeciliğin genelleştiği ekonomiler,  riskin ve belirsizliğin de yaygınlaştığı ekonomiler durumuna geldiği için bu nitelikteki ekonomiler gerçekçi ekonomiler değillerdir.
Günümüzün çağdaş ekonomilerinde devlet tarafından, yukarıda örneğini vermiş olduğumuz deniz ticareti gibi olağanüstü durumlara bağlı beklenti ve amaçlar peşinde  aşrı kar beklentisi taşıyan yatırımların normal-gerçek ekonomi piyasalarını bozmaması için reel ekonominin işlemlerine bağlı olarak yasal faiz oranları belirlenmektedir. Tefecilik, aşırı faiz yasalarla yasaklanmış,  böylece semavi dinlerin de toplumsal yaşamı düzenleyici hükümlerinin yerine getirilmesi yönünde bir anlayış çakışması ile toplumsal yaşama müdahale edilmiştir.
     Keynesyen ekonomistlerin yüksek enflasyon,  yüksek faiz, büyük tasarruflar ve yüksek kalkınma, düz mantığına dayanan görüşlerinin yanlışlığı da toplumsal yaşamda tefeciliğin yaratmış olduğu olumsuzluklara benzer karmaşalara neden olduğu görülerek terk edilmiştir. Öyle görünüyor ki toplumlarda ekonomik krizlerin ortaya çıkmaması için faiz oranlarının, yıllık kalkınma oranları civarında olması, girişimci, tüccar ve çalışanların kalkınma oranlarına bağlı olarak bu oranlar civarında yıllık ulusal gelirden pay beklemeleri gerçekçi olacaktır.

KAYNAKÇA:
1- Abdil KARAKUŞ, İslam Hukuk Kaynaklarındaki Faiz Kavramının Modern Ekonomi Bağlamında Yeniden Değerlendirilmesi, Sütçü İmam Üniversitesi SBE Temel İslam Bilimleri 2006, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kahramanmaraş.
2- Yrd. Doç. Dr. Murat PIÇAK, Faiz Olgusunun İktisadi Düşünce Tarihindeki Gelişimi, Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi Cilt: 1 Sayı: 4 2012
3- Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine, Seç Yayın Dağıtım, İstanbul
4- Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,
5- Aristoteles. Politika,, 1975, (Çev: Mete Tunçay),, Remzi Kitapevi, İstanbul

İsmail İNCİ, 22/10/2016



 BU MAKALE  BALYA İLÇESİ VE KÖYLERİ KÜLTÜR, YARDIMLAŞMA, DAYANIŞMA DERNEĞİ DERGİSİ EKİM 2016 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.