8 Nisan 2010 Perşembe

NICCOLO MACHİAVELLİ'NİN SİYASAL GÖRÜŞLERİNİN SİYASAL DÜŞÜNCE SÜRECİNDEKİ YERİ



NICCOLO MACHİAVELLİ’NİN SİYASAL GÖRÜŞLERİNİN YANLIŞ YORUMLANMASI VE SİYASAL DÜŞÜNCE SÜRECİNDEKİ YERİ



“…insanlar öylesine saftırlar ve anlık ihtiyaçlara öylesine çabuk boyun eğerler ki, aldatmayı alışkanlık edinmiş biri aldatacağı birilerini her zaman bulabilir…VI. Alexander, insanları aldatmaktan başka hiçbir şey yapmadı ve düşünmedi…Bir şeyi onun kadar ateşli savunan, sözlerini büyük yeminlerle destekleyen ve sonra da bunları unutup giden başka hiç kimse görünmemiştir…aldatmacaları ve sahtekarlıkları onu hep hedefe ulaştırmıştır…bir prens için yukarıda belirtilen bütün iyi niteliklere sahip olmak şart değildir, ama bunlara sahipmiş gibi görünmesi gerekir…”(s.133)

“Herkes senin neye benzediğini görür, ama senin ne olduğunu pek az kişi bilir ve bu pek az kişi kendilerini koruyan devletin kudretini kendi yanlarında hisseden çoğunluğun fikrine karşı çıkmayı göze alamaz ve insanların özellikle kararlarına karşı başvurulacak bir mahkemenin bulunmadığı prenslerin eylemlerinde sonuçtaki başarıya bakılır.” (s.134

Machiavelli’nin Prens adlı araştırmasında yazdığı, yukarıdaki alıntılardaki düşüncelerini okuyan birçok sıradan yurttaşın yanısıra, tanınmış siyasetçi ve düşünür, onun siyasal tüm yaşantıda etik dışı bu görüşleri ileri sürdüğünü ve doğruluğunun tarihsel örneklerle de kanıtlanmış olduğunu düşünmüş ve kabul etmiştir. Gerçekteyse araştırmanın bütünü göz önüne alınarak incelendiğinde, bu görüşlerin yanlış olduğunu görürüz.

Cumhuriyet yönetimlerinde de görülmekle birlikte özellikle Hükümdarlık yönetimlerinde, bir prensin çevresinde bulunan ileri gelen devlet adamları ve halkın içinde bulunan bazı kişiler, kendilerini yöneten hükümdar ve yöneticilerine övücü ve yerici bazı nitelikler yüklerler: Cimri, açgözlü, eli açık, zalim, merhametli, yürekli, korkak, kibirli, alçakgönüllü, sert, uysal…vb. Bu niteliklerin yüklenmesinin, sürekli olarak dedikodu üretilmesinin temel amacı iktidardan pay almak, iktidarı ele geçirmek içindir. Bir prens de bu söylentilere karşı, prensliğini koruyabilmek için gerektiğinde yalancı ve sahtekar, acımasız, hoşgörüsüz olabilir ve olmak zorundadır. Machiavelli’nin, genel ahlak ilkeleri ile çelişen siyasal düşüncelerinin, yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi; “kararlarına karşı başvurulacak bir mahkemenin bulunmadığı”, prenslik yönetimlerinde geçerli olabileceği anlaşılır. Kendisi de bu araştırmasının önsözünde, Cumhuriyet yönetimini daha önce incelediğini ve yazdığını, buradaki araştırmasına ilişkin görüşlerinin Prenslik yönetimlerine ilişkin olduğunu yazar.

Cumhuriyet yönetimlerinde-demokrasilerde yalan ve sahtekarlık yoktur. Cumhuriyet daha erdemli bir yönetim biçimidir. Yönetenler seçimle yönetime gelirler, yasalara bağlı olarak, kişisel istek ve amaçları için değil, halkın istek ve amaçları yönünde yönetim görevini yerine getirirler, bunun için ‘doğruluktan’ ayrılamazlar. Yasaların karşısında herkes eşittir ve yasalara karşı uygulamalar, sıradan yurttaşlar veya iktidarı elinde bulunduranlar ayrım gözetilmeden mahkemelerde yargılanarak cezalandırılır. Suç işleyen kişi ve kurumlar , temel ilke olarak bütün yurttaşların hak ve özgürlüklerini korumakla görevlendirilen bağımsız yargı sistemi tarafından yargılanarak, cezalandırılır.

Özellikle de günümüzde, iletişim ve bilişimin sınırsız boyutta gelişmesi, gerek monarşi gerekse de cumhuriyet yönetimlerinde sahtekarlığı olanaksız duruma getirmiştir. Sahtekarlıkların, yalanların, aldatmaların ortaya çıkışı güvensizlikle birlikte iktidarların sonunu hazırlar. Machiavelli’nin sonuçta savunduğu da, bir prensin halkını erdemli olarak yönetmesidir. Prens çevresini, iktidar mücadelesi ile dolu kadrolarla değil, erdemli kadrolarla ve ileri gelenlerle oluşturabilmeli, halkına da erdemli olmasını davranışları ile öğretmeli, genel ahlak kurallarına uygun olarak ülkesini yönetebilmelidir.

ETİK DIŞI YÖNTEMLERLE İKTİDARI ELE GEÇİRENLERİN TARİHSEL DURUMU:
Machiavelli’nin kendi çağında, IV Alexander’ın hükümdarlığı üzerine yapmış olduğu gözleminde görüldüğü gibi, bazı Hükümdarlık veya Cumhuriyet yönetimlerinde, doğruluktan uzak, ahlaki değerler çiğnenerek iktidarların ele geçirildiği ve bu iktidarların, kısa veya uzun bir süre sürdürüldüğü örneklerini tarihte görmekteyiz. Yahudi dönmesi Abdullah İbn-i Meymun’un Davetçiler (dailer) gizli-kabalist örgütlenmesi ile iktidarı ele geçirdiği Fatımiler Hanedanlığı ve Hasan el Sabah’ın yine dailer sistemi ile ele geçirdiği Haşşaşiler iktidarı bu örneklerin en çarpıcı ikisidir. Hasan El Sabah da gerçekte Abdullah bin Meymun’un bir daisidir (davetçisidir) ve Kuzey Afrika’da kurulan Fatımilerin halifeliğini savunmuştur. Beş bin yıllık basit bir bilgi felsefesine sahip olan, sahte cennetler muştulayan; bir yandan dinsel inançları savunan, diğer yandan dinsel tüm inanç ve otoritelere karşı çıkan, kendi içinde dengesiz, düzensiz, çelişik düşünlerle yoğrulmuş, varolduğu toplum ve çağlarda kargaşa ve terörden başka bir düzen getirememiş kabalist bu ve benzeri kişilerin her türlü ahlaki değeri çiğneyerek iktidar sahibi olabildiklerini görmekteyiz.( İlginçtir ki Hz.Ali’yi halifeliğin tek varisi kabul ederek Hz.Osman’ın suikastla öldürülmesini sağlayan ve Şiiliğin ortaya çıkarak İslamiyet’in bölünmesine neden olan Abdullah İbn-i Saba da Yahudi -kabalist kültür kökenlidir.) Ancak bu kişiler iktidarlarını bazen uzun genelde kısa süreler sonunda yerini, halkın değerlerine bırakmaktadır. Kişisel varlıkları için bazı isteklerine kavuşmuşlardır fakat, insanlığın genel yararına hiçbir yararları olmamıştır. Bu yöntemle ele geçirilen siyasal iktidarları da her zaman için tehlikede altındadır, çünkü, zulüm ve adaletsizlik, insanların haklarının baskı altına alınması üzerine kurulmuştur.

SİYASAL DÜŞÜNCE SÜRECİNİN BİREYLERİN SİYASAL YÖNETİME KATILMA-CUMHURİYET YÖNETİMİ BİÇİMİ YÖNÜNDE GELİŞMESİ:
Bir toplumun düzeni ve huzuru için adaletli bir yönetimin toplumu yönetiyor olması gerekir. Sık sık yönetimlerin devrilerek yeni bir yönetimin kurulması toplumda huzur ve güvenin bozulmasına, kargaşaya neden olur. Doğal bir eğilimle (korunma, güven altında olma isteği ile) veya zorla bir hükümdarın sahip olduğu iktidarını koruyabilmesi için düzenli bir orduya sahip olmasından önce halkın sevgisini kazanmış olması ve yakınlarının nefretine neden olmamış olması gerekir. İç düşmanlardan yani kendine komplo hazırlayanlardan korunmasının en güvenilir yolu da budur.

. “…bir prens halk tarafından düşman gibi görülüyor ve halk ondan nefret ediyorsa her şeyden ve herkesten korkması gerekir. İyi örgütlenmiş devletler ve bilge prensler, soylu kişilerin umudunu kırmamaya çalışmış, halkın arzularını yerine getirerek onu mutlu etmek için her türlü özeni göstermişlerdir.” (s.141)

Bu örgütlenmeye zamanın en güzel örnek devleti Fransa’dır. Bu ülkede kralın iktidarını ve güvenliğini korumak için birçok kurum oluşturulmuştur. Bunların en büyüğü parlamentodur.

“ Fransa’da bu düzeni veren kimse bir yandan büyük kişilerin mevki hırsını ve küstahlığa varan kibrini görüp, bunların mutlaka burnunun sürtülmesi gerektiğini anlamış, öbür yandan da bu kişilerin yüreklere saldıkları bu korku yüzünden halk katında kin ve nefret uyandırdıklarını ve dolayısıyla güvenceye alınmaları gerektiğini fark etmiş, ama bu durumların sağlanması işini doğrudan doğruya krala bırakmanın doğru olmayacağını, çünkü bu taktirde kralın halkı kayıracak olsa büyüklerin, büyükleri kayıracak olsa halkın kinini üzerine çekeceğini düşünmüştür Bu nedenle düzenlemeyi getirenler…üçüncü otorite oluşturan bir mahkeme kurarak, kral için kötü olabilecek bir sonuca yol açmadan büyükleri dizginleme, küçükleri koruma yoluna gitmişlerdir.”(s.141)

Machiavelli’nin de önerdiği gibi bir prensin iktidarını koruyup sürdürebilmesi için iktidarı paylaştığı ileri gelen devlet adamlarının ve halkın haklarını koruması bunun içinse adaletli, doğru kararlarla devleti yönetmesi gerekir. Gerçekte de, tarihte az veya çok bütün prenslik yönetimlerinin kararlarını alırken danıştıkları kişi ve gruplar, kişiler hakkında yargılamada bulunurken adaletli kararlar alınabilmesi için mahkemeleri olmuştur, ancak bunların tümünün son yargıda prenslerin ( veya dinsel otoritenin) istek ve kararlarına bağımlı olduğu görülür. Hakları sağlayıp haksızlıkların önlenmesi düşüncesi sonuçta yargılama kurumlarının daha bağımsız yargılarda bulunmaları ( yasama, yargı ve yürütme Güçleri ayrılığı) ve tüm tarafların görüşlerinin alınması; genel onayla kararların alınması sürecini getirir. Bu gelişen son hukukta temel ilke, tüm bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasıdır. Hükümdarlar ancak bu yolla yönetimlerini sürdürebilir, toplumda düzen ve huzuru sağlamak olası olur.
Bu gerçeği benimseyen krallıkların, meşruti birer yönetim olarak, yetkilerini halkın içinde oluşan yönetim kurumlarına bırakarak (demokratikleşerek) varlıklarını sürdürdüklerini görürüz. (Büyük Britanya Krallığı, Hollanda Krallığı…vb) Bu görüşü benimsemeyerek baskıyla, zorla ve hile ile varlığını sürdürmek isteyen krallıkların cumhuriyet yönetimlerine dönüşmeleri zorunlu olur.
Antik çağda demokratik yönetimlerin varlığının sürmemesi ve krallık yönetimlerine dönüşmesi olgusu, çağdaş süreçle ters olduğu görülür. Antik çağdaki bu süreç, henüz bir veya birkaç iyi yetişmiş savaşçı kişinin küçük kent halklarına zorla egemenliklerini kabul ettirebildikleri gerçeğinden ileri gelir. Çağımızda halkın gücünden büyük bir güç bulunmamaktadır.


İsmail İNCİ, 08/04/2010
Bgi.inci@mynet.com
Bgi.inci@hotmail.com
www.iinci.blogspot.com


Hiç yorum yok: