10 Ağustos 2014 Pazar

BİREYLERİN ZENGİNLİĞİNİN KAYNAKLARI





BİREYLERİN ZENGİNLİĞİNİN KAYNAKLARI

 

Ekonomik değerlerin üretimini ve piyasada ortaya çıkış sürecini bilmeyen halk arasında: “fazla zenginlik, hırsızlık, yolsuzluk yapmadan, haram yemeden gerçekleşemez; fazla zenginlik mutlaka devleti veya halkı soyarak elde edilebilir”,  düşüncesi yaygındır. Bu yanlış düşüncenin en kötü gelişmesi ise bu anlayışın halkın yanında toplumu yöneten siyasetçiler tarafından da bir kural olarak benimsenerek toplumda soygunculuğu, yolsuzluğu destekleyip kışkırtması, siyasal iktidarların yolsuzluk ve hırsızlıklarını devleti yönetim işlerinde olağan bir davranış olarak karşılamasıdır. Bu anlayış ve hatta ekonomik- siyasal düşünüş biçimi, genel ahlak ve toplum düzeni ilkelerine aykırıdır; toplumu kargaşaya,  iç çatışmalara sürükler.

GENEL OLARAK DEĞER KAVRAMININ ANLAMI:
Değer  kavramı bazen iyi, uygun, yüksek yararlı olarak nitelendirilen somut ve soyut nesneler için kullanılır; para, mücevher, başarı, kuvvet, şöhret…gibi . Bazen de insanların beğendiği,  önem yüklediği, yüksek yararlı nitelikler ve iyilikler gördüğü düşünceler, inançlar, tutumlar ve kurumlar için kullanılır.
 

Antik felsefenin önemli düşünce okullarından olan sofistlere göre değerleri hazlar belirler. Kişilerin mutluluğu,  hazlara bağlıdır ve hazlar kişiseldir, kişilere göre değişir.
Antik felsefenin ünlü düşünürü Herakleitos’a göre ise değer ancak akıl yoluyla kavranabilir. Değerler mutluluk vermelidir ancak asıl mutluluk yalnızca akılla sağlanır, bireysel olarak bedensel ya da psikolojik elde edilen hazlarla değil. Akıl yasadır(logostur), bu nedenle insanların doğanın ve toplumun yasalarını akıl yoluyla, dolayısıyla toplumsal değerler olarak benimsemesi ve koruması gerekir.  Bir toplum değerlerinden yoksunlaştırılmışsa, bağı kopmuşsa o toplumun ayakta durması zorlaşacaktır. Sonuçta değerler, birer davranış (fiil) olarak toplumun üyeleri tarafından izlenen ve benimsenen genel amaçlardır.

Bu düşüncelere bağlı olarak değer kavramını genel anlamıyla şöyle tanımlayabiliriz: Değer,  sıradan olmayan, önemli bir gereksinmeyi karşılayan, yüksek önemde yararlı olan madde ve eylemlerin (fiillerin) tümüdür.

Değerler, somut ve soyut, bireysel ve toplumsal olarak gereksinmelerin doyumunda rol oynarlar. Bireyin birçok değeri, ihtiyaç ve isteklerini doğrudan doğruya tatmin eden objelerin değerlendirilmesi ile ilgilidir.
 

EKONOMİK DEĞER KAVRAMI:
Ekonomik anlamda değer kavramının anlamı genel anlamın içinde barınır: İnsanların gereksinmelerini karşılamak için ürettikleri ürünler ve bu ürünlerin üretimini sağlayan fiiller(eylemler) ekonomik değer olarak adlandırılır. Televizyon, giysi, kitap ekonomik ürün olarak bir değerdir. Bunları üreten güçlerin her biri de eylemsel değerlerdir.

Tüm değerlerin fiyatları vardır ve bir değerin ölçüsüne fiyat denir.
Üretilen ürünlerin değeri fiyatlarla belirlendiği gibi Üretici güçlerin değerleri de fiyatlarla belirlenir.
Üretici güçlerin fiyatları toplumların ekonomik yaşamlarında ayrı kavramlarla belirlenmiştir: Çalışanların (işçinin, memurunun..vb) fiyatına “ücret”, girişimcinin (sanayicinin, tüccarın, imalatçının..vb) fiyatına “kar”, sermayenin fiyatına “faiz”, toprağın gelir getiren fiyatına “rant” adı verilir.
 
 
Fiyatlar ister bir ekonomik ürünün değeri için olsun, isterse üretici güçlerin değerleri için olsun,  toplumların değerlerinin alış-verişinin (değiş-tokuşunun=takasının) yapıldığı piyasalarda ortaya çıkar. Değerlerin arz ve talebinin kesiştiği orta noktada belirlenir.
Ancak bir ürün ne kadar çok takas edilebiliyorsa, o ürüne olan talep o kadar çoktur ve bağlı olarak o kadar çok değer (gelir)  elde eder. Bütün üretici güçlerin amaçları daha çok değer kazanmak eşdeyişle gelir elde etmek için diğer ürünlerden daha fazla kendi ürününü pazarlarda değiş-tokuş edilebilir olmasını sağlamak ve daha çok piyasalara ürün sunmaktır.

SABİT-TÜMLEŞİK DEĞER, BÖLÜNEREK-ARTAN DEĞER:
Bazı değerler, sadece karşılıklı olarak bir ürün ile pazarda alış-verişe girerken bazı değerler, bölünerek sayısı sınırsız ürün ile pazarlarda alış-verişe girme yeteneği gösterirler ve daha çok gelir (ürün) sahibi olarak zenginleşirler.

Kendi gereksinmeleri dışında daha fazla ürün üretme çalışmasında bulunmayanlar, genel olarak hizmet üretiminde bulunanlar, çok fazla sayı ve türde ürün ile alış-veriş yapamayacaklarından, elde ettikleri ürünlerin miktar ve değeri de sınırlı kalmaktadır. Bu tür değerleri ekonomik olarak “ sabit-tümleşik değer” olarak sınıflandırmak (kavramlaştırmak) mümkündür. Bu tür değerler değişimde tektir, bölünerek ve çoğalarak birçok değerle alış-verişe girme özelliği göstermezler.
 

Bölünerek sürekli ve sınırsız artarak pazara sunulan, böylece birçok değer üreticisine hitap edebilen, hatta çağdaş ekonomide milyonlarca ürün olarak bölünebilen değerler ise “Bölünerek-artan değer” olarak kavramlaştırılabilinir. Bu sınıflandırmada bir terzinin, diktiği giysilerle binlerce değer üreticine hitap etmesi;  bir ayakkabıcının, bir kitap yazarının, bir sarkıcının, bir sanayicinin..vb ürettikleri binlerce ürününün, diğer onbinlerce değer üreticisinin ürünleri ile değiş-tokuşa girmesi “Bölünerek-artan değere” örneklerdir. Bölünerek sınırsız artan değer, ne kadar çok sayısal olarak artarsa, gelir o oranda artacaktır. Temel anlayış olarak bireylerin zenginliğinin, sermayelerinin artışının ve birikiminin kaynağı Bölünerek-artan değer sahibi olmaktır.
 

Küçük bir bakkalın günlük her birinden net olarak 2 lira geliri olan 50 müşterisine hitap ettiği varsayıldığında aylık kazancı 2X50X30=3000 TL’dir.

Büyük bir market sahibinin günlük her birinden net olarak 2 lira geliri olan 1000 müşterisine hitap ettiği varsayıldığında aylık kazancı 2X1000X30=60.000TL’dir.

Bu örnek ticaret alanında olduğu kadar, tarım ve hayvancılık alanında, sanayi alanında bölünerek-artan değer sahipleri için de geçerlidir.

Temel gereksinim olmayan insan haz, istek, heves, hoşnutluk..vb psikolojik gereksinmelerine karşılık olan müzik eserleri, spor karşılaşmaları, resim, heykel..gibi sanat eserleri de bölünerek-artan değer sahibi olarak zenginlik yaratmaktadır. 

Bir ürünün nitelikleri değiştirilip geliştirilerek üretildiğinde fiyat yüksekliğinden geliri (kar’ı) artarak zenginliği arttırır, ancak gerçek zenginlik sayısal olarak değerin artması ve çok daha fazla ürünle pazarda yer almayı gerektirir. Ülke ekonomilerinin refahı sonuçta bölünerek-artan değer sahibi olmalarına bağlıdır.
 

Sanayi ürünlerinin üretimi, tarım ürünlerinin üretimi arttıkça fiyatların düşmesi ile kar’ın düşeceği, gelirin azalacağı anlayışı ise yanlıştır. Birim başına düşen maliyetler, ölçek ekonomisinin niteliklerine bağlı olarak zorunlu düşeceğinden fiyatlardaki düşüş karlılığı etkilemeyecektir. Üretim arttıkça, birim ürün başına düşen kar azalıyor görünmesine rağmen, Bölünerek-artan değerden dolayı gelir eskisinden daha çok ve hızlı artmaktadır.

Ancak kar’ın artması, toplumsal ekonomik adaletin sağlanması için ücretlerin artışına yansımalıdır. Çünkü zenginliğin kaynağı olan Bölünerek –artan değer toplumlarda gelir eşitsizliği sorunun da temel nedenidir. Bölünemeyen değer sahipleri (ücretler) ile arasında büyük dengesizlikler (eşitsizlikler) ortaya çıkmaktadır. Toplumların gelir dağılımında uçurumlar oluşturarak büyük kargaşaların ortaya çıkmasına neden olur.

Ücretler (sabit-tümleşik değer) belirlenirken insanın yaşamını sürdürmesi, hayvanların yaşamlarını sürdürecek maliyetlerle eşleştirilmemelidir. İnsanın yaşamını sürdürme maliyetleri içinde toplumsal tüm gereksinmeleri karşılayan, refah maliyetlerinin de olması düşünülmeli,  “asgari ücretler”  bu anlayışa göre hesaplanmalıdır. 

Bireylerin zenginliğinin kaynağı bölünerek artan değere sahip olmaktır. Toplumda devletin kurumlarını hırsızlık, yolsuzlukla soyarak; kişileri dolandırarak zenginlik sağlanamaz, sermaye birikimi ve artışı gerçekleştirilemez.

Toplumların bütün olarak zenginliği ise tüm soyut ve somut “Değerlerin” toplamından oluşur. Bu değerlerin analizi ayrı bir araştırma konusudur.


İsmail İNCİ,  10/08/2014
 
 
 
 

 

26 Temmuz 2014 Cumartesi

İLAHİ DİNLERDE DEĞİŞİM GELENEĞİ VE CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLARININ DEĞİŞİM NİTELİKLERİ





DİNSEL SİSTEMLERDE DEĞİŞİM VE 10 AĞUSTOS 2014 CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ ADAYLARININ NİTELİKLERİ- GÜNCEL İÇ VE DIŞ SİYASAL GELİŞMELER ÜZERİNE GÖRÜŞLER-


İlahi dinlerde (tek tanrılı dinlerde, puta ve mitlere tapınılmayan, inanılmayan dinlerde) bir Peygamberlik geleneği vardır. Bu peygamberlik geleneği veya toplumsal-siyasal düşünüş sisteminde her peygamber, kendinden sonra mutlaka, içinde yaşadığı topluma veya tüm toplumlara, insanlara; unuttukları toplumsal yaşama kurallarını ve o zaman diliminde toplumsal koşullara bağlı değişen insanların adalet içinde uyumlu yaşama kurallarını muştular, bildirir. Toplumların içinde bulundukları çağa bağlı olarak değişen adaletli ve iyi insan ilişkilerine ait kuralları ve ilkeleri, o toplumsal koşullarda varolan önceden muştulanan bir peygamber ortaya çıkarak insanlara bildirir.


Kuran’ı Kerim’de Rad Suresinin 38’nci ve 39’ncu ayetlerinde dinin çağın koşullarına bağlı olarak buyruklarının insanlara bildirildiği açıklanmıştır:
  38. Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar
verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur.
Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.”
“39. Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun
yanındadır. “

Peygamberlik geleneği veya ilahi dinsel sistemlerde zaman içinde bozulan toplumların yeniden doğru toplumsal yaşama yollarını bulabilmesi için her peygamberin kendinden sonra,  büyük özveride bulunarak insanları doğru yolu gösterecek bir peygamberin mutlaka geleceğini müjdelemelerinin nedeni, değişen toplumsal koşullara bağlı olarak insanların değişime uyum sağlamalarını gerçekleştirmek amacıyladır.

Kuran’ı Kerim’in Bakara Suresinin 213’ncü Ayetinde bu açıkça belirtilmiştir:
“213. İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak
peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda
hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi.
Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki
kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman
edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru
yola iletir.”

Yine Nisa Suresinin 163’ncü ayetinde bu peygamberlik geleneğinin açıklanışını görürüz:
“ Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da
vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub'a, esbata (torunlara),
İsa’ya, Eyyub'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman’a vahdettik. Davud'a da Zebur'u
verdik.”


Tevrat’da da (BÖLÜM 21-MISIR’DAN ÇIKIŞ)  çağın toplumunun genel niteliği olan kölelik düzeninin iyi çalışabilmesi için buyrulan buyruklarının getirildiğini görürüz:
1.  İsrailliler'e şu ilkeleri bildir:
2.  İbrani bir köle satın alırsan, altı yıl kölelik edecek, ama yedinci yıl karşılık
ödemeden özgür olacak.
3.  Bekâr geldiyse, yalnız kendisi özgür olacak; evli geldiyse, karısı da özgür olacak.
4.  Efendisi kendisine bir kadın verir ve o kadından çocukları olursa, kadın ve
çocuklar efendisinde kalacak, yalnız kendisi gidecek.
5 . Ama köle açıkça, -Ben efendimi, karımla çocuklarımı seviyorum, özgür olmak
İstemiyorum, derse,
6.  Efendisi onu yargıç huzuruna çıkaracak. Kapıya ya da kapı sövesine yaklaştırıp
kulağını bizle delecek. Böylece köle yaşam boyu efendisine hizmet edecek.
7 . Eğer bir adam kızını cariye olarak satarsa, kız erkek köleler gibi özgür
bırakılmayacak.
8.  Efendisi kızla nişanlanır, sonra kızdan hoşlanmazsa, kızın geri alınmasına izin
vermelidir. Kızı aldattığı için onu yabancılara satamaz.
9.  Eğer cariyeyi oğluna nişanlarsa, ona kendi kızı gibi davranmalıdır.
……………………………………….

20 . Bir adam erkek ya da kadın kölesini değnekle döverken öldürürse, kesinlikle
cezalandırılacaktır.
21.  Ama köle hemen ölmez, bir iki gün sonra ölürse, köle sahibi ceza görmeyecektir.
Çünkü köle onun malı sayılır.
26 . Bir adam erkek ya da kadın kölesini gözüne vurarak kör ederse, gözüne
karşılık onu özgür bırakacaktır.
27.  Eğer erkek ya da kadın kölesinin dişini kırarsa, dişine karşılık onu özgür
bırakacaktır. 


Bilimsel doğrular sürekli genişleyerek çoğalır. Bazı bilimsel doğrular kesin değildir ve yeni bilgilerle doğruları ortaya konularak ortadan kalkar.. Bazı bilimsel bilgiler doğru olsalar da zaman içinde yeni ortaya konulan bilimsel bilgilerle yetersiz oldukları anlaşılır ve yeni eklenen bilimsel bilgilerle anlamlarında genişleme olur. Daha geniş anlamları ile inanış ve davranış değişikleri ortaya çıkarırlar.
Peygamberlik sistemi bu bilgi kuramının önemli bir temsil edenidir.
Ancak Müslümanlar peygamberleri olan Hz. Muhammet’in, Kuran’ı Kerim’deki bazı ayetlere bakarak son Peygamber olduğunu, O’ndan sonra hiçbir peygamber gelmeyeceğini kabul eder ve inanırlar. Bu düşünüş veya yorum doğru olarak kabul edildiğinde İlahi dinler sisteminde değişimin gerektirdiği kuralların nasıl toplumlara bildirileceği sorunu ortaya çıkar.
Gerçekten Kuran’ı Kerim’in Ahzap Suresinin 40’ncı ayeti ile Maide Suresinin 3’cü ayetinde peygamberlik sisteminin sona erdiği şeklinde yorumlanabilecek ilahi bildiriler-buyruklar vardır:

  Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın
Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.(Ahzap Suresi, 40’cı ayet))”
“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve
sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” (Maide Suresi, 3’cü Ayet)

Ancak bu ayetleri,  Kuran’ı Kerim’in sistem olarak Rad Suresinin 38’nci ayeti de dâhil (Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar
verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur.
Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.) tümü düşünüldüğünde ve Hz. Muhammet’in toplumların değiştiğini ve toplumların değişen koşullarına bağlı olarak adalete dayalı iyi ilişkilerin çağın koşullarına göre belirlenebileceğini düşünemeyecek kadar yeteneksiz bir düşünür-peygamber olduğu kabul edilemeyeceğine göre, sadece bulunduğu çağın toplumunda peygamberlik zincirinin son peygamberi olduğu, bu zincirin bulunduğu çağda son peygamberi ve dininin de çağın en iyi dini olarak tamamlamış olduğu şeklinde yorumlamak gerekir.

Bu yoruma göre Kuran’ı Kerim’de de toplumların değişen koşullarına göre, her türlü özveriyi göz önüne alan peygamberlerin geleceğini, ilahi dinsel sistemin, peygamberlik geleneğinin devam etmekte olduğunu bildiren ilahi sözlerin varlığını kabul etmek gerekir.
Müslümanları peygamberlerinin son peygamber olduğuna inandıran nedenlerden bazıları da Hz.Muhammet’e Kuran’ı Kerim’de, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi açık ve sık olarak kendinden sonra bir peygamberin muştulanmaması, bildirilmemesi, belirtilerinin söylenmemesidir. Halbuki Tevrat ve İncil’de sık sık ve açık olarak Musa ve İsa’dan sonra bir peygamberin geleceği muştulanmıştır:


 “Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız.”“Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi her gerçeğe yöneltecek. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.” (İncil, Yuhanna, 16. bab, 12.-13. ayet)
“Benî İsrail’in kardeşleri olan benî İsrail’den senin gibi bir nebi göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım. Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap vereceğim.” (Tevrat, Tekvin, Bab: 21, Ayet :21)
“Ey şan sahibi Peygamber, biz muhakkak ki seni hem şahit, hem müjdeleyici hem de korkutucu olarak ve hem de ümmiler cemaatine dayanak olarak gönderdik. Sen benim kulumsun. Ben seni mütevekkil (tevekkül eden) ismiyle isimlendirdim. Öyle bir mütevekkil ki, ne çok katı kalpli, ne de sokaklarda kibirli kibirli yürüyenlerden yaptım ve ne de o peygamber kötülüğe karşı kötülükle karşılık vermez. Belki daima affeder ve bağışlar. Cenab-ı Allah onun ruhunu almaz. Ta ki eğriliğe girmiş olan din yolunu doğrultuncaya kadar... Hem ta ki herkes Lailaheillallah deyinceye kadar… Hem o peygamberle kör gözleri açacak, sağır kulakları işitir hale getirecek ve gaflet içinde ölmüş olan kalpleri diriltecektir.” (Tevrat, Eşiya ıshah: 42)

Bu iki ilahi dinin kitaplarında açıkça peygamberlerinden sonra bir peygamberin geleceği muştulanmasına rağmen Yahudiler İsa’ya inanmamışlar,  O’na ve inanlarına büyük zulümler yapmışlardır.Hz. Musa Peygamberin inananları-Yahudiler- ayrı bir dinsel toplum olarak ortaya çıkmıştır. 


Hz.İsa da kendinden sonra açıkça bir peygamberi muştulamasına rağmen Hz. Muhammet’e Hristiyanlar, Yahudiler ile birlikte  peygamberlik geleneğinin sistemini düşünmeyerek inanmamışlar, Hz. Muhammet’in inananları ayrı bir dinsel toplum olarak ortaya çıkmıştır. Hz.Muhammet’e inananlar ise peygamberlik geleneğini inkâr ederek toplumsal değişimin nasıl sağlanacağı sorununu düşünmemişler, kendinden sonra gelecek peygamberleri baştan kabul etmemişlerdir. Her dinsel inanç kendi toplumlarını oluşturarak durağanlaşmıştır.
Ancak her yeni ilahi din, ortaya çıktığı çağda toplumsal koşullara bağlı olarak kendinden sonra gelecek peygamberi beklerken ve beklemezken, koşulları içerdiği toplumsal zaman diliminde inananlarının toplumunda büyük bir düzen, iyilik, mutluluk sağlamıştır. Toplumsal koşulların gerektirdiği kuralları karşılamaktan, insanlarının “ doğru yoldan, hidayet ve rahmetten” uzaklaştığı toplumsal gelişme zamanında inananlarının toplumunda bozulmalara engel olamamıştır.

Toplumsal koşulların gerektirdiği toplumsal-siyasal-hukuksal ve ekonomik ilişkilerdeki ilke ve kurallar, toplumda yetişen kendi alanlarında ve felsefe alanında düşünürler tarafından ortaya konulmak ve uygulanmak zorunda kalınmıştır. Bu bilimsel etkiler ile ilahi dinlerin buyruklarını  sentezleyen toplumlar, uygarlıkta gelişmeyi, huzur, iyilik, toplumsal barış ve mutluluğu sağlayabilmişlerdir.

10 AĞUSTOS CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE ADAYLARIN NİTELİKLERİ:
Birinci aşaması 10 ağustos 2014 günü yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki büyük muhalefet partisinin ve dört ayrı partinin ortak adayı olan Sayın Ekmeleddin   İHSANOĞLU İslam dininin çağın oluşturduğu toplumsal ve siyasal koşullarına göre  değişen, uyum sağlayan yüzünü yansıtmaktadır. Bütün İslam ülkelerini temsil eden İslam Ülkeleri Birliğinin yöneticiliğini başarılı olarak yaparken İslam dininin çağdaş değerlerle uyum sağlayan gücünü göstermiştir. İslam dininin çağdaş toplumsal koşullarla değişimini dış görünümü, yaşam biçimi, rasyonel düşünüşü ile sentezleyen ve temsil eden bir adaydır. 

Cumhurbaşkanı adayı olan iktidardaki rakibi Tayyip Erdoğan, kendini değişimin temsilcisi olarak topluma tanıtmasına rağmen görünümü, yaşayış ve düşünüş  değerleri göz önüne alındığında İslam dininin kendi içinde çağın toplumsal koşullarının bilimsel ilkelerine  sahip bir aday değildir. Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun başarılı olarak ulaşmış olduğu İslam dininin çağdaş sentezinden uzak bir adaydır.
Tayyip Erdoğan ve onu destekleyen bürokrat , özel iş adamları..vb  topluluğu. çağdaş  devlet adamı ve devlet yönetimi anlayışı ve biliminden uzaktır. Sahip olduğu partisinin ve yöneticilerinin devlet yönetme anlayışı,  sadece kar ve bir an önce zengin olma amacını taşıyan büyük bir holding şirketini işletme anlayışına dayanır. Parti ve iktidarı topluma adaletli ve toplumsal hizmet etme amacından çok kar amacı, toplumsal olarak zenginleşmenin dışında bireysel zenginleşme, bunun için  makam ve iktidar sahibi olma hırsı taşıyan siyasal görüş ve örgütlenme anlayışına sahiptir. Bu amaca yönelik olarak da toplum bireylerini etki altına almak için reklama, tanıtıma  aşırı önem verir; bu amaç için basın ve yayın organlarını, toplumsal etkisi olan kişi ve kurumları parasal gücü ile satın alarak halkı kendi iktidarına bağımlı kılmayı önemli bir siyasal başarı ve örgütlenme anlayışı olarak görür. Para ile satın alamadığı kişi ve kurumları değişik yönlerden baskı altına alarak iktidarına bağımlı kılmayı amaçlar. Bu nitelikleri ile ana muhalefet ve bazı siyasal düşünürler tarafından diktatör olarak ilan edilmiştir.


İktidarın başbakanı hakkında büyük yolsuzluk ve hukuksuzluk suçlamaları vardır. Bu konuda araştırma ve dinleme yapan güvenlik güçlerini, paralel devlet suçlaması ile suçlayarak yargıyı yönlendirmektedir. Büyük yolsuzluklarla zenginleşme toplumu yönetenlerin amacı olduğunda, o toplumda dinsel ilkelere bağlı olan toplumsal düzen de ortadan kalkar; çağdaş hukuka dayalı toplumsal uyum, düzen, huzur da ortadan kalkar. Bireylerin Zenginleşmesi,  devleti, çalışan yurttaşları soymakla gerçekleşmez. Daha çok, miktar ve çeşitte üretimi ve üretilen ürünlerin halk içinde dolaşımını sağlayarak yöneticiler ve şirketler zenginleşebilir. Hırsızlık ve yolsuzlukların toplum için model oluşturduğu iktidar ve çevresindeki topluluklar, toplumda adaletsizliğin, hırsızlığın yayılmasına neden olurlar.

 İktidar izlemiş olduğu dış politika ile uluslar arası alanda ve özellikle birer İslam ülkesi olan Arap ülkeleri ve komşu ülkeler arasında iyi ilişkilerin bozulmasına neden olmaktadır. Daha da kötüsü izlemiş olduğu politika ile komşu ülkenin bölünmesi yönünde dış siyaset güder duruma gelerek, kendi ülkesinin de bölünme tehlikesini hazırlamıştır.
Kürtlerin bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasının desteklenmesi ve tanınması, bu yönde gelişmeleri destekleyen iç ve dış siyaset yapılması ülkeyi böldüğü gibi tüm Arap ülkeleri ile ilişkileri düşmanlaştırmaktadır.
Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma yeteneği yoktur. Irak’ta federasyon olarak varlıklarını sürdürebilmeleri tarihsel bir fırsat olabilir.
Kürtlerin bağımsız bir devlet olmasını savunan, destekleyen İsrail’in de devlet olma ve devlet olarak varlığını sürdürme yeteneği yoktur. Bu siyasal görüşü ile birlikte Arap ülkelerinde kaosu ve şiddeti dış politika olarak gören İsrail, karşısında ortaya çıkan ve büyüyen Arap ülkeleri içindeki karşı tepki ile barışın bozulmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan karşı şiddetli tepkiyi, Gazze Operasyonu ile ortadan kaldıracağı düşüncesi yanlıştır. Tam tersine varlığına karşı olan şiddeti büyüterek, IŞİD gibi güçlerin ülkesine olan saldırılarını daha da besleyerek büyütecektir. Çevresindeki savaş ortamını genişleten tepkilerin ve şiddetin artması varlığını sürdüremez duruma getirecek, bir gün Romalılar tarafından ülkeleri yağmalanarak yıkıldığı gibi yıkılma ortamını hazırlamış olacaktır. 


Tayyip Erdoğan’ın ve hükümetinin izlemiş olduğu politika ile iktidarını korumak ve sürekli duruma getirmek için devletin tüm olanaklarını kullanarak ve her türlü hukuksuzluğu yaparak kendi dışında kalan tüm yurttaş ve partilere, kurumlara baskı mekanizması oluşturması,  Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nu,  hemen hemen diğer tüm partilerin ortak bir adayı olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İktidarın,  kurmuş olduğu Baskı Mekanizmasının daha fazla güç kazanarak iktidarını korumak için hukuk ve adaleti, devlet kadrolarını bütünü ile kendine bağımlı kılma siyasetine son vermek için halkın önünde, önemli bir fırsat vardır. Bu fırsat  Cumhurbaşkanlığı seçimleridir.

Uzlaşmaya katılan partilerin tüm seçmenlerinin, özellikle de ortak cumhurbaşkanı adayını İslamcı nitelikte görerek tepki gösteren tüm CHP’li seçmenlerin  gerçekleri göz önüne alarak  oyları  bölmeden Ekmeleddin İHSANOĞLU’na kullanmaları zorunluluktur.  





İsmail İNCİ,  26/07/2014


16 Haziran 2014 Pazartesi

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDE ÇATI ADAYIN MANTIĞI





CHP-MHP’DEN OLUŞAN MUHALEFETİN İLK TUR SEÇİMDEN İTİBAREN ORTAK CUMHURBAŞKANI ADAYI (ÇATI ADAYI) İLE SEÇİME GİTMELERİNİN NEDENLERİ



Cumhurbaşkanı, ülkemizde ilk defa halk oylaması (referandum) ile doğrudan halk tarafından seçilecektir.


Seçim yasa koyucular tarafından iki aşamalı olarak düşünülmüştür: Birinci aşamada toplam geçerli seçmen oylarının salt çoğunluğunu alan aday cumhurbaşkanı olarak seçilir. Diğer aday veya adaylar yüzde ve sayı olarak salt oyların altında kaldığından seçilemez. Bu yasa maddesi gereği olarak en az : 52.695.832 (Yurtiçi seçmen sayısı)+2.750.950 (Yurtdışı seçmen sayısı)= 55.446.782/2=27.723.391+1=27.723.392  (yirmi yedi milyon yedi yüz yirmi üç bin üçyüzdoksan iki) oy alan aday birinci turda cumhurbaşkanı olarak seçilecektir. Bu sayı tüm seçmen oylarının geçerli olduğu varsayılarak hesaplanmıştır. Geçersiz oylar ortaya çıktığında o kadar azalacağı hesaplanır.

 Birinci turda hiçbir aday salt çoğunluğa eşdeyişle 27.723.392 oy sayısına ulaşamazsa cumhurbaşkanı ikinci tur seçimle belirlenecektir.  İkinci tur seçimin en önemli özelliği, birinci tur seçim ikiden fazla sayıda adayla yapılmasına karşılık ikinci tur seçimin ancak iki adayla yapılmasıdır. Bunun için de, birinci turda en çok oy olan örneğin sekiz adaydan iki aday belirlenerek seçime gidilecektir. İkinci turda ise en çok oy alan aday üçüncü bir tur seçime gerek kalmayarak, cumhurbaşkanı seçilecektir.


Yüksek seçim Kurulunun açıkladığı kesin rakamlara göre 30 Mart 2014 Yerel seçim sonuçları aşağı olduğu gibidir:
 Belediye meclisi üyeliği seçimleri oy oranları ;

AK Parti; yüzde 42,87 
CHP; yüzde 26,34
MHP; yüzde 17,82
BDP; yüzde 4,16

51 ilde il genel meclisi üyeliği seçimleri oy oranları ; 

AK Parti; yüzde 45,43
CHP; yüzde 16,87
MHP; yüzde 20,21
BDP; yüzde 7,73

Büyükşehir belediye başkanlığı seçimleri oy oranları ;

AK Parti; yüzde 45,54
CHP; yüzde 31,04
MHP; yüzde 13,65
BDP; yüzde 3,09

Belediye Başkanlığı seçimleri oy oranları da şöyledir;

AK Parti: yüzde 43,13
CHP; yüzde 26,45
MHP; yüzde 17,76
BDP; yüzde 4,18



Bu rakamlar içinde en yüksek oranlar olan büyükşehir belediye başkanlığı seçim oranları göz önüne alınsa bile CHP ile MHP’nin oy oranları toplamı İktidar partisinin oy oranlarına ulaşmamaktadır.

İktidarın adayının cumhurbaşkanı seçilememesi için muhalefetin ortak bir cumhurbaşkanı adaylığında oylarını birleştirerek seçimlere gitmeleri zorunlu görünmektedir. Cumhurbaşkanlığı yasasına göre; en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde, aldıkları geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında, yüzde onu geçen siyasi partiler de ortak aday gösterebilir.



Birinci turda muhalefet, kendi belirledikleri veya ortak anlayışla belirledikleri ayrı ayrı kendi adaylarıyla seçime girdiklerinde salt oyu alarak cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmaları, iktidar partisi (AK Parti) ne kadar yıpranmış olursa olsun olanaksız görünmektedir. Çünkü % 30’lar ve %16’lar civarında olan bir oyun %50’lere çıkması gerçekçi olarak bakıldığında olanaksızlığı görünmektedir. Buna karşılık oy oranı %45 civarlarında olan iktidar partisinin ne kadar yıpranmış olursa olsun, BDP’nin (HDP)  ve diğer küçük partilerin oylarını her ne pahasına olursa olsun anlayışı ile alması olasılığı yüksektir. Bu nedenle muhalefetin ortak tek adayla seçime girmemeleri büyük bir risktir. 



Gerçekçi olarak ele alındığında da ortak aday belirlenerek (Çatı Adayla) seçime girmek ancak birinci tur için gerekli, mantıklı bir çalışmadır: İkinci turda ortak aday belirleme çalışması diye bir düşünce ve girişim olamaz, çünkü en çok oy alan iki adaydan başka aday ikinci tur seçimde olmayacaktır. Bu adaylardan birisi iktidarın diğeri ise muhalefetin adayı olacaktır. Muhalefetin bu adaydan başka adayı olamayacağı için, ortak aday arayışı ikinci turda olanaksızdır.
Bu zorunluluklar nedeniyle, cumhurbaşkanlığı seçiminde, gerekli niteliklere sahip, hem sol hem de sağ partilerin seçmenlerinden oy alabilecek,  tüm halkın ilgisine, beğenisine, gönlüne sahip ortak tek adayın belirlenerek seçime gidilmesine karar verilmesi ve bir an önce bu adayın halka anlatılmasına, tanıtılmasına başlanması; ikinci turda da aynı birlik ve ortak güçle seçimlerde çalışılması ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde istenen adayla seçimin kazanılması büyük bir olabilirliktir.








İsmail İNCİ,  16/06/2014

SAVAŞ EKONOMİSİ VE PANDEMİ EKONOMİSİ-ORTAK NİTELİKLER VE ALINACAK ÖNLEMLER-

  ORTAK VE FARKLI STRATEJİLERİ İLE SAVAŞ EKONOMİSİ VE PANDEMİ EKONOMİSİ (1)        Savaş dönemleri ile Pandemi dönemlerinde ülkelerin iç...