2 Şubat 2025 Pazar

SİYASAL VE EKONOMİK SİSTEM ÇATIŞMALARINDA SON DURUM

 

SİYASAL VE EKONOMİK SİSTEM ÇATIŞMALARINDA SON DURUM: GLADYO, ÇETE, MAFYA, TOPLUMSAL ŞİDDET, VATANSEVERLİK-VATANA İHANET


      TÜRKİYE’DE VE BİRÇOK NATO ÜLKESİNDE GLADYO TÜRÜ YAPILAR, KOLOMBİYA ÖRNEĞİNİN GÖSTERMİŞ OLDUĞU GİBİ, NATO VE NATO’YA YAKIN ÜLKELERİN DOĞU BLOK’U İDEOLOJİLERİNİN SALDIRILARINDAN KORUNMASI AMACI İLE BELİRLİ KİŞİ, GRUP, İŞ ADAMI VE SİYASİ PARTİLERİN İKTİDARINI KORUMAK İÇİN ÖZEL GİZLİ SİLAHLI GÜVENLİK VE SALDIRI GÜÇLERİNİN OLUŞTURULMASI YÖNÜNDE YIKICI BİR PROGRAM VE PLANIN UYGULAMAYA KONULDUĞUNU GÖSTERİR. 1992 YILINDAN İTİBAREN DOĞU BLOK’UNUN DAĞILMASINA, DÜNYADA SİYASAL VE İDEOLOJİK GÖRÜŞ AÇILARI VE GÜVENLİK KOŞULLARI DEĞİŞMİŞ OLMASINA RAĞMEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNME YETENEKLERİNİ KULLANARAK YENİ DÜNYA KOŞULLARINA UYUM SAĞLAYAMAMIŞ OLAN TÜRKİYE VE LATİN AMERİKA GİBİ ÜLKELERDE BU PLAN VE PROGRAMIN UYGULAMAYA DEVAM ETTİĞİ GÖRÜLÜR. HATTA BU PLAN VE PROGRAM YENİ BİR BAKIŞ AÇISI İLE SÜRDÜRÜLEREK BU ÜLKELERİN EKONOMİK VE DEMOKRATİK GELİŞMELERİNİN ÖNÜNÜN KESİLMESİ, İÇ BARIŞ VE GÜVENLİĞİN ORTADAN KALDIRILMASI YÖNÜNDE ABD BAŞTA OLMAK ÜZERE BAZI BATILI ÜLKELER TARAFINDAN SÜRDÜRÜLDÜĞÜ, KIŞKIRTILDIĞI GERÇEĞİ YAŞANAN OLAYLARLA GÖRÜLMÜŞTÜR VE HALA GÖRÜLMEKTEDİR.

     HABERTÜRK'TEKİ "TÜRKİYE'NİN NABZI" PROGRAMINDA DİDEM ARSLAN YILMAZ'IN SORULARINI CEVAPLANDIRAN GENELKURMAY İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANLIĞI YAPMIŞ, EMEKLİ ORGENERAL İSMAİL HAKKI PEKİN’İN BİZZAT DENEYİM VE GÖZLEMLERİ DE BU TOPLUMSAL OLAYLARA “BİLİRKİŞİ NİTELİKLERİ” İLE TANIKLIK ETMEKTEDİR.  (https://www.yenicaggazetesi.com.tr/derin-devlet-kimmis-1-399883h.ht - 07/12/2018)

"Türkiye'de silâhlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi'nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara'da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi.

Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi kamuoyunu uyarmaya çalışan değerlerin ortadan kaldırılmasında bu yapının rolü vardır. Türkiye 12 Eylül'e bu kadrolar tarafından sürüklenmiştir.



Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959'da bu yapı içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül'den sonra yakalanan Fetullah Gülen'in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.

Bu tür insanların bir kısmı CIA tarafından devşirildi ve şimdi FETÖ dediğimiz istihbarat örgütü kuruldu."

Devletin omurgası ele geçirilmişse, siyasi yapı bu işin dışında tutulabilir miydi? Siyaset de ele geçirilmiş olduğu için Türkiye 1952'den beri savrulmaktadır.

Biz bu konuyu yakın tarihte şöyle yansıtmıştık:

FETÖ'nün darbe girişimi ile ilgili değerlendirmelerin hiçbiri meselenin esasına girmiyor. Bir defa 1960 darbesinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde ağını kurmuş bir örgütten, Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların, Genelkurmay Başkanlarının ve MİT Müsteşarlarının haberdar olmaması mümkün değildir! Soru şudur: Devlet bunu neden yaptı? Bülent Ecevit, ilk başbakanlığı sırasında, "kontrgerilla"nın varlığından tesadüfen haberi olduğunu söylemişti. Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu ise kendisine teminat vermiş, devletin siyasi partiler içinde de örgütlenme yaptığını, hatta çeşitli partilerden birçok milletvekilinin bu yapının üyesi olduğunu söylemişti.

Fetullah Gülen ve Müslüm Gündüz ise daha askerlik çağında iken 1960-61'de keşfedildiler. İskenderun'da birlikte askerlik yaparken, eğitime alındılar. Fetullah Gülen, askerlikten sonra da kendisi gibi bir "görevli" olan ve tahsili yeterli olmadığı halde Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı'na getirilen Yaşar Tunagür'ün açtığı yolda ilerledi. Türk Cumhuriyetleri'nde okullar açmak için ilgili ülkelerin devlet başkanlarına tavsiye mektuplarını Turgut Özal ve Süleyman Demirel yazdı. Abdullah Gül de Dışişleri teşkilâtına cemaate yardımcı olmaları için talimat verdi. Devleti yönetenler, bu işleri, kendi akıllarıyla yapmadı. Devleti yönetenler, NATO'nun Gladio yapısı ile birlikte Türkiye'nin bütün istihbaratını avucunun içine almış olan ABD'nin taleplerini yerine getirdi! Devlet, Abdullah Öcalan'ı nasıl kontrolden kaçırıp Türkiye'nin başına belâ ettiyse Fetullah Gülen'in de aynı şekilde bir bumerang gibi dönüp devleti vurmasına yol açtı!


Türkiye'nin, kuruluş ilkelerine sarılmaktan başka çaresi yoktur ama şimdiki yapılanma da FETÖ artıkları ve federasyonculardan oluşturuldu. Bu da bir Amerikan-İngiliz ortak yapımıdır. Görevleri, Türk egemenliğini yıkmak ve Orta Doğu Birleşik Devletleri'ne zemin hazırlamaktır!”

      BU ÜLKELERİN EN BÜYÜK YANILGISI 1992 YILINDA DOĞU BLOK’UN YIKILMASI İLE DEĞİŞMİŞ OLAN YENİ DÜNYA KOŞULLARINA UYUM YETENEĞİ GÖSTEREMEMELERİDİR. OTUZBEŞ YILDAN FAZLA BİR ZAMAN BERİ BÜYÜK TOPLUMSAL KAYIPLARINA RAĞMEN HALA ESKİ DÜNYA KOŞULLARINI SÜRDÜREN KURUMLARI SAHİPLENMEKTEDİRLER. İTALYA “ TEMİZ ELLER” OPERASYONLARI İLE  ESKİ DÜNYANIN SOĞUK SAVAŞ KURUMLARINI ORTADAN KALDIRARAK YENİ DÜNYA KOŞULLARINA EN İYİ UYUM SAĞLAYAN ÜLKE OLMUŞTUR. OYSA ESKİ DÜNYANIN BU SİLAHLI VE SİYASAL ÖRGÜT VE KURUMLARININ KİRLİ ELLERİ, DEĞİŞEN DÜNYANIN KOŞULLARINA UYUM SAĞLAMA YETENEĞİNİ GÖSTEREMEMİŞ ÜLKELERDE TOPLUMLARIN SİYASAL VE EKONOMİK KURUMLARI ÜZERİNDE ETKİLERİNİ SÜRDÜRMEKTEDİR. BU NEDENLE DE BU ÜLKELERDE SİYASAL VE EKONOMİK KAOS, ÇETE, MAFYA, GLADYO TİPİ OLUŞUMLAR, VATANSEVERLİK-VATANHAİNLİĞİ HAREKETLERİ, TOPLUMSAL ŞİDDET, KENDİ ÇIKARLARININ SÜRMESİ AÇISINDAN SÖMÜRGE SİYASETLERİNE UYGUN OLARAK BAZI YABANCI ÜLKELERİN DE DESTEĞİ İLE SÜRMEKTE VE OLAYLAR HALK TARAFINDAN DA YAŞANIP İZLENMEKTEDİR.



     Daren acemoğlu ve James  Robinson  “Ulusların Düşüşü” adlı eserlerinde tüm siyasal ve ekonomik olayların nedenini demokratik ve kapsayıcı kurumlarla sömürücü kurumların varlığı-yokluğu ile kanıtladıklarını yazarlar. Görüşümüze göre tüm siyasal ve ekonomik olayların nedenini bu tek nedene bağlı olarak açıklamak, olayların gerçek yakın nedenlerini açıklamakta çok yetersiz ve yüzeysel kalmaktadır. Özellikle de son yarım yüzyıldır gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler, sömürgeci devletler tarafından Yoksullaştırılmakta ve siyasal yönetimler Düşürülmektedir. Ülkeler Düşmemekte Düşürülmekte, kapsayıcı ve demokratik kurumların yokluğundan Yoksullaşmamakta, bu sömürgeci devletler tarafından Yoksullaştırılmaktadır. Bu gerçekliğe en iyi örnek de yazarların kitaplarında vermiş oldukları Kolombiya örneğidir. Tezlerine kanıt olarak ileri sürmüş oldukları Kolombiya’nın çağdaş siyasal ve ekonomi tarihine ilişkin açıklamaları, Türkiye dahil birçok ülkeyi de kapsamaktadır ve yukarıda büyük harflerle yazmış olduğumuz ibretlik ders bu ülkelerin hepsi için geçerli olmaktadır:

“ …1981'de Kolombiya'daki başlıca komünist gerilla grubunun, Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia'nın (Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri, FARC) üyeleri, sıcak ülke 'de Antiouquia eyaletinin kuzeydoğusundaki Amalfi adlı küçük bir kentte yaşayan bir mandıracı olan Jesus Castafio'yu kaçırdı. FARC, Kolombiya kırsalında küçük bir servet anlamına gelen 7.500 dolar tutarında fidye istedi. Aile çiftliği ipotek ederek parayı karşıladı; fakat yine de babalarının cesedini bir ağaca zincirlenmiş halde buldular. Castafio'nun oğulları Carlos, Fidel ve Vicente'nin canına tak etmişti, FARC üyelerinin peşine düşüp bu olayın hesabını sormak için Los Tanqueros adında bir milis grubu kurdular… . Ülkenin pek çok bölgesindeki Kolombiyalılar solcu gerillalardan mustaripti ve bunlara karşı sağcı milisler oluşturuldu. Milisler toprak sahipleri tarafından kendilerini gerillalara karşı savunmak için kullanılıyorlardı fakat aynı zamanda uyuşturucu kaçakçılığı, haraç, adam kaçırma ve cinayetle de meşguldüler. (BU CÜMLELERDEKİ OLAYLARLA ÜLKEMİZDEKİ YAŞANAN OLAYLARA DİKKAT)



….yani Senato için Jairo Merlano ve Kongre için Muriel Benito Rebollo'nun yüzlerini görsünler diye Plan Parejo corregimiento'suna götürüldü. (ÜLKEMİZDEKİ VE BENZER ÜLKELERDEKİ SİYASAL GELİŞMELERLEOLAN PARALELLİĞE DİKKAT. YASALARA UYAN SEÇİMLER YOK) 1997'ye gelindiğinde Castafio kardeşlerin liderliğindeki milisler Autodefensas Unidas de Colombia (Kolombiya Birleşik Savunma Kuvvetleri, AUC) adında bir ulusal milis örgütü kurmayı başardılar. AUC ülkenin geniş kesimlerine yayıldı, özellikle de sıcak ülkedeki Cordoba, Sucre, Magdalena ve Cesar eyaletlerine. 2001'de AUC'nin emrinde belki de 30 bin kadar silahlı adam mevcuttu ve farklı bloklar halinde örgütlenmişti. Cordoba'daki milis kuvveti Bloque Catatumbo, Salvatore Mancuso tarafından idare ediliyordu. AUC güçlenmeye devam ederken stratejik bir karar alarak siyasete yöneldi. Bazı AUC liderleri Cordoba'nın Santa Fe de Ralito kentinde önde gelen siyasetçilerle bir toplantı düzenlediler. AUC'nin önde gelen üyelerinden "Jorge 40"(Rodrigo Tovar Pupo'nun lakabı), Adolfo Paz (Diego Fernando"Don Berna" Murillo'nun takma adı) ve Diego Vecino (gerçekadı Edwar Cobo Tellez) ile aralarında senatör Willliam  Montes ve senatör Miguel de La  Espriella’nın da olduğu siyasetçiler “Ülkeyi yeniden inşa etme” çağrısında bulunan bir ortak belgeye, bir pakta imza attılar. Bu noktada Kolombiya'nın pek çok bölgesi AUC'nin kontrolündeydi ve 2002 Kongre ve Senato seçimlerinde kimin seçileceğini ayarlamak onlar için gayet basitti… Cadena'nın gönderdiği kamyonlar San Onofre'nin mahallelerini, corregimiento'larım ve kırsal kesimlerini dolaşıp adam topladı…

Salvatore Mancuso bile olanları bir röportajda şöyle anlatıyordu: Kongre'nin yüzde 35'i Savunma gruplarının eyaletlerindeki bölgelerden seçildi. Bu eyaletlerde vergileri toplayan bizdik, adaleti biz sağlıyorduk, ordu ve bölgenin kontrolü bize aitti ve siyasete girmek isteyen herkes oradaki siyasal temsilcilerimizin üstesinden gelmek ekonomik kurumlar ve kamu düzeni üzerindeki etkisini tasavvur etmek zorundaydı. Siyaset ve toplum üzerinde bu boyutta bir milis hakimiyetinin ekonomik kurumlar ve kamu düzeni üzerindeki etkisini tasavvur etmek zor değildir. AUC'nin yayılması barışçıl bir hadise değildi. Yalnızca FARC'la savaşmadılar, aynı zamanda masum sivilleri öldürdüler, yüzbinlerce insanı korkutup yuvalarından ettiler.(s.363) (KOLOMBİYA'DAKİ SİYASAL MODELİN PLANI TÜRKİYE DAHİL BİRÇOK ÜLKEDE OLDUĞU GİBİ UYGULANMIŞTIR)


…. Manusco'nun belirttiği gibi milisler hükümeti ve tüm işlevlerini üstlenmişlerdi; tabii topladıkları vergilerin sadece kendi ceplerini dolduracak olması kaydıyla. Kolombiya'nın doğusundaki Casanare eyaletinde milis lideri Martin Llanos (gerçek adı Hector Gerrnan Buitrago) ile Taurarnena, Aguazul, Mani,Villanueva, Monterrey ve Sabanalarga belediye başkanları arasındaki sıra dışı bir antlaşma, bu belediye başkanlarının "Casanare Köylü Milisleri"nin emriyle uymak zorunda oldukları aşağıdaki kuralları sıralıyordu: (s.364)

.......

09) Belediye bütçesinin yüzde ellisinin idaresinin Casanera Köylü Milislerinin eline verilmesi.    

10) Belediye'nin her ihalesinin yüzde 10'unun Casanare Köylü Milisleri'ne  verilmesi  

11) Casanare Köylü Milisleri'nin düzenlediği tüm mitinglere zorunlu destek verilmesi.   

12) Casanare Köylü Milisleri'nin tüm altyapı projelerine dahil edilmesi.

13) Casanare Köylü Milisleri'nin kuracağı yeni siyasal partiye üye  olunması.  

14) Bu partinin idari programına riayet edilmesi....

Aslında milisler güçlenir güçlenmez sistematik istimlak faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı. Denildiğine göre, bizzat Mancuso 25 milyon dolar değerinde kentsel ve kırsal gayrimenkul edinmişti. Kolombiya'da milisler tarafından yapılan arazi istimlaklerinin tüm kırsal kesimin yüzde 10’nunu bulduğu tahmin ediliyor.

      Kolombiya örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerde siyasal ve ekonomik sistem Savaşları üzerinde gelişen Soğuk savaş koşullarında ortaya çıkan toplumsal bölünme, soğuk savaş koşullarının ortadan kalkmış olmasına rağmen sürmektedir. Bu ülkelerde ulusal devlet kurumlarının dışında ve üzerinde, Derin Devlet olarak adlandırılan, yasa ve hukuk tanımayan güçler ortaya çıkmakta, kendi silahlı, mali güçleri ile devlete ve siyasal iktidara sahip olmak için devletin de desteğini alarak kendi ekonomik ve siyasal çıkarları yönünde, ülkenin genel çıkarları düşünülmeden eylemlerine davam etmektedirler. Bu koşullara bağlı olarak varlığını sürdürmeye çalışan bu ülkelerde yasa ve düzen sağlanamamaktadır. Daren Acemoğlu ve ortak çalışma arkadaşının kitapta belirtmiş olduğu gibi Siyasetin ve kaynakların kontrolü daha ziyade alternatif grupların ve Mancuso gibi kişilerin elindedir.



       Hukuk ve adalet de bu yönde işlemektedir. Merkezi devlet kurumlarına dayalı siyaset yapmaya çalışanlar; siyasete ve hükümete hakim olanların derin devlet güçlerine kendi yöntemlerini uygulamaları için ortamı başıboş bıraktığında, hükümete sahip siyasetçilerin kanunsuzluğu istismar etmelerine engel olamamaktadır. Daren Acemoğlu ve ortak çalışma arkadaşının deyişiyle: “Bu tür kısır döngülerde şiddet olayları merkezi devlet kurumlarının olmayışıyla birleşerek toplumun işlevsel organlarını idare eden siyasetçilerle simbiyotik bir ilişkiye girer. Böyle bir simbiyotik ilişkinin doğmasının nedeni, ulusal hükümet milis kuvvetlerinin kendi yöntemlerini uygulamaları için başıboş bıraktığında ulusal siyasetçilerin ülkenin periferisindeki kanunsuzluğu istismar etme imkânı bulmasıdır. “(s.365, Daron ACEMOĞLU, James ROBİNSON, Ulusların Düşüşü)

      Ülkelerin bu koşullar içinde varlığını sürdürme çabaları ise sömürgeci ülkelerin çıkarlarına hizmet etmiş olmaktadır.

 

 KAYNAK:

- Daron ACEMOĞLU, James A.RABINSON, Ulusların Düşüşü, Doğan Egmont Yayıncılık,  Doğan Kitap, 5.Baskı, Haziran 2014

 - https://www.yenicaggazetesi.com.tr/derin-devlet-kimmis-1-399883h.ht


                                                                                                           02/02/2025

 



İsmail İNCİ,  02/02/2025
ismailinci60@gmail.com

30 Nisan 2022 Cumartesi

SAVAŞ EKONOMİSİ VE PANDEMİ EKONOMİSİ-ORTAK NİTELİKLER VE ALINACAK ÖNLEMLER-

 

ORTAK VE FARKLI STRATEJİLERİ İLE SAVAŞ EKONOMİSİ VE PANDEMİ EKONOMİSİ (1)

 

     Savaş dönemleri ile Pandemi dönemlerinde ülkelerin içinde kaldıkları ekonomik koşullar birbirine benzer nitelikler taşımaktadır. Bu benzerliklere bağlı olarak siyasal iktidarların savaş ekonomileri ile pandemi şeklini almış salgın hastalık ekonomilerinde alacağı ekonomik önlemler de ortak nitelikler taşıyacaktır. Pandemi şeklinde oluşan salgın hastalıkların ortaya çıkarmış olduğu ekonomik koşullar; Korona-19 virüsü pandemisinde görüldüğü üzere, ekonomilerde ortaya çıkan durgunluk, enflasyon, üretim ve tüketimde azalma..vb. gibi,  Savaş Ekonomisi koşullarının sonuçları ile birebir olmasa da büyük bir oranla benzeşmektedir. 

SAVAŞ EKONOMİSİ:

     Alptekin MÜDERRİSOĞLU, “Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları” adlı araştırma kitabında savaş ekonomisini şöyle tanımlamaktadır:” Savaş ekonomisi demek, ülkenin bütün kaynaklarının savaş araç ve gereçleri ile yiyecek maddeleri üretimine kaydırılarak üretimin ve stokların artırılması demekti. Anadolu toprağındaki binlerce küçük ve ilkel tekniklerle üretimde bulunan tarım işletmeleri ile savaş ekonomisinin tarıma dayalı kesimi yürütülebilirdi... ”



Top, makineli tüfek, tüfek gibi zamanın silahlarına sahip olabilmek için de, ilkel de olsa eldeki küçük atölyeleri ve insan kaynaklarını yönlendirerek savaş araç ve gereçleri üretmek, üretimi mümkün olmayan silah malzemelerini ise ithal etmek ve işgal altında bulunan İstanbul depolarından Anadolu'ya silah kaçırmak veya ileride Türkiye üzerinde hiç bir hak iddia etmeyecek olan bir büyük devletin silah yardımını kabul etmek gerekiyordu.

     Savaş ekonomisi diğer bir anlamıyla, ülkelerin savaş sürecini başarıyla sürdürerek galibiyetle, zaferle sonuçlandırabilmek için hükümetler tarafından alınan sert ekonomik politikalar bütünüdür. Bu amaçla siyasal iktidarlar ülkenin ekonomik kaynaklarını bir savaş bütçesi ile denetimlerine alarak, ekonomiyi halkın refahını arttıran üretim alanlarından alarak, savaş için ihtiyaç duyulan araç ve gereçlerin üretimi ve ithali, halkın temel gereksinimi olan gıda ürünlerinin üretimi, ithali ve yeterli miktarda stoklanması için çaba gösterirler.

     Savaş ekonomisi, düşmanla savaşan bir ülkenin tüm kaynaklarını askeri alana yönlendirerek üretimi, ordunun ihtiyaçlarının hizmetine sunmayı gerektirir. Bu nedenle vatandaşlardan büyük bir kısım askerlere alınarak cepheye seferber edilirken, aynı zamanda sivil nüfus da işçi olarak, savaş malzemesi üretimi ve gıda üretimi amacıyla askere destek için seferber edilir. Bu alınan önlemler bütçedeki savunma harcamalarının artmasına neden olur. Çok sayıdaki askeri ve ordunun gereksinmelerini karşılamak için çalışanları beslemek, tarım ürünlerine ve diğer tüketim mallarına olan talebi arttırır. Çalışma çağındaki birçok kişinin askere alınması üretimin düşmesine de yol açar. Ordunun artan talebi azalan üretimle birleşince, enflasyonist baskı ortaya çıkar.

     Aynı zamanda savaş nedeniyle dış ülkelerden alımın tıkanması ara malları ve yatırım mallarının temin edilmesini güçleştirir. Tarımsal girdi kullanan tarım sanayi sektörü ile endüstri ürünlerinde girdi kullanan sanayi sektörü hammadde ve ara malı bulmakta zor duruma düştüğü için hem tarım sektöründe, hem sanayi sektöründe üretim düşerken, toplam talep artar. Bu durum ülke içi mal arzının daralmasına önemli ölçüde neden olur. Ara ve yatırım mallarının ithalatının zorlaşması, başta sanayi olmak üzere, ithal girdi kullanan birçok sektörün üretimini olumsuz yönde etkiler. Bu durum özellikle temel gıda ürünlerinin fiyatlarında büyük artışlara neden olmaktadır. Bu ortamı fırsat bilen bazı tüccarlar ve bazı vatandaşlar, bazı mallarda stokçuluk ve spekülasyon yapmaya başlamakta, bazı sanayi kuruluşları, normalin üstünde aşırı karlar elde etmektedir. Tüketim malları üretip satan kişi ve kuruluşların gelir düzeyleri artmıştır. Bu durum gelir dağılımının yeniden şekillenmesi ile sonuçlanmaktadır. Savaş ekonomisini yöneten devlet aşırı yüksek enflasyonla, kontroldan çıkan fiyat artışlarını denetim altına almak için maliye ve para politikalarına başvurur. 

     Bu önlemler, yeni vergilerin belirlenmesinden varlıklara ve mülklere el konulmasına kadar değişebilir. Bir savaş ortamına girildiğinde ordu, kaynakların önceliğine sahiptir. Bütün bunlar, bir karne sistemi kurularak, yiyeceklerin talep edilen miktarda değil, devlet tarafından belirlenen miktarlarda karneyle dağıtımına yol açabilir. Devlet, gıda tedarikindeki öneme paralel olarak, tarım ve hayvancılık sektörü üzerinde de sıkı bir kontrol kurar. Bu nedenle, tarıma ve gıda endüstrisine özel önem vererek gıda üretimini yönlendirecek ve denetleyecektir. Savaş ekonomisi alınan sert önlemler nedeni ile devleti refah devleti olmaktan çıkararak, militarist-otoriter bir devlet kimliğine bürünmesine neden olur.   

    Ülkemizin de Birinci Dünya Savaşında İttihat ve Terakki yönetimi altında edinen deneyimleri saymazsak bizzat yaşamış olduğu iki büyük deneyimi vardır. Bu iki büyük savaş ekonomisi deneyimi Ulusal Kurtuluş Savaşında alınan savaş ekonomisi önlemleri ile İkinci Dünya Savaşında, doğrudan cephelerde savaşa girilmemesine rağmen, savaş ortamında alınması zorunlu olan ekonomik önlemlerle sahip olunan deneyimlerdir. Bu nedenle ülkemiz savaş ekonomisi konusunda, izlenecek savaş ekonomisi stratejilerinde büyük deneyimlere sahip olan ülkelerden biridir. 



    Ulusal Kurtuluş Savaşımızda alınan Savaş ekonomisi önlemleri, siyasetin çıkardığı yasaların temelini oluşturmuştur. Ekonomik önlemlere bağlı olarak hukuki kararlar şekillenmiştir. Ülkenin düşman işgalinden korunması, bağımsız, özgür bir toplum olarak, can ve mal güvenliğinin olduğu bir ülkede yurttaşların yaşamlarını sürdürebilmesi için devletin müdahale ettiği bir yönetim biçimiyle kararların alınması, ilgili yasaların çıkarılması gerekmiştir. Bu amaçla devlet ve ordu adına özel mal ve ürünlere el konulması, tarım ve hayvancılık başta olmak üzere birçok zanaatlarda zorunlu üretimle yurttaşların sorumlu tutulması, halkın geçimi, sağlığı ve savaşın ihtiyaçları için, bankacılıkta, kambiyo rejiminde ve dış ticarette devletin müdahalesi uygulanması gerekmiştir. 

     Kurtuluş Savaşında Türk Ordusunun cephelerde savaşı, Türk halkının cephe gerisinde büyük özverili çalışmaları ”Topyekün Savaş” gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Topyekün Savaşla ilgili olarak üç önemli uygulama yürürlüğe konulmuştur. 

     I- On maddeden oluşan 7 Ağustos 1921 tarihinde yayınlanan ‘Tekâlifi Milliye Emirleri’ (Ulusal Yükümlülük Emirleri): “Mustafa Kemal Paşa, ‘Tekâlifi Milliye Emirlerinin’ amacını yayınladığı bildiride şöyle özetlemişti: “Memleket ve milletin maddi ve manevi bütün kuvvetlerini sonucun elde edilmesine yöneltmek için hiçbir tedbir ve girişimde müsamaha edilmeyerek, ne yer ve zaman ve ne de vatan mefhumu karşısında ayrıntıdan ibaret olan diğer düşünceler ile bağlı olmayarak düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret olan bu tek amaca ulaşmak için zorunlu olan her şey yapılacaktır.” Tekâlifi Milliye" gerek fikir olarak, gerekse uygulama olarak, ülkenin ve halkın bütün olanaklarını en kısa zamanda toplayarak tek amaca yöneltmenin en güzel örneği olmuştur.”(s.375,Alptekin MÜDERRİSOĞLU, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları)

     Ulusal yükümlülük emirlerinin bazı önemli maddeleri şöyledir. “Bir Numaralı Emir: Her ilçede kaymakamın başkanlığı altında, mal müdürü ve ilçenin en büyük askeri amiri ile idare meclisi, belediye ve ticaret odalarının seçtikleri ikişer üyeden oluşan Tekâlifi Milliye Komisyonları kurulacaktır. Bu komisyonlara mahalli Müdafaai Hukuk Cemiyetleri Merkez Kurulundan iki üye ile köylerde imamlar ve muhtarlar tabii üye sıfatıyla katılacaklardır. Tekâlifi Milliye Komisyonları derhal toplantılara başlayacak ve hiçbir komisyon üyesine hizmetlerine karşılık ücret ödenmeyecektir… Tekâlifi Milliye Komisyonları, savaş ekonomisine giren ve Tekâlifi Milliye Emirlerinde belirtilen malları toplayarak kendisine bildirilen cepheye gönderecek, ayrıca emirlerin hizmet yükümlülüğü taşıyan hükümlerini uygulayacaktır. Komisyon üyelerinden görevinde ihmal gösterenler, vatana ihanet suçu işlemiş sayılarak ona göre cezalandırılacaklardır.

İki Numaralı Emir: Şehirler, kasabalar ve köylerdeki her ev birer kat çamaşır (külot ve fanila veya benzeri iç giyimi, birer çift çorap ve birer çift çarık hazırlayarak belirli süre içinde komisyona teslim edecekti. Ordu ihtiyaçlarında kullanılacak bu giyeceklerin, mahalli özellikler gözönünde tutularak hazırlanmasına dikkat edilecekti.

Üç Numaralı Emir: Tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, Amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi yapımına yarayan her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kösele, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan, mamul veya yarı mamul çarık, fotin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nal, nal yapımında kullanılan demir, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urganların yüzde kırkı Tekâlifi Milliye Komisyonlarına teslim edilecekti. Teslim edilen malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecekti.

Dört Numaralı Emir: Tüccar ve halkın elinde bulunan mevcut buğday, un, saman, arpa, kuru fasulye, bulgur, nohut, mercimek, koyun, keçi, kasaplık sığır, şeker, gazyağı, pirinç, sabun, tereyağı, zeytinyağı, tuz, çay ve mum stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konulacaktı. El konulan malların paraları daha sonra devlet tarafından ödenecekti…

Dokuz Numaralı Emir: Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve araba yapan esnaf ile imalathaneler tespit edilecek, bunların üretim, onarım ve yapım güçleri hesaplanacaktı. Ayrıca kasatura, kılıç, mızrak ve eğer yapabilecek zanaatkârlar aranıp tespit edilecekti. Yukarıda belirtilen esnaf, imalathane ve zanaatkârlar savaş araç ve gereçleri üretim, onarım ve yapımı ile görevlendirilecekti. Devamlı görevlendirilenlere geçimlerine yetecek ücret ödenecekti….”(s.379,Alptekin MÜDERRİSOĞLU, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları)

     Ulusal Yükümlülük Emirleri ile 22 gün, gece ve gündüz süren Sakarya Savaşı kazanılmıştır. Sakarya savaşı bir “ cephede çarpışan orduların tükenme savaşıdır”. İaşe, silah ve cephane, giysi ikmali yapılan Türk askeri bu savaşta savaş gücünü korumuş, ikmali özellikle iaşe ikmali yapamayan Yunan askerleri savaş gücünün tükenmesi ile yenilerek dağılmıştır.

     Ulusal Yükümlülük Emirleri, bir yıl süre daha, Büyük taarruza kadar yürürlükte kalmış, İnönü Savaşlarında yüzbin civarında olan ordunun asker sayısı 540 binlere yükseltilerek ikmalinin ve iaşesinin yapılması sağlanmıştır. İzlenen doğru savaş ekonomisi ile 26 Ağustos 1922 tarihide başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922’de Afyon’da Başkomutanlık Meydan Savaşında zaferle sonuçlanmıştır. 26 Ağustostan 9 Eylüle kadar, iki hafta gibi kısa bir süre içinde Yunan Ordusu, İzmir’de denize dökülerek yok edilmiştir. 



II- Tarım Yükümlülüğü Kanunu: Kanun En büyük problem olan, genel seferberliğin ilanıyla silahaltına alınacak olan erkek işgücünün tarımdan çekilmiş olmasının, üretimde düşüklüğe sebebiyet vermesini önlemek amacıyla çıkarılmıştır. ‘Tarım Yükümlülüğü Kanununun Uygulanma Şekline ilişkin Tüzük’ yirmi bir maddeden oluşmakta ve genel seferberlik ile tarım seferberliğinin bağdaştırılmasına çalışıldığı açıkça sezinmektedir. Büyük taarruz hazırlığı döneminde uygulanan en önemli tedbirlerden birisi olan söz konusu tüzüğün ana hatları şöylece özetlenebilir:… Her mahalle ve köydeki «ihtiyar Heyetleri” aracılığıyla her evin hayvan arazi tarım araç ve gereçleri ile tohumluk miktarları dikkatlice tespit edilecek ve bir deftere kaydolunacaktır. Tarım Yükümlülüğü Kurulları bu işleri tüzüğün yayınlandığı tarihten itibaren bir hafta içinde tamamlayacaklardır (Md. 3).

Her çift hayvan başına sahibi yazlık ve kışlık olmak üzere en az kırk dönüm araziyi ekmekle yükümlüdür. Mahalle ve köy ihtiyar heyetleri, her ay defterde kayıtlı olanların ne cins ne miktar tohumla ekim yaptıklarını veya nadas ettiğini Tarım Yükümlülüğü Kuruluna bildirecektir. (Md. 4 ve 5)

Askerde bulunanlar ile dul ve yetimlere ait toprakların boş kalmamasını sağlamak ve asker aileleri ile dul ve yetimlere yardımcı olmak amacıyla mahalle ve köy ihtiyar heyetlerine ba görevler yüklenmiştir. Bu heyetler haftada bir gün halkın imece usulüyle asker aileleri ile dul ve yetimlere ait arazinin ekimi, hasadı ve harmanı gibi işlerde çalıştırılmasını sağlayacaklardır. Ziraat Bankası şubeleri de depolarındaki tarım araç ve gereçlerini bir düzen içinde çiftçilerin faydalanmalarına ayıracaktır. (Md. 6 ve 7)

Tarım Yükümlülüğü Kanununun Uygulanma Şekline ilişkin Tüzük, tarım yükümlülüğüne tabi bulunanların askerliklerini ertelemek suretiyle üretim düşüklüğüne engel olmak yolunu seçmiştir. Genellikle her yüz dönümün bir kişi tarafından ekilip biçilebileceği varsayımı ile hareket edilmiştir. Bu duruma göre çiftçiliği sanat edinmiş olanlardan iki yüz dönüm araziyi işletenlerin kendileri ile birlikte iki işçisinin iki yüz dönümden fazla arazi işletenlerin her fazla yüz dönüm için bir işçisinin daha askerlik hizmetleri ertelenmektedir. Traktör kullanarak ekimde bulunanların ayrıca iki makinistinin; iki yüz koyun veya keçisi ile elli adet sığırı olanların kendileri ile birer çobanının askerlik hizmetleri ertelenecektir. (Md. 8. 9 ve 11)

Arazi sahibi olmamakla beraber tarımla ilgili bazı meslek sahiplerinin askerliklerinin de ertelenmesi öngörülmüştür. Bunlar her beş yüz dönüm kışlık her iki yüz dönüm yazlık ekim yerleri ile her yüz yirmi dönüm bağ ve bahçeyi her türlü zarardan korumakla görevli bekçiler; her ilçede ikisi demirci ve ikisi marangoz olmak üzere mahalli belediyelerin takdir edeceği fiyat üzerinden tarım araç ve gereçlerini imal ve tamir edecek olan esnaftır. Ayrıca, orak ve harman makinelerini işleten makinistlerin hasat ve harman işlerinin devam ettiği altı ay için askerlik dışı bırakılmaları kabul edilmektedir. (Md. 12, 13 ve 14)

Kanımızca, söz konusu tüzüğün en önemli maddesi, tarımla uğraşmayan sermaye sahiplerini ekime zorlayan onuncu maddesi olmaktadır. Bu madde uyarınca, resmi olarak kurulmuş her türlü imtiyazlı ve imtiyazsız şirketler ile müessese ve derneklerden beş bin lira sermayesi olanlar yüz dönüm ve daha fazla sermayesi olanlar ayrıca her fazla bin lira için on dönüm araziye tahıl ekmek veya ektirmekle yükümlü tutulmaktadır. Böylece sermayenin boş durdurulmayarak tarımda kullanılması sağlanmış olmaktadır.

Uygulamanın devamlı izlenmesi ile Tarım Yükümlülüğü Kurulu başkan ve üyeleri görevlendiriliyordu. Bunlar sıra ile en az ayda bir kere tarım yükümlülüğü işlerini incelemek ve düzenlemek için bölgelerindeki köyleri dolaşacaklardı. Tarım yükümlülüğüne ilişkin konularda birlik ve beraberliği sağlamak, Devlet daireleri arasında işbirliğini gerçekleştirmek için Ekonomi Bakanının başkanlığında Milli Savunma ve içişleri Bakanlıklarının müsteşarları, Tarım Genel Müdürü ve Ekonomi Bakanının seçeceği tanınmış iki tarımcıdan oluşan bir Merkez Kurulu kuruluyordu.

Ayrıca, ihtiyar heyetlerini dinlemeyen, işinde çalışmayan, haftada bir kere asker aileleri ile dul ve yetimlerin işlerine bakmayanlar için sert cezalar getirilmişti. (Md. 16, 17 ve 19)

Genel seferberlik ve tarım yükümlülüğü uygulamaları birlikte yürütüldüğünden, başarı oranı çok yüksek düzeye ulaşmıştı. Silahaltına alınanlarla ordu mevcudu iyice yükselmişti. Yaklaşan bahar ve hasat mevsimi gözönünde tutularak, henüz silah altına alınmamış olanlardan tarımsal üretimde kalmalarında yarar umulanların askerliklerinin ertelenmesine karar verildi…her iki yüz elli koyun veya keçi veya her elli adet sığır veya beygir veya deve sürüsü olanların kendileriyle birer çobanlarının askerlik hizmetleri erteleniyordu…

Ordunun cephe ve cephe gerisinde bulunan bütün çelimsiz hayvanları ile Milli Savunma Bakanlığınca kullanılmasında fayda umulmayan ülke içindeki ulaşım merkezlerindeki hayvanların ve fazla kağnıların parasız olarak muhtaç çiftçilere verilmesi kararlaştırılmış; düşman işgalinden zarar görmüş yerlerdeki muhtaççiftçilere öncelik tanınması hükme bağlanmıştır. Bu uygulama ile de tarımdan çekilen bazı hayvan ve taşıt araçları yeniden tarıma dönmüş oluyor, tarımdaki boşluklar bir dereceye kadar dolduruluyordu. .”(s.491-492, Alptekin MÜDERRİSOĞLU, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları)

      Savaş ortamında artan taleple birlikte tarım ürünleri üretimi büyük önem kazanır. Üretiminin planlanması ve denetimi zorunlu duruma gelir. Bu sonuca bağlı olarak tarım ve gıda ürünlerinin üretim ve dağıtımının, fiyatlarının denetiminin ancak örgütlü devlet gücü ile sağlanabileceği düşünülür.

     Gıda ürünleri fiyatları enflasyonu daha çok üretimlerinin yapılmasıyla önlenir. Artan talep makul düzeylere geldiğinde fiyat düzeyleri de belirli bir düzeyde kalacaktır.

III- Askerlik Yükümlülük Kanunu:

Askerlik Yükümlülüğü Kanununa göre, savaş ekonomisi ve cephe gerisi hizmetlerle yakın ilgisi bulunan bazı meslek sahipleri savaş boyunca silahaltına alınmamış ve askerlik hizmetleri ertelenmiştir. Bu yasayla savaş ekonomisi ve savaş cephesi dışında sivil hizmetlerin yürütülmesi sağlanmıştır.

“Savaş boyunca silahaltına alınmaları geri bırakılanlar şöylece sıralanabilir: Askeri iaşe malları müteahhitleri, posta müteahhitleri ve sürücüleri, ihtiyaca göre askerlikleri ertelenen değirmenci ve fırıncılar, orak ve harman makineleri makinistleri; demiryollarında, askeri imalathane, liman ve deniz taşıtlarında çalışanlar; doktor, veteriner, eczacı, mimar ve mühendislerden sivil hizmetlerde yararlanılmaları öngörülenler; Tarım kümlülüğü Kanununun Uygulanmasına ilişkin Tüzük gereğince yükümlü kılınanlar.” (s.455-456,Alptekin MÜDERRİSOĞLU, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları)

       1. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti de vurguncu (spekülatif) fiyatlar karşısında bilhassa tüketiciyi ve üreticiyi koruyan ‘narh düzeni’ni piyasa fiyatlarına müdahaleci bir iktisat politikası olarak uygulamıştır. Özellikle gelir düzeyi düşük, yoksul halk başta olmak üzere yaşanan kitlesel gıda sorununu çözmek hem de gıda dağıtımını adil şekilde yapmak için devlet müdahale ederek bir iaşe politikası hazırlamıştır. Yürürlüğe konulan bu İaşe Kurallarını şöyle sıralamak mümkündür:

a) Buğday ve bazı ürünlere ihracat yasağı konması,

b) belediye memuru ve esnaf sorumluları ile gıda maddelerinin toptancılara ve tüccarlara dağılımının ve paylaşımının denetlenmesi,

c) fiyat vurgunlarını önlemek için satış narhının belirlenmesi,

d) stokçuluğun yasaklanması.

(203, İrfan KALAYCI, 100.Yılında 1.Dünya Savaşının Ekonomik Cephesi)



     2. Dünya Savaşında da Türk devleti sıcak savaşa girmese de, çıkabilecek büyük bir savaşa hazırlıklı olma gereği büyük bir ordunun tam donatılarak hazır bulundurulmasını zorunlu kılmıştır. Silahaltındaki asker sayısı cephe savaşına girilmese de bir milyondan aşağı düşmemiştir. Orduya alınan vatandaşların sayısındaki artış onların savaşa hazır şekilde tutulmasının yarattığı maliyet, bütçedeki savunma harcamalarının artmasına neden olmuştur. Sadece savunma harcamaları artmamış, çok sayıdaki askeri beslemek için ordunun tüketim mallarına olan talebi de artmıştır. Çalışma çağındaki birçok kişinin askere alınması üretimin düşmesine de yol açmıştır. Ordunun artan talebi azalan üretimle birleşince, enflasyonist baskı iyice artmıştır. Diğer yandan Kuzey Afrika Savaşı ilerledikçe Akdeniz yolu Türkiye için kapanınca, ülkenin Orta ve Doğu Avrupa dışında dünyayla ilgisi büyük ölçüde kesilmiş, 1941 yılında Almanlar, Yunanistan ve on iki adaya yerleşip Ege Denizi'ni mayınlayınca, İstanbul ve İzmir limanları dış ticarete fiilen kapanmıştır. Bu şekilde dış alım yoluyla talebin karşılanmasının olanaksız hale gelmesi, ara madde ve yatırım mallarının temin edilmesini güçleştirmiş, hem tarım sektöründe hem sanayi sektöründe üretim düşerken, toplam talep artmıştır. Bu ortamı fırsat bilen bazı tüccarlar ve bazı vatandaşlar, bazı mallarda stokçuluk ve vurgunculuk yapmaya başlamışlardır.

       Tanınmış Maliyeci ve ekonomist olan Arslan Başer Kafaoğlu’na göre Türkiye’de savaş ekonomisi önlemlerinin alınmasında büyük hatalar yapılmıştır:  

"Bizce Türkiye'de en önemli ekonomi hatalarından bazıları, bu savaş yıllarında izlenmiştir. Batılı ülkeler, yani Birleşik Devletleri İngiltere ve Almanya toplam talebin artacağını düşünüp ona göre vergi ve zorunlu borçlanma politikalarıyla fiyat kararlılığını sağlamışlardır. Üstelik bu ülkelerde üretim düşmemiştir... Hele Birleşik Amerika silah üretimi ile tüketim malı üretimini aynı düzeyde artırarak sürdürdü. Türkiye böyle bir gelir politikasına girmedi… Artan toplam üretim, yani sivil tüketimle savaş malzemesi ve askerlerin kullanıp tükettiği mallar toplamıdır. Sivil tüketim malları, toplam ücretler (gelir) kadar artmayınca enflasyonist baskı doğar. İktisat ve maliye teorisini en uygun biçimde uygulayan, İkinci Dünya Savaşı'nda ABD oldu. Amerikan yönetimi, gelirlerle tüketim toplamı arasındaki oransızlıktan doğan enflasyonist açığı kapatmak için maliye politikası önlemlerine ağırlık verdi.




    Talebi kısarken iki yol izlendi. Bir yandan Gelir Vergisi oranları yükseltilirken, öte yandan yurttaştan "zorunlu borç" aldı. Bu "zorunlu borç" maliye uygulamasında yeni bir yoldu. Yurttaştan alınan bu zorunlu borçlar daha sonra savaş bitince, yani tüketim malları (dayanıklı ev eşyası, otomobil, kent dışı ev) almak üzere yükümlülere iade olununca piyasa alabildiğine canlanacaktı. Yani bu yeni araçla hem savaş enflasyonu önlenecekti, hem de savaş sonu ekonomisi dengeli biçimde gelişmeye başlayacaktı. Plan aynen amacına vardı.” (s. 26-27, Arslan Başer KAFAOĞLU, Varlık Vergisi Gerçeği)

       Savaş başladığında buğday stoku yoktur. Buğday, mısır stoku yapmak istese, onları içine koyarak koruyacağı siloları da yoktur. Hükümet ekonomiyi devlet güdümüne, denetimine almamıştır. Oysa: “Savaş döneminde ekonomiyi yönetirken dikkat edilecek en önemli nokta, ekonominin güdümünü elinde bulundurmaktır. ABD gibi özel ekonomik kuruluşların çok büyük oranda bulunduğu bir ülke bile, bu güdümü, demokratik yollarla kamu güdümüne sokmak istemiş ve bunda büyük başarı sağlamıştır.” ( s.34, Arslan Başer KAFAOĞLU, Varlık Vergisi Gerçeği) 

     Yine Arslan Başer Kafaoğlu’na göre hükümetin savaş ortamında liberalizm uygulamasına geçerek fiyatları ve ticareti serbest piyasa koşullarına bırakması büyük hatadır. Liberal ekonomiyi benimsemiş ülkeler bile savaş ortamında serbest piyasa ekonomisi uygulamalarını terk etmişlerdir. Çünkü savaş nedeniyle artan talebin ve azalan üretimin fiyatları arttırdığı savaş ekonomisinde, fiyat denetiminin yapılmaması hiperenflasyona yol açar.” Birinci önemli hata, savaşın finansmanının planlı bir biçimde devlet kuruluşları esas alınarak ve önceden belirlenmiş üretim, dağıtım, kamu gelirleri hedefleri gözetilerek yapılacağı yerde (ki Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya'da bu yöntem uygulanmıştır) dağınık, hedefsiz, hatta liberal ekonomiye imrenilerek yapılan sarsak politikalara gidilmesi; ikinci büyük hata, savaşın finansmanında bu dönemlerde katiyen uygulanmaması gereken açık finansman (para basılması) yönteminin itibar görmesidir. Ateşin üzerine benzin sıkılmıştır.” ( s.37-38, Arslan Başer KAFAOĞLU, Varlık Vergisi Gerçeği)

     Dergimizin önümüzdeki sayısında konumuza devam ederek, pandemi ekonomisinin niteliklerini, savaş ekonomisi ile arasındaki ortak ve farklı yönlerini ele almaya çalışarak, günümüz dünyasının içinden geçmekte olduğu savaş ekonomisi ve pandemi ekonomisinde alınacak önlemleri yazmaya çalışacağız.

 

İsmail İNCİ,  30/04/2022

ismailinci60@gmail.com

     www.facebook.com/bgi.inci

     https://twitter.com/ismailinci


      BU MAKALE BALYA İLÇESİ VE KÖYLERİ KÜLTÜR, YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİMİZİN NİSAN 2022 SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR













SİYASAL VE EKONOMİK SİSTEM ÇATIŞMALARINDA SON DURUM

  SİYASAL VE EKONOMİK SİSTEM ÇATIŞMALARINDA SON DURUM: GLADYO, ÇETE, MAFYA, TOPLUMSAL ŞİDDET, VATANSEVERLİK-VATANA İHANET       TÜRKİYE’DE V...