3 Mart 2015 Salı

SİYASAL REJİMLERLE(YÖNETİM BİÇİMLERİ) TOPLUMSAL YAŞAM BİÇİMİ TÜRLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI



YÖNETİM BİÇİMLERİ (SİYASAL REJİMLER) İLE TOPLUMSAL YAŞAM BİÇİMİ TÜRLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

 

 
Eşit haklara dayalı adalete sahip olan toplumlar, toplumsal barışın koşullarına da sahip olmuş olurlar. Toplumu bir araya getiren işbölümü, bireylerin tüm gereksinmelerini karşılamak, bireylerin tüm yeteneklerinden yararlanarak yetkinleşmek için zorunlu olarak toplumsal yaşamla birlikte ortaya çıkar. İşbölümü toplumda her bireye eşit haklar verilmesini gerektirir, çünkü her bireyin işbölümü ile toplumda önemli bir değeri vardır. Bu değer nedeniyle her birey birbirine karşı kendini zayıf ve aynı zamanda güçlü duyar. Toplumsal işbölümü, toplumu oluşturan her bireyin eşit haklara sahip olması zorunluluğunu ortaya koyar. Karşılıklı yardımlaşma gereksinimi, işbölümünün gerektirdiği görevlerin yerine getirilmesi zorunluluğu bireylerin birbirleri ile mücadelesi durumunda toplumsal düzenin, adaletin bozulmasına neden olur. Ünlü düşünür Farabi’nin deyimi ile  “birbirlerine karşı zorbalık ettikleri takdirde mücadelenin sonsuz uzaması ve her birinin bu yüzden çekilmez ıstıraplara katlanması lâzım gelir” (El Medinetül Fazıla, s. 111) Toplumsal uyumun, dinginliğin, barışın sağlanması tüm bireylerin eşit haklara sahip olduğu adalet sistemiyle gerçekleşir.

YÖNETİM BİÇİMLERİ VE TOPLUMSAL YAŞAM TÜRLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI:

Yönetim biçimleri (siyasal rejimler) toplumların her birinde diğerinden farklı olabilir. Üstün niteliklere sahip olan (Erdemli olan) toplumlar, üstün niteliklerini kazanırken yönetim biçimlerinden etkilenirler. Özellikle demokratik cumhuriyet rejimleri, özgürlükçü, istibdata, zorbalığa karşı olması, yurttaşlarını iyiliğe yöneltme özellikleri ile erdemli bir toplum oluşturulmasına daha yakındır.  Ancak Farabi’nin “El Medinetül Fazıla”(Erdemli Devlet) kitabında araştırmış olduğu gibi, Erdemli bir kentin varlığı, siyasal rejimden önce toplumun, toplumsal Yaşam Felsefesinin oluşturduğu toplumsal yaşama biçimi türü ile bağlantılıdır. Bu anlayışa bağlı olarak Farabi toplumları siyasal yönetim biçimlerine göre değil, toplumlarda egemen olan yaşayış biçimi ile bölümlere (türlere) ayırır. Farabi’ye göre Yaşama anlayışlarının niteliklerine göre devletler Erdemli kent, Cahil Şehir, Fasık Şehir, Şaşkın Şehir, Değişmiş Şehir olarak türlere ayrılır ve bu şehirlerin bireyleri de özellikle devlet yöneticilerinin niteliklerine bağlı olarak bu içinde yaşadıkları toplumun yaşama türü niteliklerine sahiptirler.

Günümüzde olduğu gibi siyasal rejimlere bağlı olarak toplumlar tam mutlu toplum amacına ulaşamamışlardır.Cumhuriyet ve demokratik cumhuriyet rejimi ile yönetilen devletler de bu yetersizliğe dahildir. Demokratik ilkelere sahip olmalarına rağmen birçok toplumun kaos içinde yaşadığı görülür. Cumhuriyet rejimleri ile yönetilmelerine rağmen ABD, Rusya, Fransa gibi birçok ülkede baskılar, kötülükler, adaletsizlikler, çatışmalar sürmekte, ideal bir toplumsal yaşama düzeninin kurulamadığı görülmektedir.

TOPLUMLARIN YAŞAM BİÇİMLERİNE GÖRE TÜRLERE AYRILMALARININ NEDENLERİ:

Toplumların yaşama anlayışlarına göre türlere ayrılmalarında devlet başkanlarının, liderinin, yönetici kadrolarının yaşayışları, ahlak, kişilik ve karakterleri bireylere birer yaşama modeli oluşturduğundan önemi çok büyüktür. Çünkü, insanlar toplumda üstün bir yere sahip olan kişilerin üstün niteliklerine sahip olmak için onları taklit ederler. İnsanlarda bu zincirleme etkilenme toplumsal yaşama biçimi olarak ortaya çıkar. Lider, devlet başkanı, devlet yöneticileri soyguncu, dolandırıcı, baskıcı, yalancı,  maddi zevklere düşkün, bilgi ve bilime önem vermeyen…vb ise toplum da benzer niteliklere sahip olur.

Erdemli, üstün niteliklere sahip olan toplumlarda, toplumsal yönetim biçimleri ne olursa olsun, yöneticileri erdemli nitelikleri ile topluma model oluşturmuştur. Bu model ile toplumlarının bireyleri de yöneticilerinin kişilik ve karakterlerine bürünerek üstün niteliklere sahiptir; yaşamları, toplumsal yaşam felsefeleri buna göre biçimlenmiştir.
 

TOPLUMSAL YAŞAM TÜRLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI:

Erdemli bir toplumun belirgin niteliklerini sıralarsak:

Erdemli kentin insanları uyanıktır, zekidir. Öğrenmeyi öğretmeyi sever. Yemeye, içmeye cinsel istek ve tutkulara düşkün, bağımlı değildir. Yalan söylemez ve yalancılardan hoşlanmaz. Doğruluğu ve doğru söyleyenleri sever. Daima yüce duygular, amaçlar peşinde koşar; iyiliği, doğruluğu amaçlar; bilim ve bilgiye düşkündür; para, altın, mal tutkunu değildir.  Adaleti, adaletten yana olanları sever; istibdattan, zulümden ve zalimden nefret eder. Yumuşak huyludur, kendinden adalet istendiğinde, aman dilendiğinde şiddet göstermez. İyiden, adaletten, güzel olandan yanadır. Azimli ve iradesi güçlüdür. Gerçekleştirmeyi düşündüğü, yapılmasının zorunlu olduğu işlerde cesaretli azimli, çalışkandır.

Toplumların Yönetim biçimleri (siyasal rejimleri) cumhuriyet, demokratik cumhuriyet, meşrutiyet, krallık, oligarşik..vb olabilir. Yönetim biçimleri, erdemli bir yaşama anlayışına sahip toplumun niteliklerine sahip olmayan toplumları üstün niteliklere sahip kılmaz, yaşama biçimleri ve yaşama anlayışları toplumların niteliklerini, yönetim biçimlerinden ayırır.

Erdemli kentin dışında yaşama anlayışlarının niteliklerine göre toplumlar Cahil Şehir, Fasık Şehir, Şaşkın Şehir, Değişmiş Şehir olarak türlere ayrılmıştır. Bu toplumların erdemlerden uzak toplum olmalarının nedenlerini cahil, şaşkın, eski, yanlış yaşam felsefelerine sahip olmaları oluşturur. Cahil ve Şaşkın Şehirler arabozucu, saçma, bozuk düşünceler taşıyan mezheplerin düşüncelerine sahiptirler. Bu topluluklar, yaşamın sadece güçlü olan varlıklar tarafından sahiplendiğini, yaşamın zıt kuvvetlerin çatışması ve güçlü olanın kazanması, diğer varlıkların güçlü olanların yararlanmaları için yaratıldığını düşünürler.

Yaşam düşünüş, anlayış ve felsefelerinin oluşturduğu yaşam biçimlerine göre toplumların türlerini Farabi El Medinetül Fazıla”(Erdemli Devlet) adlı kitabında aşağıdaki gibi belirler:

“Câhil şehir öyle bir şehirdir ki, halkı, saadeti ne tanırlar ne düşünürler. Kendilerine öğretilse bile ne onu kabul ederler ne de ona inanırlar. Onlar ancak sıhhat, servet, şehvet, serbest ve özgür olmak, saygı ve itibar kazanmak...[isterler] İşte bu şeylerin her biri cahil şehir halkınca birer saadet sayılır.... Onlara göre saadetin zıdlan, bedbahtlık, hastalık, fakirlik, lezzetlerden mahrum olmak, istediklerini yapamamak ve itibarsız kalmaktadır. Bu şehir bir sürü başka şehirlere ayrılır. Zarurî şehir: bunun halkı yaşamak için içecekten, giyecekten, evden ve kadından ancak yiyecekten, zarurî olan miktarla iktifa ederler ve bu şeyleri elde etmek için birbirlerine yardım ederler. Değiştirici (beddâle) sarraf şehir: bunun halkı, ancak servet ve mallarını artırmağa çalışırlar. Topladıkları serveti başka uğurda kullanmayıp onu hayatın gayesi addederler....Bayağılık ve bedbahtlık (sisset ve şikvet) şehri; bunun halkı, hayatın maddî zevklerine düşkündürler. Yemek, içmek, şehvet peşinde koşmak, tahayyüle dalmak gibi şeyleri, hele eğlenti ve şakayı, her bakımdan ve her şeyden üstün tutarlar. Haysiyet (kerâmet) şehri; bunun halkı başka milletler arasında ün ve itibar kazanmak, övülmek, saygı görmek, şan ve şöhretlerim artırmak için el ele verirler. Yabancılar arasında ve kendi aralarında büyük tanınmak isterler. Her fert dilediği veya elinden geldiği kadar izzet ve ikram görmek ister Zorbalık şehri; bunun halkı başkalarını ezmeye fakat başkaları tarafından ezilmemeye çalışırlar. Bütün zevkleri zafer ve zorbalıktan ibarettir. Cimaî (cinsel haz) şehir; bunun halkı, serbest, başıboş, özgür yaşamak gayesini güderler. Yalnız diledikleri gibi yaşar ve dilediklerini yaparlar. Bu cahil şehirler umumiyetle mutlak olan krallarının istedikleri şekilde idare edilirler. Biz bu şehirlerin gayelerini cahiliye halkının arzu ve davranışlarına göre tasnif ettik.

Fâsık (Sapkın) şehir ise düşüncesi itibariyle fazıl şehirden fark edilmez. Ulu ve aziz Allahı, seva’niyi,(‘) fa’âl aklı ve fazıl şehir halkının bildikleri, inandıktan her şeyi bilirler. Fakat işleri, cahil şehir halkının işleridir. Değişmiş şehir ise, bunun halkı, eskiden fazıl şehir halkı gibi düşünüp işlerken başka fikirlerin tesiriyle değişmiş ve başka türlü çalışmaya başlamışlardır. Şaşkın şehir halkı ise, dünya hayatından sonra saadete kavuşacaklarını zannetmekle beraber ulu ve aziz Allah hakkında, sevânî (İkinciler) ve fa’âl akıl hakkında bozuk fikirler güderler... Ancak şehrin birinci reisi, kendisine vahiy nâzil olduğunu kuruntuya düşüp bu uğurda yalan söylemekten ve aldatıp aldanmaktan çekinmez.” (s.91-92)

Erdemli kentin insanları, sahip oldukları niteliklerle birbirine bağlıdır. Aralarında büyük bir toplumsal birlik, dayanışma, yardımlaşma; bu özelliklere bağlı olarak toplumsal uyum, dingin ve barış vardır. Bu nedenlerle erdemli toplum mutluluğa erişmiş olan bir toplumdur.

Demokratik cumhuriyetler, toplumda gerekli yardımlaşma, dayanışma, birlik ve bütünlüğü sağlamaya en elverişli siyasal rejimler oldukları için faziletli toplumlara en yakın yönetim biçimleridir. Buna rağmen, çağımızda da görüldüğü gibi cumhuriyetle ile yönetilen birçok toplumda yaşama anlayış ve düşüncesindeki etkilerle soygunculuk, dolandırıcılık, şiddet, cinayetler, gruplar arasında çatışmalar..vb yaygındır. Güncel olarak Kadına Şiddet, demokratik cumhuriyet rejimine rağmen toplumumuzda ve birçok toplumda yayılmış olarak görülmektedir.
 

TOPLUMLARIN ERDEMLİ TOPLUM YAŞAMA BİÇİMİNE SAHİP OLAMAMALARININ NEDENLERİ:

Erdemli kentin karakter niteliklerine toplumların sahip olamamasının iç ve dış nedenleri vardır. İç nedenler uygarlığın getirdiği, üretim türselleşmesinin bireyler arasında ortaya çıkardığı para, mal, makam tutkusu, düşkünlüğü; bağlı olarak adaletsizlik, hoşgörüsüzlük; bilgi ve bilime değer vermeme, maddi yaşama sahibi olma tutkusu, şiddet eğilimi, kötülüğü övme…vb yönünde değişen niteliklerdir. Dış nedenler; toplumların birbirleri üzerinde kötülüğü, zülmü, adaletsizliği, mal düşkünlüğünü..vb ortaya çıkaran, bireyleri birbirine düşman eden,iç çatışmaları çıkaran, aile yapılarını bozarak toplumları zayıf düşüren çalışmalarıdır.

Dış etkilerin toplumların yaşama biçimlerindeki bozucu etkileri, ülkeler arasındaki açık ve gizli büyük bir savaşın sürmesinin sonucudur. Günümüzde silah teknolojisindeki gelişme insan zihnini etkileyerek, insanları ve toplumları kendi istek ve amaçları doğrultusunda kullanacak yönde yönetip yönlendirmeye odaklanmıştır ve bu amaç yönünde büyük aşamalar gerçekleştirilmiştir. Toplumların yaşama biçimlerindeki büyük karmaşaların ortaya çıkması, bu savaş teknolojilerinin etkilerinin bir sonucudur. Aynı savaş teknolojiler, iyi yönde kullanıldığında dünya toplumlarında erdemli yaşama biçimlerinin ortaya çıkmasını sağlayabilecek güce ve yeteneğe sahiptir. Toplumlar iyi yaşama anlayış ve düşüncesine, toplumsal yaşama biçimine, bütün çağlardan daha kolay olarak yönlendirilerek sahip kılınabilir. Önümüzdeki yazının konusu bu teknolojiler olacaktır.

 


İsmail İNCİ,  03/03/201

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

14 Şubat 2015 Cumartesi

GÜÇLÜDEN YANA ADALET İLE EŞİT GÜÇLERE DAYALI ADALET ÇELİŞKİSİ



DİNGİN, UYUMLU (EŞİT GÜÇLERE DAYALI) DEVLET VE TOPLUM YAPISININ GÜÇLÜDEN YANA ADALET MANTIĞI İLE ÇELİŞMESİ



Savaş sonrası ortaya çıkan savaşın galibi ile mağlubu arasında barışa dayalı yaşama biçimi koşullarının oluşturduğu adaletin nitelikleri ile barış içinde eşit kuvvetlere (haklara) sahip bireylerden oluşan toplumda adaletin nitelikleri, birbirinden çok farklıdır. Bu ayrımı görmemek dingin, huzurlu, uyumlu bir toplumda adalete karşı inancı toplumlarda ortadan kaldırarak toplumsal barışın, huzurun, uyumun bozulmasına neden olur. Güçlüden yana adalet mantığının doğal ve doğru adalet olarak algılanmasına neden olan bu durum aynı zamanda toplumda savaş ortamının koşullarının oluşmasına, sonuçta kaosa neden olur.

Barış içinde, dingin, uyumlu bir toplumsal ve devlet yapısında adalet; birey ve toplulukların (dernek, parti, sendika, birlik, kuruluş…vb)  toplumda eşit güçlere (haklara) sahip olmasıyla gerçekleşir. Çünkü, “Gerçek Adalet” bu güçlerden bazılarının bazıları üzerinde baskın güce sahip olmasıyla gerçekleşmez. Tam tersine “Gerçek Adalet”, birey ve kurumların birbirleri karşısındaki zaaf ve korkularına dayanır. Bu gerçekliğin nedeni Farabi’nin el- Medinetül Fazıla adlı kitabında yazdığı gibi :”... alış verişte, emanetlerin iadesinde, öfke ve zorbalığın terkinde ve buna benzer işlerde korku, zâaf veya dış zaruret hâkimdir. Öyle ki, şahıs olsun taife olsun, her iki taraf kuvvetçe birbirine eşit olup birbirlerine karşı zorbalık ettikleri takdirde mücadelenin sonsuz uzaması ve her birinin bu yüzden çekilmez ıstıraplara katlanması lâzım gelir” (s. 111)

Barış içinde bir toplum, savaş ortamında birbiriyle güç yarışında ve kavgasında olup, birbirine galip gelmeye çalışan güçlerden oluşmuş değildir. Savaş ortamında ve savaş sonrasında galip ile mağlup arasında barış sonucunda kurulan toplumda adalet güçlüden yanadır ve Adalet, Farabi’nin de deyimi ile başkasını ezmektir: “Her doğal şey adalete uyduğundan dövüş te adaletin tâ kendisidir. Adalet başkasını ezmektir. Mağlup ise ya vücudunun selâmetini muhafaza etmek şartıyla mağlup olur; veya mahiv ve telef olarak galibe hayat alanını boş bırakır; ve yahut kötü bir durumda yaşamak şartıyla galip tarafından bir köle gibi menfaatine çalışmak zorunda olur. Bu itibarla galibince istismar edilir ve böylece galibin hayır ve mağlubu istismar etmesi adalet sayıldığı gibi, mağlubun galibe hizmet etmesi de adalet sayılır. Bu koşullarda tabi’î adalet faziletin tâ kendisidir. Bu suretle hareket etmek de faziletli fi’illerden sayılır Gâlip taife mezkûr kazançları eline geçirince onların istihsalinde en büyük yararlığı gösterene en büyük pay verilir.”(s.110)

Güçlünün adaletinden oluşan faziletli toplum görünüşte ve geçici dingin, barışçı, uyumlu bir toplum ve devlet yapısına sahiptir. Sürekli bir savaş, baskı, kuşku, korku altında bir toplumdur.

Toplumun içinde bireyler ve toplumsal örgütler arasında, değişik toplumların oluşturduğu uluslar arasında eşit güçlere (haklara) dayalı adalet, en doğru ve gerçek doğal adalettir. Eşit olmayan haklara dayalı adalet, bir bireyin veya toplumlar arasında bir toplumun eşit olmayan gücünün etkisiyle ortaya çıkar. Eşit olmayan haklara dayalı bir adalet o toplumda, sürmekte olan savaşın koşullarının bulunmasını gerektirir. Eşit haklara dayalı adalet, barışın koşullarının oluştuğu bir adalettir.

Siyasal iktidarların siyasi güçlerini kullanarak, temsil ettikleri birey, topluluk ve örgütler lehine yargıyı ve yürütmeyi etkileyerek güç kazandırmaları, toplumda dinginliği, uyumu, barışı bozar. Toplumda savaşın ve karmaşanın koşullarını hazırlar. Buna benzer olarak bir siyasal felsefenin etkisinde kalan yargının almış olduğu kararlar ile yürütmenin gücünün bazı birey, topluluk ve örgütlere güç kazandırması toplumda uyum ve dinginliği bozar. Gerçek adalet değişik düşünce sistemleri ve bu felsefi sistemlerin etkisinde toplumda oluşan yönetim biçimlerinden önce toplumdaki tüm bireylerin hak ve ödevlerinin korunmasından, eşit hak ve ödevlerinden ortaya çıkan bireylerin eşit güçlerinin korunup savunulması kurallarından oluşur. Bu nedenle, krallıkla, meşrutiyetle, oligarşi ile, cumhuriyetle vb…yönetim biçimleri ile yönetilen toplumlarda,  devletin kuruluş felsefesini de korumak zorunda olan hukuk ve yargı sistemi, toplumda “gerçek adaleti” sağlamak için devletin kuruluş felsefesi veya herhangi bir örgütün felsefi görüşünden önce toplumun bireylerinin eşit hak ve ödevlere sahip olmasını sağlamak ve korumak zorundadır. Bu zorunluluk yargının tam bağımsız karar verebilmesinin temel ilkesi olduğu gibi aynı zamanda toplumun bireylerini birbirine bağlayarak bir arada tutabilmeyi sağlamasının temel koşuludur.

Toplumlarda ve değişik toplumlardan oluşan uluslararasında dinginliği, uyumu, barışı sağlayacak, birlikte yaşama biçiminin ilkelerini bir sonraki yazıda ele almaya çalışacağız. Daha sonra da,  iletişim teknolojileri ile dünya da insanlar arasında uyumlu, dingin bir arada yaşamanın çağımızda çok daha kolay olarak gerçekleşebileceğini bilimsel olarak ortaya koymaya çalışacağız.




 
İsmail İNCİ,  14/02/2015









5 Ocak 2015 Pazartesi

TOPLUMSAL İŞBÖLÜMÜ İLE ADALET ARASINDAKİ BAĞLAR




TOPLUMSAL İŞBÖLÜMÜ İLE ADALET ARASINDAKİ ZORUNLU BAĞLAR

 

İnsanların toplumda birden fazla sanatı (mesleği) tam anlamıyla öğrenmesi ve o sanatta çalışması çok zor hatta olanaksızdır. Bunun nedeni insan yeteneklerinin bireylere göre farklılıklar göstermesi ve bireylerin tüm sanatları öğrenmeye ve yerine getirmeye zamanlarının olmamasıdır. Bu nedenle “toplumsal işbölümü”, bir toplumun yıllık tüketim için gereksinim duyduğu tüm mal ve hizmet ürünlerinin üretimini sağlayan ana temel yol ve tekniktir. Öyle ki toplumsal yaşama geçişin mi toplumsal işbölümüne neden olduğu yoksa toplumsal işbölümünün mü toplumsal yaşama geçişe neden olduğu sorusu, insanlık tarihinde her iki yaşam biçiminin önemi nedeniyle, çözülmesi zor bir sorudur. Ancak tüm toplumların, gereksinim duydukları yıllık mal ve hizmet ürünü üretimlerini gerçekleştirebilmek ve bu üretimin kolay, nitelikli ve bol olmasını sağlamak için zorunlu olarak “Toplumsal İşbölümüne” gitmiş oldukları gözlemlenmiş bir gerçekliktir. Bu toplumsal gerçekliğin, en ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar, coğrafik yere ve zamana bağlı kalmadan, toplumsal yaşama geçiş koşulları ortaya çıktığında rastlantısal olarak değil zorunlu olarak ortaya çıktığı görülür Emile Durkheim’e göre insanların daha çok birliktelik içinde olmalarının nedeni kolektif bilinç değildir. Çünkü toplumsal olarak insanları bir arada tutan bağ, ortak inanç ve duygulardan çok, bireylerin birbirlerine olan ihtiyaçlarıdır. Diğer bir değişle, işbölümü sonucu birbirlerine yükledikleri ve birbirlerinden bekledikleri gereksinmeleri karşılama ortak anlayış ve görüşü daha çok bir arada tutmaktadır. Toplumdaki düzen ve dayanışmanın kaynağı da işbölümü ve uzmanlaşmadır.

Toplumsal işbölümü, toplumda üretim alanları olan sanatlara karşılık gelir. Çiftçilik, denizcilik, fırıncılık, berberlik, doktorluk, askerlik..vb  Bu sanatların her biri toplumların üretimlerinin yetkinlik alanlarıdır. Bu yetkinliklerin her biri toplumlarda bir toplumsal kesime, (tabakaya, sınıfa) karşılık gelir. Her toplumsal tabakanın, üretimden almış olduğu pay, özellikle teorik akıla dayanan bilimsel, yönetimsel sanatlarla, pratik akıla dayanan bedenin eylemine dayanan sanatların toplumsal gelirden almış oldukları pay arasında farklılıklar bulunur. Bunun nedeni de Pratik Sanatlar (meslekler) yaşam için gereklidir ve genelde insan doğasında vardır:  “Teorik akıl” ise zor bulunan bir yetenek ve erdemliliktir. Pratik sanatlar zorunluluktandır ve insanların çoğunda bulunan bir yetkinlik (meslek) tir, oysa teorik akıl daha üst bir duruma( yaşama biçimine) geçmek içindir.

 İnsanların istek ve tutkularını engelleyememeleri ve daha çok toplumsal gelirlerden pay sahibi olmak istemeleri,  bağlı olarak meslekler arasında geliri daha yüksek sanatları ele geçirmek istemeleri, yasaları çiğnemelerine neden olmaktadır. Adalet, toplumsal düzeni sağlayan yasalara saygı duymaktır, ancak bu anlamda, herkesin toplumsal işbölümüne, üretimine, sanatına makamına, rütbesine saygı duymasıdır.

Platon “Devlet” adlı ünlü kitabında devletin yapısını işleyiş mekanizmasını ele alırken önce adaleti (doğruluğu) araştırır. Platon, “Doğruluğun iyi olduğunu savunanlarla, eğriliğin iyi olduğunu savunanlar çoktur”, der.  Eğrilikten zarar görmekten bıkanlar, eğriliği iyi olarak savunurlar. Eğrilik cezalandırıldığında da kötü olarak savunurlar. Eğrilik de, doğruluk da kişinin iyiliği ve yararına eylemlerdir. Ancak özünde yararlı olan doğruluktur.  Doğruluğu savunabilmek, en büyük İyi olduğunu tanıtlayabilmek için en iyi yol, toplumdaki eğrilik ve doğruluğun nasıl ortaya çıktığını araştırmaktır. Toplumlar, tek kişilerin gereksinmelerini karşılayamamalarından doğmuşlardır. Her bireyin ayrı bir sanatla uğraşmasıyla gereksinmeler daha kolay karşılanır. Çiftçilik, kunduracılık, hekimlik,denizcilik..vb. böylece ortaya çıkar. Toplumda herkesin tek bir sanatı vardır, çünkü işbölümü zorunluluktur.

Zorunlu gereksinmelere karşılık gelen sanatların yanı sıra toplumların refahı arttıkça, zorunlu olmayan sanatlar da ortaya çıkar. Bekçilik: savaşçıların mesleği, aşırı mal edinme isteğinden değil, yaşamak zorunluluğundan ortaya çıkmıştır. Hangi sanatta olursa olsun, kişilerin işbölümünde üzerinde düşen en aşağı görülen bir iş olsa da en iyi biçimde o işi yapması, diğer işleri ele geçirmek için çabalamaması hırslanmaması gerekir.

Platon Doğruluk (adalet) üzerine yapmış olduğu araştırmasının sonunda toplumda adaletin sağlanmasını, herkesin üzerine düşen işi en iyi biçimde yapmasında, ayrı yetenek sahibi olarak işlerini yapan kişilerin birbirlerinin işlerine karışmamasında görür. Kitaptaki ilgili olan önemli diyalog şöyledir:

"…Buna karşılık, doğuştan zanaatçı olan ya da başka bir işle para kazanan kimse,
sonradan zenginliği, yandaşlarının çokluğu, gücü veya bunun gibi başka bir şeyle
gururlanarak askerlik rütbesine yükselmeye kalkışırsa ya da askerin biri, kentte
öğütçü ve koruyucu rütbesine, layık olmadığı halde çıkmak isterse, bunlar da
araçlarını, işlerini değiştirirlerse veya bir adam bütün bunları bir arada yapmaya
kalkışırsa, o zaman bu değişimin ve başka başka işlerle uğraşmanın kent için yıkıcı
olduğunu, sanırım, benim gibi sen de düşünürsün.''
"Tümüyle.''
"O halde kent için en büyük yıkım, bu üç sınıfın birbirinin işine karışması,
işlerini değiştirmesidir. Buna da gayet haklı olarak en büyük suç denilebilir.''
"Kesinlikle."
"Kendi kentine karşı en büyük suçu işlemeye de adaletsizlik demez misin?''
"Nasıl denmez?'
"Demek, adaletsizlik işte budur.'
" Şimdi düşüncemizi tersine çevirip şunu söyleyelim: Para kazanan yardımcı,
koruyucu sınıflarının, deminkinin aksine, meslekte kalışına, yani her sınıfın
kentte yalnızca kendi işiyle uğraşmasına adalet denilebilir. Kenti adaletli yapan
da budur.''

İnsanda şu üç yanı görürüz: istekler, usun istekleri düzenlemesi, bu düzenleme eyleminde ortaya çıkan enerji. Öfke=yiğitlik, akıl yanı=bilgelik. İsteklerin usun denetiminde dengelenmesi=ölçülülük. Doğruluk ise, bu üç öğenin kendi alanlarına giren işleri yapması, birbirlerinin işlerine karışmaması. Adalet, büyüklere ve yasalara saygı(makam ve rütbeye itaat, yasaları çiğnememe)dır. Bu da herkesin üzerine düşen işi yapması, başka doğaların işlerine karışmamak ile olur. Kentteki adalet de bireylerin sahip oldukları adalet ile gerçekleşir. Kişisel düzeyde adaletin gerçekleşmesi kişilerin öfke, istek ve ölçülülüklerini denetim altında bulundurmalarına bağlıdır.

"Gerçekten adaletin bunun gibi bir şey olduğu anlaşıldı; ama bu, insanın dış
edimlerine değil, iç edimlerine, yani gerçek benliğine ve kendinin olan şeylere
uygulanır. Adaletli insan kendindeki her kısmın kendine yabancı işler görmesine,
ruhundaki kısımların birbirinin işini yüklenmesine izin vermez; tersine, sözcüğün
gerçek anlamıyla kendi evini pek güzel düzene kor, kendi kendine egemen olur, bir
düzen kurar, kendi kendine dost olur, tıpkı müzikteki pes, tiz, orta ve aradaki
bütün öteki perdelerin uyumu gibi, kendindeki üç kısmı uyumlaştırır. Bunları
birbirine bağlar, birçok öğeden oluşmuşken bir birlik haline gelir, ölçülü, uyumlu
olur. Ancak bu duruma geldikten sonra, ister para kazanmakta, ister vücut
bakımında, ister bir devlet işinde ya da özel işlerinde eyleme geçer. Bütün bu
işlerde bu durumu koruyan, bu durumun sağlanmasına yardım eden eylemleri adaletli
ve iyi eylemler sayar, bunları bu biçimde niteler, bu eylemleri yöneten bilgiye
bilgelik, bu durumu çözüp bozan eyleme de adaletsizlik, bu eylemi yöneten yargıya
bilgisizlik der.''

Platon’un sözünü ettiği adalet durumu özetle; herkesin kendi işiyle uğraşması ve en iyi biçimde toplumsal işbölümünde üzerine düşen işi yapmasıdır.     Adaletin gerçekleşmesi ve uygulanması ise toplumun tümel bilgisine(teorik) sahip liderlerin (ve takım arkadaşlarının) başta bulunmasına bağlıdır. Toplum bireylerinin bir meslekte kendi işlerini yapmalarının, kendi zanaatlarını benimsemelerinin, başka zanaatların gelirlerine imrenmemeleri ve uzanmamalarının;  hırsızlık ve sahtekârlık, yalancılık yapmamalarının;  bireylerin zanaat sahip olacak eğitim ve meslek alanlarının koşullarının hazırlanmasının sağlanması liderin ve iktidarının görevleridir.

Toplumun her kesiminde en alt gruptaki meslekleri yapacak olanlar çıktığı gibi, en üst gruptaki meslekleri (bilimsel ve yönetimsel, teorik akıla dayanan meslekler) yapacaklar da bulunur. Önemli olan bu meslekleri yapacak olan yeteneğe sahip olanların önünün açılmasıdır. Ünlü filozof İbni Rüşt, Platon’un Devlet’inin çok önemli bir şerhi olan ve toplumbiliminin ilk temellerini attığı ünlü eseri  “Siyasete Dair Temel Bilgiler” adlı kitabında bu konuya çok önem verir. Çünkü, toplumda gerçekten her bireyin yetenekli olduğu işi yapması bir yandan adaletin sağlanması için zorunludur, diğer yandan da, toplumun gereksinmelerinin karşılanması için büyük bir zorunluluktur. Herkesin gerekli öğrenim ve eğitimi alarak yetenekli olduğu alanda çalışması, toplumların tüketimleri için yeterli üretimin ve üretimde verimliliğin sağlanmasının temel ilkesidir: “…çocuklar, genellikle sınıf olarak size [ailelerine] benzerler. Ne var ki, gümüşten altın, altından da gümüş türeyebilir ve diğer sınıflar da böyledir. Allah yöneticileri, koruyucuların dikkate alınması konusunda [siyasal kadroların en yeteneklilerden oluşturulmasında], onların doğalarını güçlendirmekten, (farklı) karışım malzemelerinden oluşması muhtemel olanları araştırmaktan başka bir şey ile görevlendirmemiştir… Eğer bunlar (:alt düzeydeki sınıflar) arasında altın ve gümüş doğası üzere tasarlanmış birine rastlarlarsa onu da saygın bir konuma getirirler.” (s.79)


 
 
 Bireysel akıl ve yetenekten gelen yatkınlıktan çok, ailenin istek ve zorlaması üst meslek gruplarına yönelme ve bağlı olarak gelire dayanan bu statünün korunma çabası her devirde olduğu gibi günümüzde de görülmektedir. Geçmiş devirlerde, kastlaşma biçiminde korunan bu durumun, günümüzde, eğitimin devletlerin temel görevi olarak ele alması ile eğitimin toplumsal tabakalar arası geçişler için temel kaynak olması ile önem ve değeri kalmamış, toplumsal-ulusal eğitim, anlayış ve kavrayış olarak da toplumların yararına bir durum dolarak görülmeye başlanmıştır. Eğitimin genelleşip toplumsallaştığı çağımızda, alt sınıflarda üst sınıfların işlerini yapabilecek yaratılışta insanlar, büyük oranlarda varlığını gösterir: Toplumsal katmanlar arasında bu geçişler toplumların ilerlemesinin, uygarlaşmasının, zorunlu koşulu durumuna gelmiştir. Çoban bir aileden gelen çocuk, devlet yönetiminin en üst kademelerine, cumhurbaşkanlığına kadar gelebilmektedir. Demokratik yönetimlerin vazgeçilmez yönetim biçimi olarak kabul edilmesinin temel nedenlerinden birisi de adaletin,  üretimin, üretimde verimliliğin zorunlu koşulu olan işbölümleri arasındaki geçişleri kolaylaştırmış ve yasal düzenlemelerle toplumda kabul edilir duruma getirmiş olmasındandır



İsmail İNCİ,  05/01/2015
 



18 Aralık 2014 Perşembe

17-25 ARALIK 2013 YOLSUZLUKLARININ YILDÖNÜMÜNDE DEVLETİN YAPILANMASI ÜZERİNE



YILDÖNÜMÜNDE 15-27 ARALIK YOLSUZLUK OLAYLARI  ÜZERİNE: DEVLETİN YAPILANMASI (1)



“…DESPOTİZM:
Siyasal devlet yönetimlerinin, halkın seçimiyle kurulduğu özellikle çağımızdaki toplumlarda, sık olarak devlet ile devletin temsilcisi olan siyasal devlet yapısının birbirinden giderek ayrıştığı görülmektedir.. Bu ayrışmanın nedenini siyasi parti yönetimlerinin devlet yapısına zarar veren özel çıkarları ve yetersiz yönetimsel yapıları ortaya çıkarmaktadır. Devlet genel çıkarların örgütlenmesi olarak kendini görevlendirirken siyasal partilerden oluşan hükümet örgütlenmelerinin siyasal amaçları,  özel çıkarları genel çıkarlara karşıt bir siyasal örgütlenme olarak kendini göstermektedir.
Siyasal devletin, bürokrasinin gücünü kötüye kullanarak, özel çıkarları için yasaları yok sayması veya toplumun genel yasaları yerine, iktidara geldiğinde kendi özel yasalarına göre devlet egemenliğini kurması toplumda despotizmi adını verdiğimiz bir yönetimi ortaya çıkarır. Despotik bir yönetimde genelin iyiliğini sağlayan yasalar ortadan kaldırılmıştır…

CUMHURİYET VE DEMOKRASİ YÖNETİM ANLAYIŞLARININ GELİŞME SÜRECİNDE GÜNÜMÜZDE KAZANDIĞI ANLAM AYRIMLILIĞI:
Demokrasi, devleti yönetenlerin halkın seçimleriyle belirlendiği, aynı zamanda toplumun evrensel yasalarla yönetildiği, bütün zamanlarda bütünsel iyiliğinin sağlandığı yönetimdir.  Cumhuriyet yönetiminin demokratik yönetimlerden ayrımlılığı, çoğunluğun iradesinin seçimle ortaya çıkmış olmasına rağmen, despotizm de olabilen bir yönetim biçimi olabilmesidir. Bu nedenle bir krallık veya meşruti yönetim demokratik bir yönetime sahip olabilir,  ancak bir cumhuriyet yönetimi, evrensel yasalara sahip olmadığı sürece demokratik olması olanaksızdır.
Yasalara karşı egemenlik kurmak isteği, halkın egemenliğine karşı kendi egemenliğini kurma amaçlarından doğar. Bu amaçlar siyasal iktidarları hukuku çiğnemeye götürür.

GÜÇLÜ DEVLET(DERİN DEVLET) ÖRGÜTLENMESİNİN ZORUNLU GEREKSİNMELERDEN ORTAYA ÇIKIŞI:
Siyasal devlet örgütlenmesi tüm yönetim biçimlerinde siyasal bir yapı olarak toplumun tüm özel yaşamını etki altına alır. Özellikle Demokratik yönetimler olmak üzere tüm yönetim sistemlerinde halkın genel çıkarlarını koruyan bir örgüt olması gereken devlet siyasal yapısı, kendi özel,  örgütsel (topluluk) çıkarlarını sağlayan bir yapı durumuna gelir ve halkın özel yaşam alanını, devlet yapısını korumak anlayışı ile egemenliği altına alır. Bu eylem,  tüm yönetim biçimlerinde hükümranlığın (egemenliğin) toplumu oluşturan bireylerden uzaklaşmasına neden olur.

Bu durum toplumun genelinin iyiliği için kurulmuş olan devletin varlığının korunması sorununu ortaya çıkarmıştır.
Siyasal iktidar olan kişi ve kişilerden oluşan bürokratik örgütün, devletin olanaklarından doğan güç ve yeteneklerini kendi keyfi çıkarlarını sağlamaları yönünde kullanmalarını önlemek için toplumun yargı, yürütme, yasama kurumlarının; sivil toplum ve derneklerinin yetkileri hakları, görevleri birbirini denetleyecek biçimde ayrılmıştır.
Düzenli işleyen toplumsal yapının ortaya çıkış süreci içinde bu önlemlere rağmen siyasal devleti oluşturan iktidarlar kendi oligarşik çıkarlarını sağlamak ve korumak için, yasama güçlerini kullanarak yürütme ve yargıyı denetim altına almaktadırlar. Bu gelişme, devletin kurumlarının birbirini denetleme görevlerini yerine getirememelerine neden olmakta, devlet örgütlenmesinin ortadan kaldırılması yolunu açmaktadır.
Hükümetlerin bu eğilimleri karşısında Büyük Devlet olma niteliğine sahip olan toplumlar, güçlü bir devlet yapısının varlığı için, siyasal iktidarların, onların devlet memurlarının, bürokrasisinin tutkularına, özel çıkarlarına ve devleti yıkarak despotik bir devlet oluşturmalarına karşı olarak güçlü bir devlet örgütü ile devletleri desteklemişlerdir. Devletin varlığının korunması, sürdürülmesi; güçlü bir devlet varlığı için siyasal devlete karşı siyasal olmayan gizli-derin bir devlet örgütlenmesinin ortaya çıkmasını gerektirmiştir.
Derin devletin=koşut devletin (güçlü devlet örgütlenmesinin) ortaya çıkışı siyasal devletin (siyasal iktidarların ve bağlı olan bürokrasinin) özel çıkarlarını sağlamak yönünde devleti ele geçirmesinin ve devletin çöküşüne neden olacak eylemlerinin önlenmesi düşüncesi sürecinin zorunlu bir aşaması olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Bu zorunluluk nedeniyle Derin Devlet yapılanmasının güçlü devletlerin hemen tümünde varolduğu görülür ve ortaya çıkışının önlenmesi çok güçtür…

… Güçlü devlet örgütlenmesinin üyelerini başta güvenlik, savunma, yargı kolları oluşturuyor görünürse de her tür sivil örgüt, sendika, odalar birliği, ülkenin ileri gelen bilim ve meslek insanlarının da katıldığı bir birlikten oluşur. Bu birlik, siyasal devletin özel çıkarlarına, devletin varlığını tehdit eden uygulamalarına karşı, genel çıkarı koruyucu yönde varolan yasaları koruyup kollayarak yürütme ile birlik, dayanışma içinde çalışır. Siyasal devletin anayasaya aykırı davranışlarının ortaya çıkması, yasama ve yargılama gücünü kötüye kullanması sonucunda yargı ve yürütme ile dayanışma içine girerek yargının genel çıkarları koruyucu yönde çalışmasını sağlar.
Devlet içindeki farklı kurum ve örgütler, devlet örgütünün temel amaç ve çıkarları ile çatışmadığı sürece varolur. Çağımızda devlet doğrudan toplumun egemenliğini yansıtan siyasal güç olmalıdır. Halkın egemenliğine karşıt bir egemen siyasal güç, gizli bir devlet egemenliğidir ve örgütsel çıkarları için çalışan gizli bir örgütten farklılığı yoktur...
… gerçek devlet örgütlenmesinin varlığının ve niteliklerinin belirlenerek netleştirilmesinin ölçütü, sade yurttaşın haklarını, hukuklarını koruyan toplumsal… devlet örgütlenmesi olmasıdır.”
DİZGESELCİ, www.iinci.blogspot.com., Derin Devlet Ya Da Koşut Devlet, Eşanlamıyla Güçlü Devlet Örgütlenmesinin Özünün Çözümlemesi, 11/12/2014

 “….Recep Erdoğan’ın derin devlet konusundaki sözleri bu kapalı, yasadışı örgütlenmenin varlığını kabullenmeyi yansıtır:”… dünya da hiçbir ülkenin, devletin derin devleti kendi bünyesinde bitirdiğine, temizlediğine bir siyasetçi olarak ben inanmıyorum. Her ülkenin kendi içinde derin devleti vardır, bunu onlar öyle kazıyıp, temizlemek gibi bir duruma ulaşamazlar. O bir virüs gibidir. Uygun fırsatı bulduğu anda, zemini bulduğu anda o virüs ortaya çıkar ve yapmak istediğini orada yapmaya çalışır.”
Toplumların devlet yapılanmalarını idealist görüş açıları ile koruyucuları olarak gören bu örgütlenmeler, bireylerin özgür iradelerine karşı olarak istedikleri iktidarları kurarak, istediklerini ayakta tutarak, istemediklerini de iktidardan düşürerek bu görevlerini yerine getirdikleri sanırlar. Gerçekte ise toplumda anarşist ve nihilist görüşlerin yayılmasını sağlayarak devleti ortadan kaldırma çabası içinde kalırlar.
“…Yakın tarihimizde geçen olayların açıklaması aşağıdaki cümlelerde anlatılan gerçeklerin içinde bulunmaktadır:
Avrupa Parlamentosu'nun konumuzla ilgili karar tasarısındaki şu sözler dikkat çekici:
"... Avrupa Topluluğu'na üye pek çok ülkede gizli, paralel istihbarat ve silahlı operasyon örgütlerinin 40 yıldır var olduğu Avrupa hükümetleri tarafından ortaya çıkarılmıştır. 40 yıldır bu örgütlerin demokratik kontrolden kurtulduğu ve NATO ile işbirliği halinde ABD gizli servislerince yönetildiği anlaşılmaktadır…”

"... Talat Turhan'ın sözünü ettiği ve 25 Mayıs 1964 günü Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın verdiği emir ve Orgeneral Ali Keskiner'in imzasıyla yürürlüğe giren bu talimatname öyle bir talimatname ki; 'Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekât' kapsamında... Özel Harpçilere... 'adam öldürme, bombalama, silahlı soygun, işkence, kötürüm hale getirme, adam kaçırmak suretiyle tedhiş, olayları tahrik, misilleme, rehinelerin alıkonması, kundakçılık sabotaj, propaganda, yalan haber yayma, zorbalık ve şantajın da...' yollarını açın" diyor. (Cüneyt ARCAYÜREK, Derin Devlet, s.26)

 “….Bu sav: "CIA'ın kontrgerillaya hayat verirken milliyetçi faşist hareketi desteklediği... İtalya'da ve daha sonra Avrupa ülkelerinde NATO'ya bağlı veya doğrudan ilişkili gizli örgütler ortaya çıkanldı. Türkiye'deki kontrgerilla adındaki örgütü Türkeş, Bozkurtlardan oluşturdu," diyor. Ganser bu konuda fazla ileri yargılara varmışa benziyor: Zira kontrgerilla (derin devlet) konusuna eğilen yüzlerce yazıda, araştırmada, kitapta bu savı, Türk Gladio'su kontrgerillanın Türkeş'in Bozkurtlarıyla özdeşleştiği savını doğrulayan bilgiye rastlamadık. Ne çare yadsınması olanaksız kimi anlatımlar var: Birinci gerçek, Talat Turhan, kontrgerilla sözcüğünü ilk kez Ziverbey Köşkü'nde kendisine işkence yapanlardan işittiğini ve "işkencecilerin çoğunluğunun Türk istihbarat servisi MİT'ten ve Bozkurt’lardan çıkma adamlar olduğunu" söylüyor. Bu ifadeyi boşlamamak gerekiyor.” ...(Cüneyt ARCAYÜREK, Derin Devlet, s.36-37)...
“…Soğuk Savaşın ortaya çıkardığı toplumsal bir gereksinmenin karşılanması olarak benimsenen Derin Devlet örgütlenmesi [Kontrgerilla Devleti örgütlenmesi], toplumsal barışın bozulmasına, kargaşa ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Bireylerin iradelerine ve gerçek devlet örgütünün işlevini yerine getirmeye bırakılarak çözüm aranması gerekirken, Derin Devlet örgütlenmesine gidilmesi, gerçek devlet yapısını da bozmuş, devletin kurumlarını birbirine düşürmüş, ayrıştırmıştır:
“Eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün ifadesi, Ağar’ın “Bir tuğlayı çekersem duvar çöker” dediği, siyasetçi, istihbaratçı, askerler ve mafyadan oluşan yapıyı yıkmak üzere.. Eski İstihbaratçının ifadesini okurken çok şaşıracaksınız.. İşte o ifade...
Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Hakan Yüksel’in yürüttüğü faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturma kapsamında geçen hafta sorgulanan eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün dokuz sayfalık ifadesi ortalığa saçıldı.

“Gayri resmi oluşumun MİT ayağını oluşturmak”la suçlanan ve yurtdışı yasağı getirildikten sonra serbest bırakılan Eymür, ifadesinde, içinde özel harekât polisleri, askerler, dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın da yer aldığı oluşumun adam kaçırdığını, infazlar yaptığını ve haraç aldığını örneklerle anlattı. Bu yapılanmaya karşı mücadele ettiği için tehdit edildiğini söyleyen Eymür’ün dokuz sayfalık ifadesinin geniş özeti Taraf Gazetesi'nde de yayınlandı.
… Susurluk olayı patlak vermeden önce MİT Kontr-terör Dairesi Başkan Yardımcısı olarak tüm MİT bölge başkanlıklarına bir yazı yazdım. Devlet içinde görev yapan etkili şahısların güdümünde bir kısım kamu görevlilerinin de içinde olduğu, siyasi cinayetler işleyen, haraç toplayan bir terör örgütü geliştiği, isimlerini tek tek yazdığım bu şahısların izlenerek konu üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğini belirten bir yazı yazdım. Yazı üzerine daha sonra duyduğum kadarıyla MİT İstihbarat Başkanı olan Miktat Alpay isimli kişinin bu yazıyı tek tek bölge başkanlıklarından geri aldığı, yazının kayıtlı olduğu defteri eksilterek, yeni kayıt defteri açtığını öğrendim...

“…Soğuk Savaş veya Sınırlı Savaş’ın bir gereksinmesi olarak ortaya çıkan Derin Devlet yapılanmaları, birden fazla devleti içine alan örgütlenme birlikleridir. Birlikte örgütlenme gereği de olsa her devlet açık devlet örgütlenmesi içinde çözüm araması gerekir. Bu gerçek dikkate alınmadığı için devlet örgütlenmelerinin karmaşaya sürüklendiği, iktidarların dış devletlerin örgütleri tarafından kurulduğu ve düşürüldüğü dönemler başlamıştır:
“Sınırlı Savaş taktiklerine ne zaman başvurulacaktı?
Amerikalı teorisyenlere göre Sınırlı Savaş taktiklerine başvurulacak iki durum söz konusudur: 1. Hükümet ABD taraftarıdır, ayaklanma söz konusudur. Ayaklanma bastırılmaya, pasifize edilmeye çalışılacaktır. 2. Ayaklanma ile ya da başka bir şekilde hükümet, ABD aleyhtarı bir değişime uğramıştır. Bu durumda askeri darbe ile ya da suikastlarla aleyhteki yönetici unsurlar bertaraf edilecek ve yerlerine dost unsurlar getirileceklerdir. Yani iki durumda da Sınırlı Savaş'a başvurularak ABD aleyhtarı akım ya da hükümetler safdışı edileceklerdir. Washington, bu politikanın gerçekleştirilmesini özellikle CIA eliyle yürütmektedir. Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde milli nitelik taşıyan, Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyen hükümetlerin CIA tertipleriyle düşürüldükleri, örneğin, Musaddık, Peron, Betancourt, Goulart, Nukrumah, Lumumba ve benzerleri hatırlanırsa, Amerikan çevrelerinin bu ikinci meseleye ne kadar önem verdikleri kendiliğinden anlaşılır…


“…Doğu Blok’unun dağılması sonrası ortaya çıkan bazı cinayetler, henüz soğuk savaşın etkilerinin sürdüğü ülkelerde soğuk Savaşı sürdüren Derin Devlet yapılanmasının varlığını sürdürmesidir. Bu etkilerin bu ülkelerde de ortadan kalkması ile islam devlet örgütlenmesinin desteklendiği, ortaya çıkarılmaya çalışıldığı görülmektedir. Artık Doğu Blok’unun ideolojilerine karşı aşırı Ulusalcı ideolojiler gereksiz olduğundan, bu ideolojileri taşıyan güçler bir kenara itilebilir. NATO’nun veya Doğu Blok’u güçlerinin yeni hedefi İslamcı akımı ortadan kaldırmak değil tersine canlandırarak güçlü bir biçimde ortaya çıkarmak olabilir. Nedeni, Derin Devlet örgütlenmesinin[Kontrgerilla Devleti örgütlenmesinin] varlığını sürdürmesini sağlayacak etkinin varlıklaşmasının gerekliliğidir.”
(DİZGESELCİ, www.iinci.blogspot.com , Derin Devlet, 26/12/2012

“…İnternette rakmanenuff adlı bir blogçu, “ Zihin Kontrolü ve Silahların Geleceği,” adlı bloğunda Nikola Tesla’nın buluşlarının günümüzde insan beynini etkileyerek insanları birer makine gibi uzaktan yönlendirebilme uygulamalarının gizli sonuçlarını bilimsel dayanaklarıyla açıklamaya çalışmıştır. Bu açıklamaların ve bilimsel sonuçlarının tümü Nikola Tesla’nın elektron dalgalarının görünmeyen, kablosuz iletimi ve bu elektron dalgalarının dalga boyları farklılığı, titreşimlerinin sayı ve biçim yönünden farklılıklarını ve bu farklılıkların doğada canlılar ve cisimler üzerine etkilerinin sonuçlarını ortaya koyan deneylerini kapsar.

“gözlerinizle gördüklerinizi bilgisayar ekranına yansıtmanız mümkündür. Bu işlem, talamusdaki, gözle görülenlerin yönetildiği ve yorumlandığı LGNleri (Lateral Geniculate Nucleus) bölgesini hafifçe uyarılmasıyla gerçekleştirilir. Bunun yanında retina nakli ve kör birine tekrar görme yeteneği verebilen nakiller yapılmaktadır.” Bu insan beyninde oluşan bir tasarım, düşünce, imge görünümünün, diğer insan ve canlıların beynine de özdeş olarak elektron dalgaları ile aktarılarak oluşturulabildiğini bize anlatır.
“Yapay (takma) organlara sahip insanlar, beyinlerine yerleştirilen BrainGate[3] çipleri sayesinde robot kolları ve bacakları hareket ettirebilmektedir. Sibernetik[4] nöroteknolojik, iki beyin yarıküresi arasında bağlantı ve bilgi akışı, tele kayıt (uzaktan kayıt), telestimülasyon (uzaktan uyarım), elektronik beyin haritası, telemetri (uzaktan ölçüm), nörogörüntüleme, kablosuz beyin uyarımları bu uygulama sonrası gerçekleştirilebilmektedir.  Bir tuz tanesi büyüklüğündeki mikroçip, insan beynine yerleştirilebilir ve bu, o kişiyi uzaktan yönetmek için yeterlidir.”
“Elektromanyetik enerji ile bir kişiyi uzaktan telkin altına alabilir, sakatlayabilir ya da öldürebilirsiniz.
Elektromanyetik enerji ile bir kişiyi uzaktan telkin altına alabilir, sakatlayabilir ya da öldürebilirsiniz”.
“. Elektronik zihin kontrolü ile bir kişiyi mutlu, üzgün, yorgun, uyanık, intihara meyilli, yürüyen bir ölü, ölümcül hasta, etkisiz, nefret dolu yapabilirsiniz. Bu listeye her türlü zihinsel ve duygusal durumu ekleyerek uzatabilirsiniz.

Belirli bir hareketin frekans dalgasını yönlendirerek bir kişiyi dışarıdan yönetebilirsiniz. Bu şekilde düşünce, fikir, hipnotik tetiklemeler ve beyin programlamalarını insan aklına sokmanız mümkündür. Timothy McVeigh[11 in uzaktan idare edildiği ve suikaste programlandığı iddia edilir. Buttons ve Svoboda isimli pilotların kullandığı uçağın 1997de bir dağa çakılması ya da Kaptan Hessin birden oturup kendini 26 defa bıçaklaması da diğer gizemli vakalar arasındadır”.
Frekans silahları 6.6 hz ile depresyona yol açabilir. 7.83 Hz (Schumann Rezonansı[12] , yeryüzünün doğal titreşimi) kendini iyi hissettirir. 10.80 Hz panik hali oluşturur. 16-25 Hzlik ölümcül ELF ise hayata kasteder. (ELF: Fazladan Düşük Frekans, ULF: Aşırı Düşük Frekans). Titreşimi hafifletilmiş mikrodalgalar doğal beyin frekanslarını taklit eder. Mesela frekans dalga boylarına maruz bırakarak uyuşturucu kullanmayan bir kişiye ketamin[13] kullanmış etkisi verilebilir.
İbadet eden kişilerin beyinlerinin ilahi bölümünün salgıladığı kendini iyi hissetme kimyasalları salgılatılarak bir keyif hali yaşadıkları kanıtlanmıştır. Bir insanı bu frekans dalga boyuna maruz bırakırsanız o kişide yapay bir dindarlık ve derin bir mutluluk hissi uyandırabilirsiniz.” Tüm bu açıklamaların bilimsel dayanakları vardır…”
(Dizgeselci, iinci.blogspot.com., Uzaktan Zihin Denetimi, El Kaide Örgütü ve Afganistan’da  Bir Aşure Günü Düzenlenen Terör Eylemi, 15/12/2011)

Ergenekon, Balyoz..vb operasyonları ile 15-24 Aralık 2013 operasyonları  büyük benzerlikler taşımaktadır. Bu operasyonlar bir yandan bir kontrgerilla devletinin operasyonlarını anımsatırken, diğer yandan da gerçekten Türkiye Cumhuriyeti devletinin Güçlü Devlet olarak(sade yurttaşın haklarını, hukuklarını koruyan toplumsal… devlet örgütlenmesi…[olarak]) varlığını sürdürme çabasının bir eylemi olarak görülmektedir. Her iki durumda da toplumda geçmişte yapılan yanışlıkların, toplumda yanlış örgütlenmelerin (tarikat, mezhep ayrılıkları) ve sürmekte olan devleti yıpratan yönetim anlayışlarının uzaktan denetimli bir hesaplaşması gibi görünmekte, bu açıdan “yoğunlaştırılmış ve odaklanmış radyo dalgaları ışınları” (HAARP) projesinin yeniden bilimsel olarak açıklanması ve anımsanmasını gerektirmektedir. Sonraki yazımızın konusu bu olacaktır.



İsmail İNCİ,  18/12/2014

SAVAŞ EKONOMİSİ VE PANDEMİ EKONOMİSİ-ORTAK NİTELİKLER VE ALINACAK ÖNLEMLER-

  ORTAK VE FARKLI STRATEJİLERİ İLE SAVAŞ EKONOMİSİ VE PANDEMİ EKONOMİSİ (1)        Savaş dönemleri ile Pandemi dönemlerinde ülkelerin iç...